HaftanınÇok Okunanları
Coşkun Haliloğlu 1
SULTAN RAEV 2
ZEHRA TAŞDEMİR 3
Yıldız Ormanova 4
Muhittin Gümüş 5
AYNUR BEŞKONAK 6
Nebiye Akbıyık 7
Uzaktan bakıldığında Möltür-Bulak, bir kasaba değil, koca bir ağaç yumağı gibi görünüyor. Her evin önü ve arkası ağaçla kuşatılmış olup, bahçeler çeşitli meyve ağaçlarıyla dolu. Bunda dolayı, kasaba ilkbahar, yaz ve sonbahar mevsimlerinde sıradışı bir görünüşe sahip oluyor. Sayısız ağaç koca kasabayı ilkbaharda önce rengarenk çiçeklerle, sonra yemyeşil yapraklarla sarar, daha sonra yaprakların arasından tomurcuklar belirir birer birer. Böylece meyve ağaçlarının yükü ağırlaşarak, dalları eğilmeye başlar ve her biri hamile kadınlar gibi görünüp, güzelleşir.
Kasabadaki evlerin büyük çoğunluğu, renksiz, eski ve alçak duvarlıdır. Sokaklarıysa çarpık ve dardır. Möltür-Bulak’a güzellik veren bir tek bahçeleri kaplayan ağaçlardır. Kışın bahçelerde dolaşan bir insan, ağaçların başında kalmış olan kurumuş erik ve elmalara rastlayabilir. O kuru meyvelar, elma ve eriklerin kurumuş dalları arasında, dallara yapışmış şekilde kış boyu kalabilirler. Dağlardan gelen temiz sularla beslenen Kışın karı ve buzu bile Möltür-Bulak’ın bahçelerindeki o kuru meyvelerin güzel tadını bozamaz.
Her bir meyve ağacına meyve verinceye kadar çocuk gibi bakan, onları özenle yetiştirip, yıllarca sabırla bekleyen, çapası, küreği, beli elinden düşmeyen bu köyün insanlarının mizacı da, yaşam kuralları da farklıdır. İki insan karşılaştığında, meyve ağaçların çoğu zaman sohbetin ilk konusuna dönüşür. Köylüler, birbirlerini ağaç yetiştirmedeki becerilerine ve başarılarına göre değerlendirirler. Evin etrafına ağaç dikip de, onları layıkınca yetiştiremeyen birini insandan saymazlar, böyle birisiyle karşılaşınca nerdeyse selam bile vermezler.
Kış gelip, ağaçlar yapraklarını döküp uykuya daldıktan sonra, Möltür-Bulak’ın harap duvarlı evleri daha net görülse de, kasaba kendine has güzelliğini kaybediyor. Köylüler ağaçlara harcadıkları vakti ve emeği, büyük, güzel ve daha kullanışlı ev yapmaya ayırmazlar. Sanki, büyük bir ev kuracak olsalar, bahçeleri küçülüp, ağaçlarından birkaçı kesilecek gibi. Zaten kendileri de o küçük evlerde yaşamaya alışkınlardır.
Kasabanın eğitimli, saygın sakinlerinin biri olan Temir, bugün internet sayfalarında gezinirken, Kahire’de oturan genç bir taksicinin yaşadığı acılı bir olay hakkında yazı okudu. Yabancı bir ülkedeki, hiç tanımadığı bir adamın başındaki o sıkıntıdan etkilenen Temir’in uykusunu kaçırmıştı. Giyinerek, dışarı çıktı. Sigarasını yakıp, evin avlusundaki sedire oturup, düşünmeye başladı.
Kahireli, “annemin durumu iyi değil, eğer vefat ederse nereye gömeceğimi bilmiyorum. İki metre yer bulamadım. Etraftaki insanlara sordum, soruşturdum, imkânı olanlara yalvardım fakat, yardımcı olmadılar. Şehir mezarlığından bir yer almak istedim, ancak, fiyatı oturduğum evden bile pahalıymış. Allah’tan, ben gömecek bir yer buluncaya kadar annemin ölmemesini diliyorum... Anne, sabret lütfen, daha bir iki yıl iyice çalışırsam, inşallah seni gömecek yer satın alabilirim” diye yazmış. Sözünün en sonunda da şöyle diyordu: “Annem iyileşsin, lütfen dua edin”. Adamın annesi için dua ettiğini yazan çok sayıda mesaj vardı. Temir de dua etti. İşlerini yaparken, Kahireli genç adamın durumu aklını hep meşgul ediyordu, sürekli onu düşünüyordu. Annesinden ayrılacak olmasının yanı sıra, nereye gömeceğini bilmemesinden dolayı, çifte acı yaşıyordu zavallı çocuk.
