HaftanınÇok Okunanları
Kardeş Kalemler 1
Nebiye Akbıyık 2
Hayati Bice 3
Serdar Dağıstan 4
Muhittin Gümüş 5
GÜLZADA STANALIYEVA 6
NURBEK NURZHAN 7
Aziz bir dost, usta bir kalemi sonsuzluğa yolculadık.
Ömrünü okumakla, yazmakla, üretmekle
geçiren gerçek bir edebiyat işçisiydi.
Yayın hayatına çok okuyarak, ayrıntılara dikkat
ederek, olayların satır aralarında yeni farkındalıklar
bularak zihin kalemini oynatan bir
yazardı Adnan Şenel.
Yazmaktan muradını, beklentisini ondan dinleyelim
mi? Bir söyleşisinde şöyle cevaplıyordu
soruyu:
“Samimî cevap vereyim mi? Şimdiye kadar
üç roman yazmıştım ve onlardan da bir
maddî beklentim olmamıştı. Çünkü şartları
az çok biliyorum ve maddî anlamda bir getirisi
olmayacağını idrak edecek kadar da
gerçekçiyim. Onların yayınlanmış olması
benim için yeterliydi ve aldığım manevî haz
tarif edilemez…”
O bir ülkü adamıydı ve kalemiyle bunu gerçekleştirdi.
Doğruluğundan emin olduğu
bir gayret içinde olmanın huzurunu yaşadı.
Bundan âlâ beklenti ve kazanç olmayacağına
inandı.
Yazma yolculuğuna dair soruları cevaplarken
aklında birden fazla kurgunun döndüğünden
söz etmişti. Öyleydi de. Zihin penceresinde
en az iki fikir birbiriyle yarışır kuvvette dolaşmasa
kendini eksik hissederdi.
“Yazmanın” kendi zamanını beklediğine işaret
etmekle beraber yazarlarımızın tembel olmalarının
ve olaylara tek yönlü bakmalarının,
bazı olayları da görmezden gelme kolaylığına
kaçmalarının en büyük eksiklikleri olduğunu
dillendirirdi.
Yayın dünyasının kâr amaçlı sefahat alanına
dönüşmesinden duyduğu rahatsızlığı da dillendirirdi.
Kazanç için edebiyat mürekkebinden
içmemiş kalemlerin mantar gibi türediği
bir ortamın oluşmasından duyduğu üzüntüyü
paylaşırdı.
Türk aydın ve yazarının en önemli görevinin
geniş ve zengin bir bakış açısı ile derin okumalar
yapmasının şart olduğunu; ezberleri
tekrarın ve aynı kalıplardan aynı model gömlek
dikmenin bu zamanda mümkün olmadığından
söz ederdi.
Kurgu evreni macera-gerilim ve tarihi romanlar
olarak iki ana yol izledi. Tarihi olayların
içinde de gerilim ve dramı sosyal gerçekçilikle
birlikte harmanladı.Meselelerin analizinden derinlikler yakalardı.
Yazar, yazdıkça derinleştirir, bu derinliği de
kolayca oluvermiş gibi örerdi.
Romanlarında güçlü soruları kullanarak yolculuğa
çıkıyordu. “Yazma, nasıl yazalım, güçlü
metinler nasıl oluşur” gibi konular üzerine
yaptığımız sohbetlerde de bunu sıklıkla dillendirirdi.
Boyutları derinleştirme becerisini beslediği
birkaç kaynak vardı: eğitimini aldığı psikoloji
ve sosyoloji. Bu iki kavramın olagelen insan
davranışlarında ve toplumsal olaylarda mutlaka
“tarih/geçmiş, kültür ve inançlar, etik değerler”
açılarından da bakmasını tetikliyordu.
Bu yetinmek bilmez tarih okumaları ve araştırmalarının
da itici gücüydü.
Yeniden dünyaya gelse mutlaka dedektif olur
ve çözümlemelerini Sir Arthur Conan Doyle’un
meşhur karakteri Sherlock gibi unutulmaz
bir karaktere can verirdi. Dedektif Adnan
Şenel… Gazeteciliğe merakını da eklersek
bir gazeteci dedektif doğardı ondan.
O bir çözümleyiciydi. Toplum bilincini analiz
ederken bireysel bilincimizin ve kimliklerimizin
yazılı veya yazılı olmayan, devam eden
veya rafa kalkmış, biçim veya içeriği değişmiş
tüm uygulama, inanç ve bakış açılarını dikkate
alarak çalışırdı. O bir bilinç dedektifiydi.
