Ahşap Evden Taşınan Albastılar


 01 Temmuz 2019


- Şeytanın varlığına inanır mısın?

- Olmasaydı insanlar adını bilir miydi?

- Adı var olmasına da, kendisini diyorum.

- Olmayan şeyde ad olur mu?

Bayterek Kulesi’nin tepesindeki kutsal el izi bulunan bakır tabağın temeline dayanarak duran Amiren ile Öteş’in sohbeti böyle başladı.

Onlar, üniversitede aynı sınıfa giden, yurtta aynı odada kalan iki dosttur. Öteş, köy çocuğudur. Bilim konusunda çok akıllı, ancak çok saftır. İnanılacak, inanılmayacak her şeye inanır. Hep de “Dedemden duymuştum, Alken dedem anlatmıştı” diye inanılması zor olmadık bir şeyleri anlatarak kafaları karıştırırken görürsün. Amiren, öyle şeylere inanmaz, eski efsanelere de pek ilgi duymaz. Öteş, Amiren’in bu tür konulara ilgisiz olduğunu bilmesine rağmen duyduklarını ondan gizlemez.

Bu şehirde Öteş’in yakın akrabası yoktur. Tek tanıdığı dedesinin anne tarafından yeğeni Alken aksakaldır. Boş kaldığı an yaşlı adamın evinin yolunu tutar. Alken ihtiyar da dedesi gibi konuşkandır. Bu bakımdan Öteş onu çok sever. Dinlemeyi seven çocuktan  ihtiyar da memnundur. “Dinlemesini bilen zeki çocuk” diye sever. Yolda gelirken Alken dedesinden duyduğu bir olayı anlatmıştı Amiren’e. Deminki konuşma, o anlatılanların devamıydı.

Şehrin güneydoğu bölgesinde büyük ve beyaz bir saray bulunur. Baktıkça bakmak isteyeceğin muhteşem mimari yapı, bu şehrin en güzel yapısıdır. Onun bir-iki kilometre ötesinde güneye doğru Zareçnıy Semti bulunur. Sarayın tam alt tarafında. Yapılmakta olan güzel ve yüksek evler dışında şehrin eski evleri hâlâ eskiden olduğu gibi sade ve gösterişsizdir.

Zareçnıy'ın kuzeydoğusundaki Telman Köyü ile köyü şehre bağlayan ana yol, şehrin kuzey kenarından geçerdi. Öteş ile Amiren, Bayterek Kulesi’nin tepesinden o yöne bakıyor.  Öteş’in “şeytanın bulunduğu mekân” dediği o civarlardır.  Öteş’e şeytan mekânı hakkında Alken dedesi anlatmıştı. İhtiyar’ın anlattıklarına göre orası yolunu şaşıran birer-ikişer şeytanın dolaştığı bir yer değil, grup grup albastı mekânı, tam bir cin yuvası olmuşa benzemektedir.

Eskiden bu bölgelerde şeytanın olmadığını, şeytanlar grubunun bir yerlerden göç ettiğini söyler Alken dedesi.

Amiren, tebessüm ederek kıs kıs gülüverdi. “Şeytanlar hakkında anlatılanların hepsi yalandır. İnsanlar tarafından uydurulmuştur tamamen” diyor o. Sesinden de alaya aldığı belli oluyor.

- Peki, birileri tarafından uydurulmuş yalan olduğunu düşünelim. Benim dedem yalancı olabilir, fakat millet neden buna inanır?

- Dedenin yalancı olduğunu söylemek istemiyorum.

- Biliyorum.

- Öyleyse, - dedi Amiren, - Millet gerçeğe inanmayabilir, ancak yalana şüphesiz inanır. Pek çok insan yalan söyler ve kendi yalanlarına nasıl kandıklarını ve şaşırdıklarını fark etmezler bile. Öteş, herhangi bir cevap vererek itiraz etmedi. Derin düşünceye daldığı gibi durdu. Öyle yapmayıp da ne yapsın, Amiren’in huyunu çok iyi bilir, kendisinden başka kimseye inanmaz.

