Afyon


 01 Ocak 2015

     Sapsarı papatyalar, eflatun mineler… Yemyeşil buğdaylar arasında daha da kırmızı görünen gelincik tarlaları… Yeşilliklerde otlayan irili ufaklı keçiler… Bu doğal güzellikleri yavaş yavaş örtmeye
başlayan mermer tozları… Ağaran yollar ve mermer fabrikaları… Afyon bu manzaralarla karşılıyor bizi. 

    Afyon, Konya’dan sonra Mevleviliğin ikinci merkezi sayılıyor. Bu sebeple ziyarette ilk istikametimiz Sultan Divani Mevlevihane Müzesi oluyor. Çarşı meydanından Mevlevi heykelini rehber alarak ilerlerken Türbe Sokak’ında müzeyle karşılaşıyoruz. Mevlana’nın yedi batın torunu olan Sultan Divani, çok güzel sema yaptığı için “Semai”, Allah yolunda aklını kaybeden anlamında “Divane” mahlaslarını almış. “Divani” lakabı ise, Hz. Mevlana’nın eseri Divan-ı Kebir’in Tebriz’de bulunduğunun kendisine malum olması ile onu alıp getirmesi sonucu verilmiş. 

    Mevlevilik geleneğine ait pek unsurun sergilendiği müzede; derviş odaları, matbah, mevlevihan ve hattat odası, hücrenişin, semahane, hamuşan(mezarlık) bulunuyor. Buralarda sema yapan, ney üfleyen, hat çalışan, çile dolduran, Mesnevi okuyan dervişleri sembolik de olsa görüyoruz. Hz. İsmail’in Allah’a teslimiyetinin ve vuslatın sembolü olan kırmızı posta otaran şeyhi(postnişini); matbahda yemeklerle birlikte “ham olanların da pişmesi”ni sağlayan “aşçı dede” yi vazife başında buluyoruz. 

    1902 yılındaki büyük yangında tamamen yanan Mevlevihane, 1908 yılında yeniden inşa edilmiş, 2008 yılında da müze haline getirilmiş. Müzenin bahçesindeki “Hamuşan”da Vatan Şairimiz Namık Kemal’in değerli anneleri de bulunmakta... Bu da Namık Kemal’in Mevlevilik ile ilgisini gösteren bir işaret olsa gerek. 

    Yüksek bir kubbeye oturtulmuş semahane-cami, içindeki türbelerle daha da uhrevi görünüyor. Birkaç kez yangın geçiren bu cami, Hıristiyan bir mimar tarafından yapılmış. 

    Bu kutlu mekanın bir diğer önemi de 16.yy dan bu yana 40 hatimli şifalı aşure geleneğini sürdürmesi… Kırk aileye tahsis edilen kırk kazanda, kırk hafız eşliğinde pişirilen aşureler, kırk bin kaba bölünerek öncelikle yolculara, sonra da şehrin her kesimine dağıtılır. Aşure karılırken de :”Vakt-i şerifler hayr ola, hayırlar feth ola, şerler def’ü ref ola.Hak ve erenler niyazımızı kabul eyleye…” şeklinde dua ederler. 

    Caminin içindeki kabirleri de ziyaret ettikten sonra Afyon’un en eski ve en büyük camisi olan Ulu Cami’yi ziyaret ediyoruz. Çiçek motifli iki çini plaka arasında Türkçe olarak yazılmış şu kitabe ile karşılaşıyoruz: “Bu cami Sahipata Fahreddin oğlu Nasraddin Hasan tarafından miladi 1273 yılında Mimar Emir Hac Bey’e inşa ettirilmiştir.” Caminin iki kanatlı ahşap kapısından içeri girdiğimiz anda zaman birden değişiveriyor. Caminin imamının rehberliğinde öğrendiğimiz her bilgi, tarihi aydınlatan bu güzel mekana olan hayranlığımızı arttırıyor. 

     Selçuklular döneminde bir mescit ve kırk vakıf dükkanının yer aldığı arazide, yanan mescidin yerine yapıldığı rivayet edilir. Bu kırk dükkanı temsil eden kırk sütun yer alıyor. Sütunlar, sarkıt ve baklava dilimli süslemeli olarak, üst üste bindirme tekniği ile tek bir çivi kullanılmadan oturtulmuş. Çoğu orijinal olan dokuz asırlık bu çam ağaçlarının bugüne kadar bozulmadan nasıl geldiğini hayretle izlerken, ilk yapıldığı dönemde Kur’an’ın tamamının 5 yılda cami tavanına nakşedildiğini işitiyoruz. Pek çok ayet zamanla silinse de var olanlar bizi etkilemeye yetiyor. 

     Tavanda ayrıca halı ve kilim motifleri de bulunuyor. Bu motifler, çiçeklerden elde edilen doğal boyalarla yapılmış ve zamanla renkleri solgunlaşsa da ustasının zarafetini yansıtmaya devam ediyor. Ayrıca bu motiflerin bir hikmeti daha var: O dönemin nakkaşları bu motifleri, caminin mevcut halı ve kilim desenlerine birebir uydurarak resmetmişler ki camiden halı veya kilim çalındığında hemen belli olsun. 

     Ulu Cami’nin halk arasında bilinen ismi Yamuk Cami’dir. Gözle görülür bir şekilde planında iki tarafı arasında genişlik farkı bulunan cami, depreme dayanması için bu şekilde yapılmış. 

     Caminin minber kapısı, eski mescitten kalma olduğu için camiden çok daha eski… O dönemde ithal edilerek getirtilen abanoz ağacından yapılma oyma işlemeli kapı, dokuz yüz yılı aşkın bir yaşta… Minberin yanındaki mermer mihrap da bir zamanlar ahşapmış, sonradan bu şekilde yenilenmiş. Cami ilk yapıldığında bey mahfili bulunuyormuş. Sonra “Allah huzurunda herkes eşittir.” anlayışı ile bu mahfil iptal edilmiş. 

     Afyon’un, heybeti ile türkülere konu olan Kara Hisar Kalesi, son kez hayranlıkla incelediğimiz camiye ve onun küçük minaresine güzel bir fon oluyor. İmaret Camiine Afyon’un curcunalı pazarından geçerek gidiyoruz. Meşhur keçilerinden yapılan taze kaymaklar, sıcacık haşhaşlı çöreklerin satıldığı dükkanlar, güler yüzlü satıcıları ile kalabalığa hizmet etmeye çalışıyor. 

     Asıl adı Gedik Ahmet Paşa Camii olan İmaret Camii, 1472 yılında yaptırılmış. Burmalı taş minaresinin yivleri lacivert boya ile daha da dikkat çekici hale getirilmiş. Cami kapısını, üç tane lale motifi olan ve üzerinde Osmanlıca “Niyyetü’l itikaf(İtikafa çekildim.)” yazısı bulunan deri bir örtü kapamış. Cami mihrabındaki iki sütun oynak bir tarzda yapılmış ki bu şekilde caminin depremlerden zarar görmesi engellenmiş. Kubbelerinin süslemesi ve haşmetini hayretle seyrediyoruz. Caminin sağ ve sol kubbesinin altında örümceklerin girmesini engellemek için konan deve kuşu yumurtalarını görüyoruz. Caminin şadırvanının da ilginç bir özelliği var. İki kişi karşılıklı oturduğunda fısıltı ile dahi konuşsun ses mikrofonik bir şekilde yükselerek ulaşıyor. Bu ses oyunlarından sonra Afyon’un kaplıcaları ve şifalı sularından yararlanmak için yola koyuluyoruz.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 97. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 97. Sayı