Okurla buluştuğu ilk romanı Şafak Sözü
2006’daki ilk baskısından sonra 2021’de 44
Yayınları tarafından yeniden basıldı. Ölümle
başlayan ve hayata evirilen bir kurguyu bir
solukta okudum.
Olay örgüsünde bir sinema filminin yazıya
aktarılmış haliyle baş başaydım. Aslında bu
Sevgili Adnan Şenel ’in en sevdiği kurmaca
oyunuydu.
Sinemasız edebiyat edebiyatsız sinema düşünmek
istemezdi. İkisinin de kitleleri etkileme
gücünün farkındaydı.
Çok yönlü bakış açıları geliştirmede karakterden
karaktere, mekândan mekâna ve zamanda
ileri geri sıçramalarda bir tür sinema
yöntemi uyguladığını fark etmiştim.
Okur, aynı nüfus kütüğüne kayıtlı dört kadının
farklı şehirlerde intiharıyla başlayan bu
romanda her ipucunu yeni bir bilmeceye çeviren
bir sihirbazla yolculuk etmekteydi
“Dostluk”… en teklifsizinden ve samimisinden
“dostluk” bu kurgunun içinde Adnan Şenel’in
yıllar boyu dostlarıyla kurduğu içten paylaşımlardan
esinlenmiştir eminim.
Karakterlerin hayatı ve yükleri hafife alan hicivli
tutumları, sataşmadan duramayan halleri
Şenel’in özel üslubunun yansımasıydı.
Zaten Şafak Sözü’nde dediği gibi “Dost sanki
bir insanın ikinci kendisidir.”(s.211) Onun
kahramanları her romanında ikinci kendisini
bulmayı başarmış ilkeli, değerlerine inançla
bağlı aynı zamanda insani zaaf ve eksikleriyle
dipdiri idi.
Bazen susardı kahramanları ve suskunlukları
bile çok şey anlatırdı. Şafak Sözü’nde dediği
gibi “Nedense hep kötü şeyler olduğunda kader
deriz.” (s.40)
Okurun cevaplamasını istediği sorular sorarak
onu kendi içinde bir arayışa teşvik ederdi.
Bu romanında irdelediği meselelerden biri
“yalnızlık” olmuştur. Kahramanları hem toplumla
yan yanadır hem de kalabalıklar içinde
en yalnızdır. Yalnızlığı yalıtılmış bir varlıksızlık
olarak iki karakter üzerinden işlerken bunun
yanında ruhen yalnız ama sosyal çevresi,
ailesi olan yalnızları da irdeler. Bir pencere
açıp bizimle olamayanları fark etmemizi işaret
eder.
Hem bu romanında hem de diğerlerinde
“acı” da gerçekçi bir yorumla sunulur. Acı
üzerinde duygusal saptırma ve arabesk yapmadan
acının “çiğ ve katı” sesini duyurur.
Bununla birlikte ona yüklediğimiz anlamların
ve teslim olmanın karar ve duruşumuzdaki
etkisine dikkat çeker. Canı yanarken gülebilen
karakterlerini sevmektedir. Sırtını, acı
içindeyken yaşama gülümseyen ve bir yarın
vardır diyebilen karakterlere yaslar.
Ölümden Önce Aşk Vardı 2009’da okurla buluştuğunda
“aşkın kavuşma”dan iki gönüldeki
diriliğini “ölümün çürütüp geçemeyeceği” bir
duygunun zamansızlığını sorguladı.
Bu romanda masum çağlarımızda başlayıp
ölümle sınanacak bir aşk hikâyesinin kahramanları Serdar ile Fulya bizi aşkın sahip olma
zannının ötesine götüren modern zamanın
ebedi aşkı ile tanıştırır. Bu aşkın tanıkları da
zorluklarla dolu bir ömrün çilesini çekmiş kişilerdir.
Ali İhsan Hoca’nın hayat yolculuğundaki
burkulmalar birer iz taşıdır. Bir anne, bir
eş, yaşlı bir adam, gençler her birinin penceresinden
“ulaşılmaz”a bakmıştır Adnan Şenel.