- Eski zamanlarda pek çok kimseler şeytanı görmüştür. Öteş’in, bu hususta bir şüphesi bulunmamakta. Dedesinin, “merhum babam şeytan görmüş” dediğini çok duymuştur. Alken dedesi de şeytan gören, şeytanla savaşan insanlar hakkında pek çok şey anlatmıştı. Amiren ise onların hepsinin yalan ve uydurma olduğunu sanıyor.

- Eskilerin şeytan gördüğünü sen nereden biliyorsun?

- Dedemin babası görmüş.

- Sadece o mu?

- Pek çok insan vardır,- dedi Öteş.

- Çok dediğin kimlerdir?

- Dedemin Zareçnıy’da oturan yeğeni Alken ihtiyar...

Öteş, bu sırada biraz yalan kattığının farkına vararak hemen durdu. Dedesinin babasının şeytan gördüğünü dedesinden duyduğu doğrudur. Ancak Alken ihtiyar şeytan gördüğünü söylememişti. Şeytan gören insanlar hakkındaki efsaneleri, Karaötkel Geçidi kenarında şeytan mekânı bulunduğunu hocanın birinden duyduğunu söylemişti.

Hangi yıl olduğu tam bilinmez, İşim Nehri yakasını mesken tutan halkı ayağa kaldıran, telaşa kaptıran bir dönem yaşanmış. Kötülük genelde dışarıdan gelir ya, Karaötkel Geçidi’nin kenarına Ruslar yerleşerek nehrin bir yanına ahşaptan ev yaparlar. Kimilerine göre kendi memleketine sığmayan zengin birinin yaptırdığı evmiş. Bir başkalarına göre de Rusların kilisesiymiş.  “Kızılbaşlar şeyhinin inşa ettirdiği camiymiş, yanına medrese de yapıp İslam dinini yaygınlaştıracaklarmış” diye sevinçten dört köşe olanlar da varmış. Halk arasında çok değişik yönde söylentiler dolaşmış.

Evin yapıldığı yer Şalabay isimli adamın toprakları imiş. Şalabay, arsasına sığmayacak kadar hayvanı dolup taşanlardan değil, az mal sahibi zenginlerdenmiş. Ona rağmen izinsiz gelip ev yapan yabancı insanları görünce “arsam azaldı, toprağım küçüldü” diye söylenip durmuş. Canını en çok sıkan da milletin söyledikleri olmuş. Rusların yaptıkları evden söz edilir edilmez “Maşallah yeryüzüne sığmayan şu zenginin malının ve hayvanının haddi hesabı yokmuş demek ki. Bizdeki zengin olduklarını sananların mal varlıkları bir şey değilmiş bununkinin yanında” diye hayretler içinde kalanlara ne desin? Özellikle de fakir fukaralar: “Şunun yanında bizim Şalabayların varlığı bir misafire yetecek kadarmış ancak” diyerek bunu alaya almaya başlamışlar Rus zenginin malı kendilerine geçecekmiş gibi.                                                                                                                                                                                                                                 

Yapılmakta olan evler önde gelenlerle ihtiyarların hoşlarına gitmez. İzinsiz, uyarmadan kendi bildiklerince en verimli yerde ev inşa etmekte olan bu insanların küstahlıkları onurlarına dokunur. Özellikle ihtiyarlar ahşap evleri felaketin işareti sayarak nefret ederler. Evleri yapanların farklı dine mensup insanlar olduklarını öğrendiklerinde milletin korkusu iyice artar. Onların evlerini, ahır ve diğer yapılarını bitirdikten sonra kötü burunlu hayvanlarını getirmeleri durumunda yerlerini haram edeceklerini düşünerek endişelenirler. Yine de ilk yüksek ve çatılı tek ev yapılıp bittiğinde hayret edip imrenenler az olmamış. Ev, gerçekten de güzel ve gösterişliymiş. O bölgede o kadar yüksek evlerin henüz yapılmadığı dönemlermiş. Pek çok insan yeni evi görmeye özellikle gelip uzaktan seyretmiş. Daha sonra evlerin sayısı artmaya başlar. Evler çoğaldıkça yurt büyüklerinin huzuru kaçar.