“Mezarın fiyatının evden yüksek olması ne demek ya!” Temir sigarasını fırlatarak, avluda sinirli bir şekilde yürümeye başladı. Piramit gibi çok büyük mezarlarıyla dünyaya ün salan Mısır’da, yaşlı bir kadını gömmek için yer bulunmaz mıydı?
Bu yazıyı okuduktan sonra, Kahirelilere yardım etmek gerektiğini düşündü. Adamın durumunu anlayanlar, ona yardım edenler çıkar diye mesaj yazmıştır. Temir üzgün bir şekilde düşünmeye başladı. Mümkün olsaydı, evin önündeki geniş bahçeden iki metrelik bir kısmı keserek, ona yollardı...
Sedire uzanarak, kendi ölümünü ve öldüğü zaman onu nasıl gömecekleri hakkında düşünmeye başladı. Temir’in yaşadığı Möltür-Bulak’ın birkaç mezarlığı vardı. Batı tarafındaki yamaçta Kötörömazar, güney tarafında vadi kenarında Langar Ata mezarlığı var, o da çok büyük. Diğer tarafta Mıktım Görü mezarlığı. İstediğin kadar ölebilirsin, götürür gömerler. İki metre değil, istersen beş metrelik yere de gömebilirler, nasıl olsa bedava.
Bunları düşünen Temir’i rahatlamak yerine her nasılsa bir korku sardı. Hızla doğrulup, Allah’a şükretti. Köyde son yıllarda çok sayıda ölen vardı ve mezarlıklar gün geçtikçe büyüyordu. Kendisi de yaşlanmıştı.
Ölüm, boz toprak, karanlık mezar... Temir’i, birden bir telaş sardı. Nereye kaçabilirdi ki, er-geç kendisi de gidip, kara toprağa yaslanacaktı. Vücudu birden boşalır gibi olup, içini bir korku sardı. Nefesi daralıp, kalbi güm güm atmaya başladı ve kendini tuhaf bir durumda hisseti. Köyde herkes, onu her şeyi bilen, eğitimli bir insan olarak tanıyordu. Ona karşı saygılı davranırlardı. İçini ölüm konusunun aklına geldiği şu an, ne bilgisi, ne de eğitimi ona yardım ediyordu. Öyle bir durumda ne yapabileceğini bilmeden bekliyordu.
-Ey Allah’ım, insana ölüm verdiysen, bilinci, aklı niçin verdin?! Bir gün öleceğini bilerek, onu bekleyerek, hayat boyunca korku içinde yaşamak ne kadar zor bir şey! Temir, yıldızlarla kaplı gökyüzüne baktı. Sayısız yıldızın hepsinin sırasını ve isimlerini biliyorken, bugün onlara hayranlıkla bakamıyordu. Bir kötü düşünce yapışıp kalmıştı zihnine.
Kendini bir karanlık mezara hapseden ölümden korkan insanoğlu, kendisini oyalamak amacıyla neler icat etmedi. Fıravunlar kabir azabından korktukları için, kendilerinin öldükten sonra yatmaları için olabildiğince görkemli ve sağlam piramitler yaptırdılar. Kendileriyle birlikte uşaklarını, askerlerini de öldürmelerini emrettiler. Manas’ın dostu Almanbet kendisi öldüğünde eşi Aruuke ile atı Sarala’nın da öldürülerek, yanına gömülmesini emretti. Din ise, insan öldükten sonra cennet-cehennem ve ahiret sorgusu konusunda uyarılar yaparak, insanı korkutuyordu...
Temir, başını elleri arasına alarak, düşünceye devam etti. Kalbi küt küt atmaya başladı. Yüzüstü uzanıp, kollarını iki yana açarak, sedire tamamen yapıştı. Kafasını kaldıracak hali kalmamıştı. Ölüm hakkındaki düşüncesi onu tamamen yakalamış, çaresiz ve halsiz bırakmıştı. Yatmaya devam etti. Bir ara, Temir’in bahçesindeki meyveleri olgunlaşmak üzere olan dalları hışırdatarak hafif bir rüzgâr geçti. Şiddeti artan rüzgâr, ağaçlardaki elma ve erikleri patır patır yere düşürmeye başladı. “Bu baş belası rüzgâr herhalde meyvelerin hepsini yere düşürecek. Ne zaman duracak ki. İyice olgunlaşmaya fırsat bulamadan bunlar da erkenden ölüme teslim olacaklar...” Ölüm korkusu yüzüstü yatmakta olan Temir’i iyice sardı.