İçimizde kalanların sesidir bu roman. Diyemediklerimiz,
ağlayamadıklarımız, haykıramadıklarımız
ve kaçamadıklarımız: ölüm ve
aşk… Bir dram sinemasıydı ama zafer ölmeyecek
olan “aşk”ındı.
Aynı anda aynı şeyleri uzakta olan gönül yarısının
da yaptığını düşlemek: “Bu sabah ben
de güllerimi budadım sevgilim.” (s. 271) sade
ve zarif başka nasıl anlatılabilir dedirtir..
“aşk” kelimesi Adnan Şenel için kuvvetli ve birincil
bir sözcüktür. Ona göre ülkesi, tarih bilinci,
insan sevgisi, yeni bir derinliği keşfetme
tutkusu, sinema ve edebiyat “aşk”tı.
O; üslubunu var eden güçlü tutkularını eskimesine
izin vermeden aynı dirilikte sevdi.
“Kızılelma” metaforunu kullanarak imkânsızlığı
şöyle tarif ediyordu romanında:
“ O benim Kızılelma’mdı. İlerilerde, uzaklarda,
dağların ötesinde, okyanusların berisinde,
herhangi bir yerde, bir ağacın dalında
asılı Kızılelma… Ona doğru gidiyorsun, yaklaşıyorsun,
tam elini uzatıp alacakken uzaklaşıyor…
Ya da uzaklaşıyorsun, dönüp bakıyorsun
ki o sana yaklaşıyor… O, bir hedef ve
ülkü…”(s.167)
Kaçak Yürek’te en güçlü çatışma sorularından
bir başkasını sordu: Çok paran ve gücün
var. Babanı çok seviyorsun ama hayatta kalabilmesi
için bir kalp lazım. Sevdiğin biri için
sen ne yapardın? Organ mafyası, paranın
hayatı satın alabilme hakkı olup olmadığını,
en ahlaklılarımızın böyle bir sınavda içindeki
karanlıkla nasıl mücadele ettiğini, belki de
edemediğini gözler önüne serdi.
Hayatın kendinin ağır bir yük olduğunu ama
yükü taşıyacak gönül yoldaşlarına sahip olmanın
değerli olduğunu karakterleri ile ince
ince işledi. Bir yanda farklı bir inanç biçimini
seçmiş bir karakterle diğer tarafta zor zamanları
tecrübe eden karakterlerin eşliğinde
“hayata anlam katmak mümkün mü?” sorusuna
cevap aradık onunla. İnsanların küçük
şeytanlarla dolu bir kuyunun sahibi olduğunu
ve ne zaman kuyunun kapısını açacağımızın
belli olmadığına tanıklık ettik.
Sinemanın edebi bir kurguda yansımasıydı
bu çalışması da. Macera ve gerilim tarzında
meraklıları için dilsel ve felsefi soruları olan
bir roman miras bıraktı. Şenel romanlarında
zamanlar ve mekânlar arasında gezinirdi. Bu
romanında da İstanbul dışında Japonya ve
Yunanistan’a kadar uzanıp nefes kesici bir
kovalamaca ve kaçışa imza attı.
“Elma ve Bıçak” diğer adıyla “Secdeden Sehpaya”
romanın da devrin toplum bilincinin
fertlere yansımasını, kendini üst akıl ve etkin
unsur sayanların hasat mantığını yine Şenelce
yorumladı.
Kitabı iki bölümde tasarlarken yalnızca yaşanan
acılara değil bunların alt yapısında kimlerin
olup olmadığına dair sorular sordu.
“Neyin, niye” beklendiği üzerine tartışma açtığı
bir kurgudur bu. Adnan Şenel’in bazen
okurların gözyaşlarına boğulması nedeniyle
okur tepkilerinden söz ettiği bir söyleşisinde
“…öfke oklarına maruz kaldığım oldu. Ama
bunları görünce yaptığımın doğru ve amacına
ulaşmış olduğunu gördüm. Böyle olmasını
istedim çünkü romanı okurken ağlayanların
gözyaşları ve acıları, o dönemde Mamak’ta
zulüm görenlerin ve yakınlarının gözyaşlarıyla
acıları yanında okyanusta damla gibi… Yaş
itibariyle o günleri görmemiş ve yaşamamış
olanlara yaşatabildiysem amacıma ulaşmışım
demek ki.” diyordu.
