HaftanınÇok Okunanları
ELMİRA ACIKANOAVA 1
HİDAYET ORUÇOV 2
Coşkun Haliloğlu 3
Ahmet Kartal 4
Coşkun Haliloğlu 5
Kardeş Kalemler 6
MARİYA LEONTİÇ 7
Bir yaz akşamı selam vermek için uğramıştım Bünyamin’e. Özenle döşenmiş ve kaliteli ürünler satan bir pastaneyi çalıştırıyordu. Aslında bu yerin sorumlusu oğluydu. O, tatlı imalathanesi, diğer üç dükkân ve dağıtım sistemi ile birlikte işin genelini yönetiyordu. Bu işletme yeni olduğundan mı yoksa burada işlerin desteğe ihtiyacı olduğunu düşündüğünden mi bilmem ama daha çok buradaydı.
Ben de işlerin azalmaya başladığı akşam saatlerinde bazen uğruyor pastanenin bahçesindeki rahat koltuklarda sohbet ediyorduk. Dost sohbeti yorgunluk alır misali bu sohbetlerden o da ben de memnunduk.
Bozkır ikliminin yaz akşamları bir başka güzel olur. Gündüzleri kavuran sıcak, akşamları yerini teninizi ince ince okşayan bir serinliğe bırakır. Yine öyle bir yaz akşamıydı.
Bünyamin, ben daha dükkâna girmemiştim ki bütün samimiyeti ve güler yüzüyle karşılayıp her zaman oturduğumuz masaya davet etti.
-Biliyorum tatlı yemezsin ama limonata bu gün çok güzel, ondan ikram edeyim, dedi.
Benim sağlık sebebiyle yememeye çalıştığım tatlılar Ankara’daki en lezzetli tatlılardı. Hele kaymaklı ekmek kadayıfı her halde Ankara’da yenebilecek en iyi tatlıydı. Bu tatlıyı Afyon kaymağı ile servis ediyorlardı. Firmanın adı da Afyon Kaymak’tı. Ayrıca kendi tesislerinde ürettikleri için güvenilir ürünlerdi.
Ama akşamın serinliğine bir de soğuk limonata eklemek çok rahatlatıcı olurdu.
-Memnuniyetle, dedim.
-İyi ki uğradın, dedi. Vaktin varsa, bu akşam biraz uzun otur anlatacaklarım var.
Oğlu Selim de gelmişti yanımıza. Sohbetimi sevdiği bir baba dostu olduğum için mi yoksa yeni açılan dükkâna komşuları yönlendirdiğim için mi bilmem her gördüğünde bana ilgi gösteriyordu. Dükkânda birkaç kişi daha çalışıyordu.
Sohbet yeni başlıyordu ki bir genç hanım müşteri Afyon kaymağı ile bir tepsi kaymaklı ekmek kadayıfı tatlısı aldı.
Selim dışarıdan dükkânı takip ediyor ödeme yapılacağı zaman kasaya gidiyor, sonra geri geliyordu.
Genç hanım kasaya doğru yönelince Selim içeriye gitti.
Bünyamin, masanın üzerine eğilerek kısık sesle;
-Ben sana anlatıyormuş gibi anlatayım ama o da dinlesin. Biraz uzun olabilir kusura bakma. Bugün çok canımı sıktı. Baba bizim ne zaman paramız olacak diyor. Bu dükkân para değil mi? Diğerleri para değil mi? Cebine koyacakmış parayı gezecekmiş.
Üzüntüsü gözlerinden belli oluyordu.
Bünyamin sözlerini bitirmişti ki, Selim de yanımıza geldi.
Bünyamin;
-Evet hocam Ankara’ya gelişimizin üzerinden 10 yılı geçmiş diye söze başladı. Elimde küçük bir alüminyum tepsi ve asker bavulu gibi birkaç eşya ile çıkıp geldim Ankara’ya. Selim’i göstererek bunlar daha küçük. Anneleri ile birlikte Afyon’da bıraktım. Küçük bir marketimiz vardı. Ekonomik krizde kapatmak zorunda kaldık. Çıktık geldik Ankara’ya. Para yok. Para olmadığı gibi arkamızda bir yığın borç bırakmışım. Ankara’da Hukuk Fakültesinde okuyan bir yeğenim var. Bir arkadaşıyla Cebeci’de öğrenci evinde kalıyor. Bana da yeriniz var mı dedim? Boş kanepeyi gösterdiler.