“Şunlar tek bir zengine ait evler değil, bunların boyu, soyu sopu tamamen taşınacak gibi duruyor. Domuzları ortalıkta dolaşıp yerleri pisletmeden kovalım” diyen millet gürültüyü koparır.

“Gidelim, kendi memleketlerine taşınmalarını isteyelim” derler. Demişler demesine, ancak ne gidip “yurdumuzu terk edin” diyen, ne de ev inşa edenleri kovan olur.

“Allah’ın verdiği toprakları yeni komşudan kıskanmak da ne rezalet! Onları nasıl kovacağız” diye cömertlik sergileyenler de bulunur.

Yaradan’ın huzurunda günahkâr olmaktan korkan Kazak milleti, “yeni komşumuzu kovmamız nezaketsizlik ve kibirlik olacaktır” diye düşünerek çekinmiş olmalı.

Bir çare bulmak için düşünüp taşınan, ancak bir karara varamayan boy başkanları ile ihtiyarlar fetva istemek üzere Yereymen tarafında yaşayan Zülfikar Hoca’ya giderler.  Hoca, sırayla kitaplarını karıştırarak uzun bir süre bir şeyler arar. İçinden dualar ettiği dudaklarından okunur. Sonunda kitaplarından aradığı fetvayı mı bulmuş, ya da bir şey bulamadığı için kendi görüşünü mü iletmiş, oarası bilinmez, sonunda milletin gönlünü hoş edecek bir karar iletir.

“Gayri Müslim kimselerin helal rızkımıza el atmalarına izin vermemiz günahtır. Allah’ın bize verdiği topraklar, o topraklardaki her ağaç ve bitki, her çalı, otlanan ve koşan her hayvan helal kısmetimizdir. Atalarınızın ve sizin yaşadığınız topraklara dinsizlerin adım atması büyük bir günahtır. Bu felaketi önlemeyen bilhassa günah işlemiş olur... Onları kovmazsanız suyunuz kirlenecek, topraklarınız pislenecek. Kirli su ve pis topraktan bereket kaçar diyor Fetava-i Karı-ül-hidaye’de” der Hoca. “Domuzun girmesiyle pislenen suyu aşağıdaki halk içip imanı gidecek olursa bunun günahı yukarı taraftaki halkta olur. Dinsizlerle birlikte şeytan dolaşır. Şeytanın yaşayıp yavruladığı yerden bereket kaçar. İnşallah böyle bir şey olmaz, dikkatli olmakta yarar var. Münafık dinsizleri derhâl kovmamız sevap olacaktır” diye ekler ardından.

Hocanın fetvasını duyduktan sonra millet ahşap evde yaşayanlara karşı sevgi ve ilgilerini yitirmeye başlamasına rağmen Ruslara gidip taşınmalarını söylemeye cesaret edecek kimse bulunmaz. Ahşap evlere girip çıkan, sarı renk karışık kıyafet giyerek üzerlerinde kılıç taşıyan askerleri  görünce insanları yürekleri kararıp endişeleri artar iyice. “Koca bahçe ve ahırda askerlerin ne işi var. Bizim gönlümüzü almak için insan kılığına girmiş şeytandır bunlar” der kimileri. “Eyvah, böyle silahlanmış askere ne yapabiliriz? Kendi gücümüzü bilelim, yeter ki kendileri sataşıp bizi rahat etmesinler” diyerek kendisini kurtarmanın endişesine kapılanlar da olur.

Söz konusu ahşap evlerin Rus Çarı tarafından yapılan kale olduğunu öğrendiklerinde güneşli havada tepelerine dolu inmiş gibi bir duruma düşerler. Yüreklerini korku kaplayıp içleri hüzün ve dertle dolan insanlar gece gündüz Allah’a yalvarırlar.