Hareketsiz bir şekilde yere iyice yapışarak yattı. Uzun yıllar önce ölmüş olan anne-babasını hatırladı. Annesinin cansız bedenini mezarın alt kısmında yer alan kazanak adı verilen küçük hücreye yerleştirirken ellerinin titrediğini, kulaklarınının uğuldayıp, ayaklarındaki hissin kaybolduğunu hatırladı. O zamanlar henüz gençti. Ondan beri uzun zaman geçti. “İkisinin cesedi de çoktan çürümüştür...” Тemir’in gözlerine yaş doldu. Yerinden kalkıp, bağıra bağıra ağlamak istedi. Bedenini bir titreme kapladı. Yerinden kalkamayacak durumdaydı. Rüzgâr şiddetlenmeye başlamıştı. Bahçedeki ağaçlardan meyvalar yere düşmeye devam etti. “Yavrularım benim, elmalarım benim, olgunlaşmadan yere dökülecek sanki.” Temir, meyve ağaçlarına “evlatlarım” diye hitap etmeyi babasından öğrenmişti. Seneler önce, henüz bir çocukken, bir gün babası teraçanın kenarındaki bir elma ağacını kesecek olmuştu.
Babası, “üç senedir meyve vermiyor, böyle bir kısır ağaca gerek yok, hiç değilse bize odun olsun, diyerek, testeresiyle ağaca yaklaşınca, annesi evden çıkarken, önüne geçmiş:
-Yapma, babası! Meyvesi yoksa gölgesi vardır, bu elmaya serasıl[1] derler, sabret. Bu yıl olmazsa seneye, o da olmazsa daha sonraki seneye meyve verecektir... diyerek, elmayı ölümden kurtarmıştı. Bir sonraki sene o ağaç, annesinin dediği gibi dalları yere eğilecek kadar bol meyve vermişti. Ozaman babası elma ağacına hayranlıkla bakarak, şöyle demişti:
-Evladım benim, affet beni. O günden bugüne kadar bu ağaç, sanki birine söz vermiş gibi, sanki borçluymuş gibi olabildiğince bol bir şekilde meyve veregelmekteydi. Sanki ölüm tehdidi onu korkutmuş gibiydi...
O olaydan sonra babasının ağaçlara karşı tavrı da değişmişti. Onları sularken, ya da budayıp, ilaçlarken meyve ağaçlarıyla konuşurdu:
-Ya hu, senin yaprakların bu sene neden seyrek. Biraz zayıflamışsın, neden böyle oldun ki, der, durumu kötüleşen her ağaca ihtimam göstererek, dibini yumuşatır, gübreler, ağaç iyileşinceye kadar onunla meşgul olurdu.
-Senin bu sene durumun iyi, diye yaprakları yemyeşil olup, dallarında bol meyva olan elma veya erik ağaçlarına hayran gözlerle bakar, adeta dinlenirdi.
Temir’in çocukluğunda bahçeleri çok büyüktü. Çocuklar büyüyünce, babası o büyük bahçeyi dörde ayırarak, dört oğluna verdi. Onları verirken de:
-Siz de çocuklarınıza ağaç bırakın. Bu, her bir babanın vazifesidir. Hayran kalacak kadar ağaç bırakın. Ağaç sizi geçindirir, bakar, besler, makam-mevki bu gün varsa, yarın elinizden gider, oğullarım, dediğini dün gibi hatırlıyor.
Babadan kalan o meyveli ağaçlar, gerçekten de onları bu güne kadar geçindirmiş, babasına yaptığı oğullarına da destek olagelmişti.
Şu an ölüm kaygısının endişeye sevk edip, halsiz düşürüp, belini büktüğü Temir’i, rüzgârdan dolayı patır patır yere düşen elma ve eriklerin sesi, o düşüncelerden kurtarıp, toparlanmasını sağlamıştı. Yerinden kalkıp, yağmur yağmaya başlamadan önce yere düşen elma ve erikleri toplarsa iyi olurdu. Köyde bu sene ürün boldu. Bunu düşününce, biraz sevindi. Öyle ki, Kahireli gence de yardım edebilirdi. Temir, tatlı, cins ve pahalı fiyata satabildiği meyve yetiştirip, onları satarak geçinebildiği, çoluk çocuğunu okutarak, her birini evlendirme imkânına sahip olduğu için gurur duydu. Bahçesi sayesinde, yıllarca hiç kimseye bağlı olmadan, hiç kimseden bir şey istemeden yaşayabilmişti. Kafasını kaldırıp, bahçesine göz attı. Rüzgar kuvvetlenerek, patırtıyla daha fazla sayıda elma ve erik düşürmekteydi.