-Öğrenci evinde boş kanepe bulmak bile şans, diye araya giriyorum.
-Evet, diye başını sallıyor. İhtiyaçları kadar eşyaları var. Kaşık çatal bile sayılı. İş arıyorum ama Afyon’da kriz var da Ankara’da yok mu? Burada da iflas edenler, işten çıkarılanlar, herkes sıkıntıda. Ben Ankara’da hem kendi harçlığımı kazanmalıyım hem de Afyon’a çocuklara para göndermeliyim. Bize uygun iş yok. Günler geçiyor ama son ümidim tepside.
Bünyamin o günleri anlatırken belli ki pek çok şeyi yeniden yaşıyormuş gibi duygulanıyordu.
-Bekar evininin bulunduğu sokakta küçük bir pastane var. Birkaç gün üst üste pastaneye uğrayıp sohbet ediyorum. Pastaneci Ender Amca gün görmüş bir adam.
Bir gün Ender Amcaya dedim ki,
-Ben güzel kaymaklı ekmek kadayıfı yaparım. Size getirsem vitrine koysanız, satılırsa siz de kazanırsınız ben de.
-Olur, dedi. Getir bırak.
Hemen malzemeleri alıp bekar evinin ocağında ilk ekmek kadayıfını pişirdim. Hanıma da telefon ettim. O da sabah Ankara’ya gelen otobüsle bir kilo Afyon kaymağı gönderdi. Halis en kalitelisinden Manda kaymağı getiriyoruz. Ekmek kadayıfı ile birlikte o kadar lezzetli olur ki, bir yiyen bir daha yemek ister.
Sabah saat 11’de ilk kaymaklı ekmek kadayıfı tepsisini Ender Amcaya teslim ettim.
Nar gibi kızardı, çok özendim. Tepside orta boy, 2 kilo tatlı var. Günde bir tepsi satılırsa benim masraflarım çıkıyor üstüne ne satarsam Afyon’a eşime göndereceğim.
Heyecanımdan yerimde duramıyorum. Satıldı mı satılmadı mı gidip bakmak istiyorum ama doğru olmaz. Akşam olmuyor bir türlü.
Selim limonatalarımızı getiriyor. Ne güzel de tutturmuşlar kıvamını; şekeri, rengi, aroması yerli yerinde. Bir de üzerine taze nane yaprağı ilave ediyorlar ki çok ferahlatıcı bir tat çıkıyor ortaya.
Limonatalarımızdan birer yudum alıp sohbete devam ediyoruz. Limonatanın serinliği Bünyamin’in heyecanını söndürüyor sanki.
-Akşam olmak bilmiyor. Nihayet dayanamadım pastaneye gittim.
-Satıldı, dedi Ender Amca. Yarın bir tepsi daha getir, diyerek tepsiyi ve paramı verdi.
Sevincimi anlatamam. Utanmasam, satıldı satıldı diye tepsiyi sallayarak sokaklarda koşacağım.
Hemen bakkaldan şeker alıp ertesi günün hazırlığına başladım. Para olmadığı için şekeri günlük alabiliyordum.
Yeğenim ve arkadaşı akşam fakülteden gelince hepsi satılmış diye onlara da söyledim. Çok sevindiler. Yıllar sonra öğrendim ki meğer iki dilimini onlar yemişler.
Halk, ekmek kadayıfına alışmaya başladı. Ender Amca da şerbetli tatlı seven müşterilerine kadayıf tavsiye ediyor. Derken kısa zamanda küçücük pastanede günde iki tepsi satmaya başladık.
Gözleri parlıyor sanki Bünyamin’in o günleri yeniden yaşıyor.
Selim bir müşteriye bakmak için kasaya gidince Bünyamin de anlatmaya ara veriyor.