“Çar taşınacak olursa tek aile gelmez. Onun da konu komşusu, eşi dostu, akrabası vardır. Onlar kalır mı ki? Soyu sopu hepten gelecek olursa toprağımdan olabilirim” diye azıcık varlığının gamını yiyen Şalabay ne yapacağını şaşırır.

“Kenesarı Han, kaleye saldırmak için ordu topluyormuş” haberi yayılmaya başladığında halk iki gruba ayrılır. Genelde her konuda ağız birliği eden, biribirini yüz ifadesinden anlayan Kazak milleti bu sefer bir ve beraber olamayıp yolları ikiye ayırarak iki farklı yolda devam ederler. Çar kalesinin yapılmasının iyiliğe işaret olmadığını anlayan kadılarla kahramanlar Han’ın kaleyi düşürme kararı aldığını duyduklarında çok sevinirler. Boy başkanları halkın içinden gizli asker toplarlar; kahramanlar ise gençlere savaş taktikleri öğretirler. Böylece kendilerince hemen hazırlığa başlarlar. Din sahibi hocalar, planlanan eylemin büyük sevap getireceğini söyleyip dua bağışlarlar, Han için dua ederler. Halkın çoğu düşünülenleri destekler. Han’ın askerlerin beslenmesi için hayvan toplayacağını duyan hesaplı zenginlerin konuşmaları farklı yönde olur. “Şu kâfire bulaşmaya ne gerek var? Bize bir zararı yok, kaç aydır sessiz, sakin duruyor kendi hâlinde. Bizde ortalığı genelde hanlar karıştırır. Rus dediğin dünkü az sayıdaki Juan-juanlar değil, büyük bir millettir, onları yenmek mümkün olur mu hiç? Git diyince kolayca gidecek olan buraya gelip ev yapar mı? Büyük bir savaşa dönüşecek olursa  Han’ın bir kaybı olmayacak, olan gencecik delikanlılarımıza olacak” gibi şeyler söylerler. Şalabay da bunlardan biri imiş. Yalnız kalınca “Daha yeni yeni sayısı artmaya başlayan azıcık hayvanımızı askerlere besin olarak verecek olursak Rus Çarı ayrıldıktan sonra ne içip ne yiyeceğiz? Varlığımızı yitirdikten sonra eyeri elinde kalmış bir fukara bu toprakları ne yapsın?” diye küplere biner.

Kenesarı Han’ın kaleye saldıracağı söylentisi doğru çıkar. Büyük bir ordu kaleye kuzey tarafından saldırır. Ahşap evleri at toynakları altına almak isteyen Kazak askerleri kalenin dibine kadar varır. Kaç aydır sessizce duran ahşap evlerin içinin felaketle dolu olduğunu halk o zaman öğrenir. Kazak askerlerinin önüne mermiler dolu gibi yağar. Birkaç askeri yaşamını yitiren Kenesarı ordusu, çaresizce geri çekilip dağılarak uzaktan kaleyi kuşatma altına alır. Kale içindeki Rus askerlerin ne yaptıklarını kestirmek zor olur. Kazaklar, tüfek mermisi ulaşabilecek yerden fazla uzaklaşmadan birer-ikişer olup orada burada dururlar. Kale tarafından atılmaya devam eden Rus mermisi Kazaklara ulaşmaz.

