HaftanınÇok Okunanları
KEMAL BOZOK 1
NIKA ZHOLDOSHEVA 2
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 3
HİDAYET ORUÇOV 4
SEYFETTİN ALTAYLI 5
Kardeş Kalemler 6
Emrah Yılmaz 7
Sapsarı papatyalar, eflatun mineler… Yemyeşil buğday- lar arasında daha da kırmızı görünen gelincik tarlaları… Yeşilliklerde otlayan irili ufak- lı keçiler… Bu doğal güzel- likleri yavaş yavaş örtmeye başlayan mermer tozları… Ağaran yollar ve mermer fabrikaları… Afyon bu man- zaralarla karşılıyor bizi. Afyon, Konya’dan sonra Mev- leviliğin ikinci merkezi sayılı- yor. Bu sebeple ziyarette ilk istikametimiz Sultan Divani Mevlevihane Müzesi oluyor. Çarşı meydanın- dan Mevlevi heykelini rehber alarak ilerler- ken Türbe Sokak’ında müzeyle karşılaşıyoruz. Mevlana’nın yedi batın torunu olan Sultan Divani, çok güzel sema yaptığı için “Semai”, Allah yolunda aklını kaybeden anlamında “Divane” mahlaslarını almış. “Divani” lakabı ise, Hz. Mevlana’nın eseri Divan-ı Kebir’in Tebriz’de bulunduğunun kendisine malum olması ile onu alıp getirmesi sonucu verilmiş. Mevlevilik geleneğine ait pek unsurun sergi- lendiği müzede; derviş odaları, matbah, mev- levihan ve hattat odası, hücrenişin, semaha- ne, hamuşan(mezarlık) bulunuyor. Buralarda sema yapan, ney üfleyen, hat çalışan, çile dolduran, Mesnevi okuyan dervişleri sem- bolik de olsa görüyoruz. Hz. İsmail’in Allah’a teslimiyetinin ve vuslatın sembolü olan kırmızı posta otaran şeyhi(postnişini); matbahda ye- meklerle birlikte “ham olanların da pişmesi”ni sağlayan “aşçı dede”yi vazife başında bulu- yoruz. 1902 yılındaki büyük yangında tamamen ya- nan Mevlevihane, 1908 yılında yeniden inşa edilmiş, 2008 yılında da müze haline getirilmiş. Mü- zenin bahçesindeki “Hamu- şan”da Vatan Şairimiz Namık Kemal’in değerli anneleri de bulunmakta... Bu da Namık Kemal’in Mevlevilik ile ilgi- sini gösteren bir işaret olsa gerek. Yüksek bir kubbeye oturtul- muş semahane-cami, içinde- ki türbelerle daha da uhrevi görünüyor. Birkaç kez yan- gın geçiren bu cami, Hıristi- yan bir mimar tarafından yapılmış. Bu kutlu mekanın bir diğer önemi de 16.yy dan bu yana 40 hatimli şifalı aşure geleneği- ni sürdürmesi… Kırk aileye tahsis edilen kırk kazanda, kırk hafız eşliğinde pişirilen aşure- ler, kırk bin kaba bölünerek öncelikle yolcu- lara, sonra da şehrin her kesimine dağıtılır. Aşure karılırken de :”Vakt-i şerifler hayr ola, hayırlar feth ola, şerler def’ü ref ola.Hak ve erenler niyazımızı kabul eyleye…” şeklinde dua ederler. Caminin içindeki kabirleri de ziyaret ettikten sonra Afyon’un en eski ve en büyük cami- si olan Ulu Cami’yi ziyaret ediyoruz. Çiçek motifli iki çini plaka arasında Türkçe olarak yazılmış şu kitabe ile karşılaşıyoruz: “Bu cami Sahipata Fahreddin oğlu Nasraddin Hasan tarafından miladi 1273 yılında Mimar Emir Hac Bey’e inşa ettirilmiştir.” Caminin iki ka- natlı ahşap kapısından içeri girdiğimiz anda zaman birden değişiveriyor. Caminin ima- mının rehberliğinde