2014 yılında Mezardaki Göz ile okurların karşısına
çıkan Şenel, çıkarı için her yolu mubah
gören gizli bir örgüt ve bunu açığa çıkaracak
takma bir göz ile nefes kesen gerilim-macera
romanı kaleme aldı. Adnan Şenel gibi dedektif
mantığına sahip bir kalemin komplo ve gizli
örgüt konusunu es geçeceğini düşünmek olmazdı
Okur, sınır tanımayan kötülerle sınırını ahlak
ve kanuna dayamış iyiler arasındaki mücadelede
nefesini tuttu. Entrika, vurgunculuk,kargaşanın arka planında olanları ve cesur
insanların yürekliliğini kıvrak bir anlatımla ele
aldı.
Mezardaki Göz; iyi ve kötünün, kanun ve kanunsuzluğun
mücadelesi, örtük etik değerler
sorgusu onun kıvrak ve akıcı üslubuyla okuru
elinde tutmayı başardığı bir romandır.
“Selanik İçinde Sala Okunur” roman ismini
seçerken yalnızca Balkan Savaşlarını düşünmediğini,
türkünün ciğeri dağlayan ezgisini
de dikkate aldığını hissettirir. O, bu romanında
“yalnız kahramanlıklarından söz eden ve
yenilgiyi ayıp sayan” bakış açımıza tavır aldığını
da göstermekteydi.
İnsan bugünkü halini tüm geçmişinin iyi ve
kötüsüne, doğru ve yanlışına nasıl borçluysa
toplumlar da öyle olmalıydı. Onun eserlerinde
toplum, millet milyonlarca kolu, bacağı,
kalbi, aklı ve ağzı olan büyük bir organizmanın
yansımasıydı. Bu nedenle karakter tasarımında
iyinin yanında güçlü bir kötü, doğrunun
yanında kuvvetli bir yanlış, sağduyunun
yanında yakıcı bir gaflet halini de başarıyla
inşa ederdi. Kişileri gerçekti. Çünkü bizim
gibi yanlışları, kusurları, eksikleri ve aldanışları
olan tiplerdi. Bir dava adamı olmasına
rağmen kalemini “kör propaganda” aracı
olarak kullanmadı. Karakterleri bu yüzden
canlı ve inandırıcıydı. İdealize edilmiş kahramanlar
yerine kapı komşumuz, yanı başımızdaki,
içimizdeki biz gibi günah ve sevaplarıyla
insanlar var etti.
Balkan Savaşları’nı kalemiyle incelemeye
giriştiğinde bu kayıptan doğan zararların
daha ileride evirilecek bazı taze başlangıçları
davet ettiğini de görebildi. O; kaosun ve
karmaşanın “ah keşke” leri üzerinden değil
tüm bunların yine yeniden fark etmek için,
bir aracı olduğunu anlamak için derinlemesine
düşünüp yüzleşmek gereğinden söz etti.
Bu nedenle de “Selanik İçinde Sala Okunur”
Mostar Dergisinin Tarihi Roman Yarışmasında
birinci oldu.
Hoşa gidecek, gurur okşayacak tarafları
görmenin ve diğerlerini geçiştirivermenin
edebiyata ve tarihe büyük haksızlık olduğunu
düşünürdü. Bir büyük savaşın öncülünü,
devamında gelen göçü, açlığı, zorbalığı,
yokluğu anlatırken olaylara etraflıca geniş bir
pencereden baktı. Her romanında olduğu
gibi bunun için de üç yıl süren geniş bir zaman
dilimi boyunca araştırmalar yaptı. Eserlerini
önce zihninde yazdığını, yoğurduğunu
ve maya tamamlanınca kaleme aldığını onun
çalışma üslubundan haberdar olanlar bilir.
Şenel’in başarısı özverili çalışma ve zihinsel
becerisine dayanmaktadır.
Tarihi doğru şekilde okuma ve anlamaya verdiği
önemi kahramanların ağzından da duyarız.
“Her insan bir tarihçidir.” (s.414)
Şenel metinler arasılık göndermesi de yapar.
“İstesek de gönderemeyiz deli kız! Buradan
çıkış var mı ki? Eh, buraya kadar gelmiş bir
gönüllü kahramanı hem niye gönderelim ki?”
(s.445) diyerek gülümsettiği kahramanı Yüzbaşı
ile Namık Kemal’in Vatan yahut Silistre’sine
selam verir.
“Hey Mey Moro, Bir Umudun Uzun Yolculuğu”
2018 yılında Eşik yayınlarından çıktı.