Kenesarı’nın ne düşündüğünü kimse bilemez. Kaledekilere nefes aldırmadan tekrar tekrar saldırıya geçerler. Meydana çıkıp savaşmadan kaleden mermiler yağmaya başladıkça geri çekilirler. Mermi yiyen birer-ikişer askeri sıradaki asker at üzerinden çekip yanında götürür. Kenesarı askerleri çok da cesur ve hazırlıklıymışlar. Hepsi de canlarını kurban etmeye hazırlarmış. İki taraf da yenilmeden çekişmeye devam eder. Öğleye doğru kaledekiler top patlattığında hayatlarında öyle dehşet bir şey görmemiş Kazaklar gerçekten de çok korkarlar. Ecel saçan Azrail’den sağ kurtulamayacaklarını düşünüp korkuya kapılanlar kaçmak da ister. Kenesarı, her zaman olduğu gibi korku saçan yüzüyle askerlerine cesaret vermekten yorulmaz. “Top, çok güçlü bir ateşli silah olmasına rağmen çok kullanışlı değildir. Silah bakımından daha güçlü oldukları için düşmandan kaçacak olursak atalarımızın ruhu nezdinde rezil olacağız. Düşmanla sayısına göre savaşmazlar. Toprak bizim, ülke bizimdir. Buna inanmamız gerekir. Savaşta gücü yenen silah değil, sivri zeka ve kesin güvendir” der Han. Kaledeki askerler, Kazakların  tamamen çekildiklerini, bir daha dönmeyeceklerini düşünürler. Fakat öyle olmaz. Tam da öğle yemeği için oturduklarında Kazaklar kaleye yaklaşıp yaydan ok atarak bekçilik yapan birkaç Rus askerini yerlere yıkar ve büyük bir hızla geri çekilirler. Kaledekilere topu kullanma fırsatı bırakmazlar. Oradan buradan şaşkınca atılan tüfek mermisi Kazaklara ulaşmaz, havada asılı kalıp yere düşer. Kazak nişancıların yayları kaleden kafasını çıkaranın canına okur. Rus askerleri çok zarara uğrar. Rusların hiç düşünmedikleri korkunç bir şey olur bu. Tam teşekküllü Çar askerleri eline yay tutmuş “barbarların” karşısında güçsüz bir duruma düşer! Böyle rezil bir durum olur mu? Kazakların kökünü kurutmak amacıyla arka arkaya top patlatarak kale etrafını darmadağın ederler. İşim Nehri sahilindeki sarı toprak toza dönüşüp yukarı kalkarak görmeyi engeller. Sadece durmadan patlatılan top, kulakları sağır edip ejderha gibi ateş saçar. Böylece dünyanın huzuru iyice kaçar.

Güneş doğar doğmaz başlayan savaş öğleden sonraya kadar bitmek bilmez. Her iki taraf da zarara uğrar, ancak yıkıp yıpratan zafer elde eden olmaz. Akşama doğru Kazaklar savaş alanından çekilip giderler. Silahların sustuğu, askerlerin dinlenmeye çekildiği anlarmış. Kalenin korunmasını takviye edip geriye kalan askerler tam da yemeğe geçtikleri sırada ahşap evlerin birinden “yangın” diye bağıran sesler duyulur. Korkunç anlar işte o zaman başlar. Yangının nasıl çıktığını kimse fark etmez, ahşap ev alev alev yanmaya başladığında farkına varırlar ancak. Hızla yanan kerestelerden uçuşan kıvılcımlar yanındaki evlere sıçrayarak kızıl renkli ateş topu bir evden diğer eve zıplar. Böylece kızgın kızıl ateş küplere binip her yeri sarıp sarmalar. Hemen yanı başlarındaki İşim Nehri’nden su getirip yangını söndürmek isteyen Rus askerleri, karşı yakadaki çeşitli ağaçlı sık orman arasından atılan yay oku yağmuruna tutularak nehre yaklaşmakta zorlanırlar. Kandırıldıklarını, kuşatma altına alındıklarını ancak o zaman anlarlar Çar askerleri.  Güneş battığı sıralarda kaledeki askerlerin öleni artık ölmüş olup ölmeyenlerin çoğu Kazaklar tarafından ele geçirilerek alanda kafaları kesilir. Kaçarak kurtulanların sayısı çok azmış. Ortalık insanların bakamayacakları kadar kanlı ve çetin savaş meydanına dönüşmüş.