-Hocam Selim küçüktür, hatırlamıyor o günleri. Abisi çekilen sıkıntıların farkında. Şu soruya bakar mısın? Bizim ne zaman paramız olacak, diyor. Ben iki tepsi ekmek kadayıfı sattım diye kendimi zengin olmuş sayıyordum, adamın dediğine bak.
Belli ki çok üzülmüştü. Göz ucuyla oğlunun geldiğini görünce kaldığı yerden anlatmaya devam etti.
-Ender Amcanın satışları iyi olunca cesaretlendim. Kocatepe Camiinin altında büyük bir market vardı. Onlara teklif etsem oranın tatlı bölümünde de satılsa diye düşündüm.
Çok güzel bir tepsi hazırlayıp Afyondan gelen taze kaymakla birlikte markete gittim. Tatlı bölümündekilere durumu anlattım.
-Bu duruma biz karar veremeyiz dediler. Üst katta idari bölümde satın alma müdürü Murat Bey var, o bunu satın derse biz satarız.
Murat Beye teklifimi söyledim.
-Ankaralılar Afyon’dan gelip geçerken kaymaklı ekmek kadayıfı yemeye alıştılar. Bence satışlar iyi olacaktır. Bir deneseniz dedim.
Tepsiyi elimden aldı. Önce kendi tadına baktı sonra bürodakiler birer parça aldılar.
-Haydi gidelim bir de tatlı bölümündeki arkadaşlarla konuşalım dedi.
Tatlı bölümündeki üç kişiden yaşlı olanı olmaz diyor gençler denenebilir diyorlar. Murat Bey onlara da tattırdı, beğendiklerini görünce;
-Koyun tezgâha, birkaç hafta görelim. Satılırsa devam ederiz satılmazsa bir zararımız yok zaten dedi.
Artık iki tarafa birden yapıyorum. Bekar evindeki ocağı değiştirdim aynı anda iki tepsi pişirebilen ikinci el bir ocak aldım. Bu arada bekar evinin zaten bakımsız olan mutfağı, benim kaynayan kadayıf tepsilerinin buharıyla iyice kararmaya başladı.
Bunları derken Bünyamin’in nefesi de genişledi artık daha rahat anlatıyor.
Doğrusu onun nefesi rahatlayınca ben de Selim de rahatlayıp şöyle bir arkamıza yaslandık.
-Her gün bir iki tepsi Ender Amcanın pastanesinde, 8-9 tepsi markette satılıyor. Mutfakta ocak sürekli yanıyor. Bir gün fatura bırakmak için markete gittiğimde Murat Beyle karşılaştık. Kadayıflardan özellikle Afyon Kaymaklarının tazeliğinden çok memnundu. Birden durdu;
-Bünyamin bey kusura bakmayın o kadar zaman oldu sizi de ziyarete gelemedik. İmalathaneye uygun bir zaman uğrarız demesin mi?
-Her zaman bekleriz, memnun oluruz filan dedim ama başımdan kaynar sular döküldü. Tam işler yoluna girerken rahat bir nefes almışken olacak iş miydi? Ne imalathanesi, öğrenci evinde yapıyoruz desem bütün itibarımı kaybederim.
Marketten çıkar çıkmaz uygun bir yer aramaya başladım, dedi ve Selim’e dönerek birer bardak daha limonata getirmesini söyledi. Ankara akşamlarının serinliği de iyice çökmeye başlamıştı. Bozkırın bu tatlı serinliğinde saatlerce sohbet edilebilirdi.
Limonatalarımızdan birer yudum aldık, kaldığı yerden anlatmaya başladı.
Birkaç gün içinde Maltepe’de bir dükkân buldum. Bizden önceki işkembe çorbası yapıp satmak için bütün duvarları fayans kaplatmış. Gıda üretiminde temizliğin kolay yapılabilmesi için fayans kaplama önemli. Tam bize göre. Kirası da makul. Dükkânı tuttuk ama içine mutfak malzemesi lazım. Bekar evindeki ocağı getirsek gülünç olur.