öğrendiğimiz her bilgi, tarihi aydınlatan bu güzel mekana olan hay- ranlığımızı arttırıyor. Selçuklular döneminde bir mescit ve kırk vakıf dükkanının yer aldığı arazide, yanan mesci- din yerine yapıldığı rivayet edilir. Bu kırk dük- kanı temsil eden kırk sütun yer alıyor. Sütun- lar, sarkıt ve baklava dilimli süslemeli olarak, üst üste bindirme tekniği ile tek bir çivi kulla- nılmadan oturtulmuş. Çoğu orijinal olan do- kuz asırlık bu çam ağaçlarının bugüne kadar bozulmadan nasıl geldiğini hayretle izlerken, ilk yapıldığı dönemde Kur’an’ın tamamının 5 yılda cami tavanına nakşedildiğini işitiyoruz. Pek çok ayet zamanla silinse de var olanlar bizi etkilemeye yetiyor. Tavanda ayrıca halı ve kilim motifleri de bu- lunuyor. Bu motifler, çiçeklerden elde edilen doğal boyalarla yapılmış ve zamanla renkleri solgunlaşsa da ustasının zarafetini yansıtmaya devam ediyor. Ayrıca bu motiflerin bir hikmeti daha var: O dönemin nakkaşları bu motifleri, caminin mevcut halı ve kilim desenlerine bi- rebir uydurarak resmetmişler ki camiden halı veya kilim çalındığında hemen belli olsun. Ulu Cami’nin halk arasında bilinen ismi Ya- muk Cami’dir. Gözle görülür bir şekilde planında iki tarafı arasında genişlik farkı bulunan cami, depreme dayanması için bu şekilde yapılmış. Caminin minber kapısı, eski mescitten kal- ma olduğu için camiden çok daha eski… O dönemde ithal edilerek getirtilen abanoz ağacından yapılma oyma işlemeli kapı, dokuz yüz yılı aşkın bir yaşta… Minberin yanındaki mermer mihrap da bir zamanlar ahşapmış, sonradan bu şekilde yenilenmiş. Cami ilk ya- pıldığında bey mahfili bulunuyormuş. Sonra “Allah huzurunda herkes eşittir.” anlayışı ile bu mahfil iptal edilmiş. Afyon’un, heybeti ile türkülere konu olan Kara Hisar Kalesi, son kez hayranlıkla incelediği- miz camiye ve onun küçük minaresine güzel bir fon oluyor. İmaret Camiine Afyon’un curcunalı pazarın- dan geçerek gidiyoruz. Meşhur keçilerinden yapılan taze kaymaklar, sıcacık haşhaşlı çö- reklerin satıldığı dükkanlar, güler yüzlü satı- cıları ile kalabalığa hizmet etmeye çalışıyor. Asıl adı Gedik Ahmet Paşa Camii olan İmaret Camii, 1472 yılında yaptırılmış. Burmalı taş minaresinin yivleri lacivert boya ile daha da dikkat çekici hale getirilmiş. Cami kapısını, üç tane lale motifi olan ve üzerinde Osmanlıca “Niyyetü’l itikaf(İtikafa çekildim.)” yazısı bu- lunan deri bir örtü kapamış. Cami mihrabın- daki iki sütun oynak bir tarzda yapılmış ki bu şekilde caminin depremlerden zarar görmesi engellenmiş. Kubbelerinin süslemesi ve haş- metini hayretle seyrediyoruz. Caminin sağ ve sol kubbesinin altında örümceklerin girmesi- ni engellemek için konan deve kuşu yumur- talarını görüyoruz. Caminin şadırvanının da ilginç bir özelliği var. İki kişi karşılıklı oturdu- ğunda fısıltı ile dahi konuşsun ses mikrofonik bir şekilde yükselerek ulaşıyor. Bu ses oyunla- rından sonra Afyon’un kaplıcaları ve şifalı su- larından yararlanmak için yola koyuluyoruz.