Bizim ülkemizde söylentilerin tutulma şansı daima yüksek olmuştur. Kenesarı zamanında da öyle olmuş olmalıdır. Halk, Han’ın kahramanlığını kendi hayallerine göre değiştirip efsaneye dönüştürüverir. Kaledeki yangının neden çıktığını gören, bilen olmaz. Koyu duman hızla göğe yükseldiğinde Kazak askerleri “Abılay! Abılay!” diye hücum ederek kaleye girer. Bir taraftan yangın, diğer taraftan Kazaklar... Rus askerleri sersemleşip neye uğradıklarını şaşırırlar. Çoğunun yaşamlarını yangından kaybettiği söylenir.

İyi taktik ve zengin yönteme sahip haşmetli Kenesarı da akşama kadar boş durmaz. Milletin bir kısmı, ahşap evlerin Kazak askerlerinin keçisakalı yağı ile yağlanmış oka ateş yakarak atmaları sonucunda yandığını söyler.

“Zat-ı Alileri kutsal bir adam değil mi, Ruslar korkularından ne yapacaklarını bilemeyip kalelerini kendileri yangına vermişler” der birileri.

“Kene Han’ın Salimkerey adlı ünlü dalgıç kahramanı İşim’in yukarı tarafından nehre atlayıp suyun altından belli etmeden geçerek ahşap evlerin arka tarafından ateş atmış” diyerek Salimkerey’in ruhunu yüceltenler de ayrı bir grubu oluşturur.

Kenesarı askerlerinin arasında değişik hüner sahibi insanların, ün salmış hocaların bulunduğu doğruymuş. Kaleye saldıran ordunun içinde Rıshali Hoca da varmış. “Ben, efsun duası okudum, ahşap evleri üfleyerek yangına verdim” gibi bir açıklamayı Hoca’nın bizzat kendisi yapar.                                                                                                                                                                                                                                                                                                  

Kenesarı’nın tecrübeli bahşısı İtköz ise: “Cinlerimi gönderip ahşap evleri yakan bendim” der. Cinlerini gönderdiğini söylemesi neyse de, bulutun üzerinde uçarak gittiğini kendi gözleriyle gördüğünü söyleyip İtköz’ün itibarını arttırmak isteyenler de bulunur. Hoca’nın efsun duası okuduğunu görenler de allandıra ballandıra Hoca’nın büyüsü konusunu yayarlar etrafa.

Karaötkel Geçidi’nin sağ yakasında oturanları genelde aydınlatan Tomar ihtiyarmış.  Evleri dolaşıp geçimini sağlayan, evsiz barksız bir adammış Tomar ihtiyar. Tomar, gittiği evlerde büyük saygı ile karşılanır, evde ne varsa önüne getirilerek memnun edilirmiş. Halk arasında dolaşan bir zavallı diye acıdıklarından değil, çok laf yapan ve yakışıksız konuşan ağzının kahrından korktuklarından yaparlarmış. Tomar ihtiyar, kış yaz başından kuzu börkünü çıkarmayan, çirkin yüzlü bir adammış. Sol gözünün beyaz kısmında buğday kadar siyah lekesi varmış. Yüzünün bir tarafı siyah siğil içindeymiş. Konuşurken sürekli dilini çıkarıp dururmuş. Üçgen biçimini alan gözlerinin kenarı kırmızı ve her an çıkıverecekmiş gibi korkunçmuş. Yüzü de çok soğukmuş. Milleti ürküten açık saçık dili imiş. En ufak şeye kırılıp istediği gibi olmayınca lanet yağdıran bir yapısı, alışkanlığı varmış. “İnşallah başın belaya girsin, kötülükten göz açmayasınız, inşallah çocuklarınız böyle olur, soyunun şöyle olur...” gibi şeyler söylermiş hep. Millet, Tomar’ın insanların söylemeye ağzı varmayan korkunç sözlerinden çekinirmiş. Söylediklerine göre onun dedikleri aynen olurmuş. Yalan veya gerçek olduğu bir tek kendine malum olan Tomar, cin ve şeytanların bulunduğu mekânı kendi gözleriyle gördüğünü, onlarla konuştuğunu söylermiş. Nereden ne tür felaket gördüğünü anlattığında insanların yüreklerini ağızlarına getirirmiş. “Falanca yerde cinlerin yuvası, filanca yerde şeytan var” diye rahatça konuşur dururmuş.