Bilen birkaç kişiden sordum, Rüzgârlı Sokakta profesyonel mutfak malzemeleri satan firmalar var dediler.
Meğer Rüzgârlı Sokak Ankara’nın ticarî merkeziymiş. Çekiniyorum, param yok. Neyse birine girdim ve mutfak kurmak istediğimi söyledim. Beni dükkânın diğer başında duvarın dibinde masada oturan birine yönlendirdiler. Mağazanın sahibi o, onunla konuş dediler.
-Selam verdim. Buyurun dedi adam ama kafasını kaldırıp yüzüme bakmıyor. Ekonomik krizde Afyon’da marketi kapatmak zorunda kaldığımdan, Ankara’ya geldiğimden başlayarak maceramı anlatıyorum ama adam başını kaldırıp bir kere olsun yüzüme bakmıyor, tek kelime etmiyor. Adama mı konuşuyorum duvara mı konuşuyorum belli değil. Bu dükkâna girdiğime de derdimi açtığıma da bin pişmanım. Sözümü oracıkta kesip çıkıp gitmek geçiyor aklımdan. Sinirlerim bozuluyor.
O anları anlatırken Bünyamin’in yüzü kızardı, sıkıntısı bütün masayı kapladı. Selim’in yüzüne bakıyorum o da sinirinden kaskatı kesilmiş. O gün babasının yanında olsaydı her halde o adama kötü bir şeyler yapardı.
Bünyamin anlatmaya devam ediyordu;
-Maltepe’de bir dükkân tuttuğumu söyledim. Buraya bir mutfak kurarsanız ben de çalışır parasını öderim dedim. Umutsuzdum. Vereceği cevabın olumsuz olacağını düşündüğümden, çıkıp gitmeye hazırdım. Sözüm bitti adam nihayet kıpırdadı, başını kaldırıp yüzüme baktı.
-Bugüne kadar kimse benden böyle bir şey istemedi, dedi.
Telefonu açıp sekreterine hitaben;
-Mühendis ve şoför hazırlansın bir yere gidiyoruz, dedi. Ağır gövdesini yavaşça koltuktan kaldırarak Haydi gidelim, tuttuğun yere bakalım, dedi.
Ağlasam mı gülsem mi? Şaşkındım. Dizlerim kendi ağırlığımı zor taşıyordu. Yavaş adımlarla dükkânın kapısına yöneldik. Biz çıkana kadar mühendis ve şoför de gelmişlerdi. Lüks arabayla Rüzgârlı Sokaktan Maltepe’ye gelmemiz çok sürmedi. Hala konuşmuyordu. Dükkânı açtım. Adam kafasını kaldırıp etrafa baktı. Duvarların fayansla kaplanmış olması hoşuna gitmişti.
-Buraya uygun bir proje hazırlayın, dedi mühendise.
Tecrübeli mühendisin proje hazırlaması ve maliyet hesaplamaları çok sürmedi.
Mühendisin yazdığı rakamı önüme koydu;
-Kazandıkça ödersin uygun mu, dedi.
-Uygun, diyebildim.
-Yarın mutfağı hazır edin diye mühendise talimat verdi ve vedalaşıp gittiler.
Dükkânın ortasına öylece otura kalmıştım. Bu yalnız oturmam ne kadar sürdü bilmiyorum. Dükkânın kapısını kilitleyip ağır adımlarla eve doğru yürümeye başladım.
-Ertesi gün gelip mutfağı kurdular mı, diye sordum.
-Kurdular hem de birinci sınıf profesyonel bir mutfak oldu. Gören mutfağımıza hayran kalıyor. Ben güzel ekmek kadayıfı yapıyorum ama böyle bir mutfak tasarlamaya benim bilgim de görgüm de yetmezdi. Çok şirin bir mutfak oldu. Artık her gittiğimde Murat Bey’i imalathaneye davet ediyorum.
Selim dayanamadı;
-Geldi mi bari?
Selim’in bu sorusundan babasının mücadelelerini ilk kez dinlediğini düşünüyorum. Babası mı anlatmamıştı yoksa anlatılanlara Selim mi dikkat etmemişti bilmiyorum.