Çoğumuzun bilmediği bir konuya değindi.
Birinci Dünya Savaşı’nda Ruslara esir düşen
Türk askerlerinin, o bölgeyi ele geçiren Japonlar
tarafından bir gemiyle Türkiye’ye getirilme
yolculuklarını işledi.
Yine mekânlar arasında gezdirdi okuru. Sibirya’dan
başlayan yolculuk Hint Okyanusu
üzerinden İstanbul’a doğru aktı. Japon şilebi
Hey Mey Moro (Parlak Barış)’nun mecburi
yolcuları olan askerlerimizin umutlu gün sayışları
ve umutsuzlukları arasında dalgalanan
bir kurgudur bu. Yeni dostluklar, güven ve
güvensizlik duyguları ile yoğurur okurlarını.
Şenel’in kalemi; kahramanların zaman zaman
sukutuhayale uğramamak için umut beslemekten
vazgeçtiği bir yolculukta duraksız
akar.
“Şeytan Parçacığı” 2019’da yayınlanır. Yine
müthiş bir gerilim, macera-polisiye tadında
bir kurguyu hediye eder okurlarına. ASELSAN
mühendislerinin kayboluşu, intihar eden
bir ikiz kardeş Baş komiser Çağrı’nın çözmesi
gereken kuvvetli düğümlerdir.
Cern laboratuvarlarında üzerinde çalışılan ve
Tanrı parçacığı olarak adlandırılan ve Dan
Brown’ın Melekler ve Şeytanlar kitabında yer
alan buluşun karşısında Şenel ’in zeki bir karşı
buluşu bizi karşılar: Şeytan Parçacığı.Vera adlı Sovyet casusu yanında fizik mühendisi,
psikiyatrist gibi farklı karakterlerle “zihin
kontrolü” mücadelesini çözme yolculuğuna
çıkarız. Romanda bir şekilde mankurt ve közkaman
zihniyeti eleştirisi de yerini bulmuştur.
Henüz hiçbir beyin kontrol silahı olmadan algısını
teslim etmiş olanlarla örülü bir çevrenin
varlığına da dikkat çeker.
Güncel olayları ülke ve dünya bütününde
görmeyi alışkanlık edinen Şenel bu romanında
da birikimini kullanmıştır. İki bağımsız
konu gibi görünen olayların birbiriyle kesişimi
Sevgili Adnan Şenel’in sinemayı edebiyatla
bütünleştirme becerisi olarak yine karşımıza
çıkar. Tamamen hayali olan unsurları gerçekten
olmuşçasına aktarmak onun kurgudaki
ustalığının nişanesidir.
Son romanı hepimizin içinde yarım kaldı.
Sevincini, gururunu onunla paylaşmak kısmet
olmadı. Milli Mücadele’yi anlatmak üzere
yola çıktı, aylarca üzerinde çalıştı. Kadir
Gecesi’nde son kez görüştük. “Bitti, beş on
sayfa kaldı.” dedi ama bize en büyük sürpriz
kurgusunu yapacağını, böyle gidivereceğini
bilemezdik.
Onun “Selanik İçinde Sala Okunur” romanından
bir sözüyle bitireyim: “Laf dediğin
rüzgâra kapılır gider, yazı dediğin atiye kalır.”(
s.452)
Kaldın Usta… Her okunduğunda yeniden
doğacak, cana gelecek, ruh dünyamıza sesleneceksin.
Üç Ömer’i anlatacaktın belki
bir çocuk kitabı yazacaktın. Hatta bir roman
kahramanı yazarı öldürse diye aykırı bir fikir
üzerinde birlikte çalışacaktık. Delileri severdi.
Sıra dışı yazarların nitelik bakımından önde
olduğunu düşünürdü. Öyleydi de… Öyle yaşadı,
öyle yazdı, öyle göçtü…
Şenel’in çok okunması, bu kalemin kıvraklığını
ve ülküsünü bilenlerin görevi. Ömer
Seyfettin’in Başını Vermeyen Şehit hikâyesinde
olduğu gibi en olağanüstü kahramanlar
ölümlerinden sonra bile konuşur. Sen de yazdıklarınla
konuşmaya devam edeceksin.
Söyleşilerimiz hayali olacak…
Kaleminden doğanlar sonsuza yürür… Rahmetler
olsun…