Kenesarı Han’ın kalabalık ordusunun kaleyi parçaladığı gün, İşim Nehri kenarında oturan Şalabay’ın evine Tomar ihtiyar gelir. Tüyleri ürperten bu hikâye işte o gün başlar. Tomar’ın korkunç olaylar anlatmasına iyice alışan insanlar doğrudan kendileriyle ilgili olmadığı sürece onun söylediklerine pek önem vermezlermiş, ne gördüğünü sormazlarmış. Anlamlı anlamsız konuşup dururmuş kendi kendine. O konuşmaya başladığında büyükler: “Şu Allah’ın belası inşallah kötülük çağırmaz” diye dua ederlermiş. “İnşallah anlattıklarını başkası değil, kendisi yaşar. Nereden görüyor olmadık şeyleri ya” diye düşünseler de düşüncelerini açık söyleyemeyip “Tomar amca yemekten buyurun”, “Tomar amca bu sene kaç yaşınızı dolduruyorsunuz?” gibi şeyler söyleyerek konuyu farklı yöne çekmeye çalışırlarmış. Tomar, Şalabay’ın evine akşam karanlığı inince gelir. Yaz mevsimi olmasına rağmen üzerine kuzu derisinden kısa kürk, başına tilki şapka giyen ihtiyar kıtlıktan çıkmış gibi görünüyormuş. Kapıdan girer girmez: “Maşallah! Beyim neler gördünüz, neler öğrendiniz” diye sorar sesini yükselterek. Ondan sonra Şalabay’ın cevabını beklemeden “Kıskandığın topraklar kendine mi kaldı?” diye kıs kıs güldükten sonra “Dünya alt üst olmak üzere Beyim. Şu çıkası gözlerim gördü işte, gördü. Kazak halkı talih kuşunu uçurdu. Akan kan yanan alevle karıştığında siyah alevin Hızır’ın yoluna yöneldiğini gördüm. Niye saklayayım, kıyamet günü yaklaşıyor. Kenesarı, şeytanın sarayını yıktığını söylüyor, böyle yıkmasının ne anlamı kaldı... Hiç bir yararı yok” der başını sallayarak ve “Kenesarı’nın yaptığı büyük bir kahramanlıktır şüphesiz, ancak ne yazık ki şeytanı taşıma duasını okutmamış” diye ekler.

“Beyim, senin evinin güney tarafındaki tek kayın ağacının dibine bir grup şeytanın intikal ettiğini az önce gördüm, yanan ahşap evlerden taşınan albastılar. Oralara karanlık ve kimsesizken gitmeyin sakın” diye uyarır. Tomar, ondan sonra da mırıldanarak bir şeyler söylemeye devam eder, ancak söylediklerinin çoğu anlaşılmaz. Belki de  Şalabay köyü sakinleri duymak istemezler.

Şalabay’ın tam anladığı bir şey de Tomar’ın “Kenesarı’ya zararı mı dokunur acaba?” dedikleri olur. “Canlı insana ateşle işkence etmek İslam dininde yoktur. Dinimize aykırıdır” diye ekler Tomar ihtiyar. “Şu Kenesarı Han da Allah’tan korkmazmış. Sonu iyi olmayacak. Yolda gelirken başsız bir kurt gördüm. Bayağı vahşi kurttu. Uzaklarda, çok uzaklarda bir dağın eteğinde uluyordu. Başsız bir kurdun uluduğunu ilk defa görüyorum. Küçücük canım çıkacak gibi olup tüylerim diken diken oldu. Sesini tanıdım. Çok kötü bir şey, hiç sormayın. Ben de söylemeyeyim. Tanıdım, sesi çok acıklıydı. Kenesarı Han’ın başı ve bedeni iki yanda kalacak” dedikten sonra susar ancak.