-Geldi, birkaç kez ziyarete geldiler. Bu ziyaretler adı konmamış denetimler aslında. Bu ziyaretlerde emekli albay komşumuzla da ahbap oldular gelip onunla sohbet ediyorlardı. Emekli albay dükkânın bulunduğu apartmanın üçüncü katında oturuyor ve sık sık bize uğruyordu. Bir akşam yine sohbet ederken bana doğru dönüp “Bünyamin, sen bu tatlılardan neden orduevlerine vermiyorsun?” dedi.
-Albayım kim alır bizi orduevine. Oraya girmek için bir yığın işlem isterler.
-Niye kim alsın, dedi. Karşıdaki orduevinin komutanı benim alt devremdir. Ben telefon edeceğim yarın git orda da satılsın ekmek kadayıfları dedi.
Maltepe’de dükkâna da yakın bir yerde büyük bir orduevi vardı. Ertesi gün orduevine gittim. Komutan talimat vermiş, hemen alıp ilgilendiler. Uzatmayayım hem Maltepe orduevine hem de Ankara’daki diğer üç orduevine tatlı vermeye başladık. Bu arada bir de yabancı sermeyeli bir büyük market de eklendi mi satış zincirine. Doğrusu mal yetiştiremiyoruz. On beş yaşında geniş bagajlı bir araba aldık. Dağıtımı artık onunla yapıyoruz. Selim’in yüzüne bakıyorum, çok rahatlamış görünüyor.
-Biz de Ankara’ya o günlerde geldik değil mi baba, dedi.
Bünyamin, oğlunun bu detayı hatırlıyor olmasından memnun olmuş bir şekilde “evet” dedi.
-Evet oğlum, dedi. O günlerde annen ve kardeşlerinle Ankara’ya geldiniz. Tam işler yoluna girdi derken bir akşam deden telefon etti ve Afyon’da market işletirken kendinden aldığımız borcu geri istedi. “O parayı gönder!” dedi kapattı telefonu. Elimizde ne varsa taşınma, gerekli yeni eşyalar falan derken harcamıştık zaten. Eski arabayı sattık, kayınpederime olan borcumuzu ödedik ama dağıtım işi aksamaya başladı. Bu arada mutfağımız tatlı yetiştirmekte zorlanıyor. Yeni bir yer bakıyoruz. Balgat’ta bir apartmanın alt katını kiraladım. Çok geniş bir mekân. Bizden önceki kiracı burada oto yıkama işi yapmış ve her tarafı fayansla kaplatmış. Her yeri güzelce yıkattım birkaç yere bakım yaptırdım tam yeni imalathane için çizimler yaptırıyorum ki mal sahibi çıktı geldi. Bütün apartman onundu.
-Bünyamin bey ben burayı sana kiraladım. Dükkân senin ama bir doktor grubu geldi apartmanın kalan kısmını tuttular. Özel hastane yapacaklar. Senden de burayı boşaltmanı isteyecekler. Haberin olsun, dedi ve gitti.
Gerçekten de ertesi gün üç doktor ellerinde bir çanta ile çıkıp geldiler. Tanıştık. Mal sahibinin dediği gibi burayı bize devret diye teklifte bulundular. Nazlanıyorum tekliflerine. Temizlettiğim fayanslara bakım onları benim yaptırdığımı bahane ederek fiyatı biraz daha artırıyorlar.
Tamam dediğim zaman yanlarında getirdikleri çantadaki parayı bırakıp anahtarı istediler.
Hemen bir dağıtım arabası aldık. Ostim’deki imalathaneyi o parayla kurduk. Şimdi 25 kişi çalışıyor. Necatibey Caddesindeki dükkanı da o günlerde açtık. Çayyolu ve son olarak da bu Balgat’taki dükkanı açtık.
Selim yeni müşteri için içeriye girdiğinde,
-Yeğenin okulu bitirdi mi? diye sordum.
-Bitirdiler dedi. Yeğenim hâkim oldu arkadaşı da savcı. Kabul etmek istemediler, çok direndiler ama ikisinin de düğün masraflarını ben karşıladım dedi.