Bir ara, birileri hızlı bir şekilde kapısını çalmaya başladı. Temir’in kalbi küt küt atmaya başladı. Gecenin bir vaktinde gelen kim olabilir ki?! Köyümüz huzurunu bozan bir şey olmasa bari. Düşüncelerinden sıyrılan Temir, ağır bedenini zorla kaldırarak, yerinden doğruldu. Kendisi bahçe kapısına yaklaşırken, dışardakiler kapıyı aralıksız bir şekilde çalmaya devam etti. Tüccar Cusup, kapının arkasında onu bekliyordu:
-Temir abi, rüzgârın esmesine bakarak, hemen size koştum, kusura bakma, diyerek onunla yarım yamalak el sıkıştı ve telaşlı bir şekilde arabasındaki boş sandıkları Temir’in bahçesine taşımaya başladı. Çocuklar yere düşen elmayı, eriği sandıklara doldursunlar, sabah erkenden gelip alırım.
Başka birşey demedi. Temir’in ne yüzüne, ne de düşünceli durumuna baktı. Her zamanki gibi kamyonuna atladığı gibi hızlı bir şekilde diğer evlere doğru yöneldi. Temir, bahçe kapısını kapatırken, bir taraftan da tüccar Cusup’a teşekkür etti. Kasabanın son meyvesine kadar arabasına yükleyerek, pazara götürüp satıyor ve vakit geçirmeden paralarını getirip, köylülerin ellerine tek tek teslim ediyordu. Kendisinden başka satıcıları Möltür-Bulak’a sokmazdı. Ancak, köylülerin bazıları onun tüccarlığını eleştirerek, uzak köylerin elma ve eriklerini çok ucuza alıp, pahalıya sattığını, bu şekilde kolay zenginleşmiş olduğunu, kendisininse bir tane bile meyve ağacı dikip, yetiştirmediğini söylüyorlardı. Ancak Cusup bu sözlere kulak bile asmaz, gece-gündüz her tarafa koşar, türlü meyveyi kamyonunun kasasına doldurarak, ilçe merkezine gider gelirdi.
Gece ilerledikçe rüzgâr da kuvvetlenmeye devam etti. Boş sandıklar sağa sola sürüklenip, çoluk-çocukla birlikte meyve toplayan Temir’i zahmete soktu. Sabaha doğru Cusup’un bıraktığı sandıkları elma ve erikle doldurup, kamyona yükledikten sonra, rahatlayarak eve giren Temir interneti açtı. Kahireli gencin annesinin sağlığı için dua edenlerin sayısı oldukça artmıştı. Temir ona bir mesaj göndermeye karar vererek, yazmaya başladı:
“Sizden çok uzakta, dağlar arasında yer alan, buz gibi berrak suların çağladığı, bahçelerinde kocaman meyve ağaçları olan, sakinleri çok çalışkan Möltür-Bulak köyünden selam yolluyorum.” diye başladı. “Bizim halkımız arasında, yaşadığımız bir yerde biri, herhangi bir zorluğa maruz kalıp sıkıntı çekiyorsa, hep beraber ona yardım etme geleneğimiz vardır. Bizim köylülerimiz öyle bir durumda, boş oturmak yerine, bir elma ağacının meyvesini “Al, dostum” diyerek, olduğu gibi vermeye her zaman hazırdırlar. Herkes bir ağacın meyvesini verecek olsa, sekizyüz ağacın meyvesi epey bir para eder! Siz de hiç sıkılmayın, Möltür-Bulak’ta hiç fakir aile yoktur. Hepimiz mutluluk ve refah içinde yaşıyoruz. Bunun sırrı da, bizim tatlı meyveli ağaçlarımızdır. Bizle, ağaç yetiştirmeyi severiz. Yakın bir zamanda size köyümüzden yardım gelecek, lütfen kabul ediniz.”
Mesajı yazdıktan sonra Temir’in içini bir huzur kapladı. Bu mektubu okuyan Kahireli gencin gözlerinin yaşarmış halini hayâl etti. Möltür-Bulaklılar ihtiyacı olanlara bu tür yardımları her zaman verirlerdi. Fakat, yurt dışındaki yabancı bir adama ilk defa yardım edeceklerdi. Temir, yaptığı bu ufak iyiliğe sevinerek, odanın içinde ileri-geri adımlamaya başladı. Sevinçten yüzünü bir mutluluk kapladı, gözleri parladı. Birilerine iyilik yaparken her zaman bu şekilde heyecanlanır, yerinde duramazdı. Pencereye yaklaşarak, kocaman ağaçların bulunduğu tarafa göz attı. Dışarıda, gece boyunca devam eden rüzgâr, yerini çiseleyen yağmura bırakmıştı.
[1] Serasıl: Batken lehçesinde, “meyveli” anlamında.