Şalabay bu sözleri unutmuş bile. Topraklarının bir kenarına yerleşip ev yapanlar parçalanarak toprağı genişleyince unutmasın da ne yapsın? Daha sonraları yine evsiz barksızlardan biri Şalabay’ın barınaklarının yanında şeytan gördüğünü söylediğinde inanan da olur, inanmayan da. Zaman geçtikçe o civarda şeytan gördüğünü söyleyenlerin sayısı artar. Sonunda tek başına duran o kayın ağacı dibinin nasıl da korku saçıp insanların içini titreten cin ve şeytan mekânı adını aldığını fark etmezler bile. Tomar ihtiyarin söylediklerinin aynen geldiğini söylerler insanlar. İkindi ile akşam vakti arasında o kayın ağacının dibinden kırmızı ve yeşil renkli kıyafetler giymiş kız ve kadınlar belirip birbirinin elini tuttuğu gibi eğlenmeye çıkarlarmış. Kayın ağacına ufuklardan kırmızımsı sis tabakası indiği sıralarda oralardan geçen insanlar, gözleri üçgen biçimli, üstleri başları dağınık insanları görmeye başlarlar.  Cin midir, peri midir yoksa şeytan mıdır bilemezler. Ne oldukları belli olmayan insanlar dolaşmaya başlarlar. Çoğu zaman tek giden insana gözükürlermiş. Ancak şeytan mekânındaki bir grup şeytanı, onları gören de, görmeyen de anlatırmış. Alken ihtiyar, Zareçnıy Semti’inin kenar kısmında lanetli şeytan mekânının hâlâ bulunduğunu, oralarda çok sık araba kazasının meydana geldiğini söyler. Öteş, şeytan hakkında anlatılanları Alken dedesi gibi çok etkili anlatamasa da ana hatlarıyla kısaca iletti arkadaşı Amiren’e. Ona göre bu, saklı tutulmaması gereken bir konudur. İnsanların bilmesi gerekmektedir. Alken dedesi de aynı şekilde düşünüyor.

- Alken deden bizzat kendisi mi görmüş yani?

- Bir tek o değil, pek çok insan görmüş.

Amiren, başını sallayıp  “Böyle bir yalana nasıl inanırsın? Eskiden herkese görünen şeytan bugunlerde nerededir? Neden kimseye gözükmez?” dedi.

“Eski insanların kalpleri iman ile doluydu, çok da temiz idiler. Dedesi de,  Alken ihtiyar da aynısını söyler. Öteş buna şüphesiz inanır. Şeytan, iyi niyetli ve temiz kalpli insanları kandırıp saptırmaz mı? Onların iyi insanlara gözükmelerinin nedeni bu olmalı.  Şimdiki insanların doğru yoldan saptığının, zamanımızın fesatlarla dolu olduğu bir zaman olduğunun belirtilmesi doğru olmalı. Amiren’e baktığında belirtilenlerin doğru olduğuna daha da inanmış gibi oldu... “Bugünlerde kalbi temiz insan kaldı mı hiç?” diye düşündü. İnsanlar ne kendilerine, ne de başkalarına inanıyorlar. Eskiden dine inanmayan insandan herkes korkardı, nefret ederdi, şimdilerde ise dine inanan insandan korkar oldular. İnançsız, ruhen bozulmuş, kendisinden daha beter azgınları kandırıp da ne yapsın şeytan? Zaten azmış millete gözüküp kötü olacağına gözükmemesi daha iyi değil mi onun için? Şeytan, hesaptan yanılır mı hiç?”

Alken ihtiyarın söylediğine göre dibine şeytan barınan söz konusu ağaç, bu bölgedeki en büyük ağaçmış. XX. yüzyılının başlarında yıkılmış. Çok yakın zamanlara kadar çürük kalıntısı bulunmuş. Daha sonra da yerini toz ve dumana bırakmış.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 151. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 151. Sayı