HaftanınÇok Okunanları
AYSUN DEMİREZ GÜNERİ 1
KEMAL BOZOK 2
Nergis Biray, Sema Eynel 3
HİDAYET ORUÇOV 4
İSMAİL BOZKURT 5
Ece Türköz Oğuz 6
SEYFETTİN ALTAYLI 7
Almanya’da okulların yaz tatiline girdiği sıcak Ağustos ayının ortalarındaydık.
Annem iki küçük kardeşimle birlikte hasta anneannemi görmeye Türkiye‘ye gitmişti. Babam çalışıyordu. Günlük işlerimizi bitirmiş evimizin önünde diğer dört kardeşimle vakit geçiriyorduk.
Bir araba geldi, sokak kenarına park etti. İçinden, daha önce görmediğim orta yaşlarda bir kadınla bir erkek inerek yanımıza geldiler. Karı koca olmalıydılar.
“Sen Tomris’sin, değil mi?“ dedi kadın bana.
“Evet.“ dedim.
“Annen evde mi?“
“Hayır, annem Türkiye’de.”
“Baban?”
“Babam işe gitti, çalışıyor.“
“Olsun, o zaman önce seninle konuşalım. Sen bizi tanımazsın ama biz anneni ve babanı iyi tanırız. Seni de öyle. Yakın bir aile dostumuzun kardeşi turist olarak buraya geldi, evlenip kalmak için temiz bir aile kızı arıyor. Aklımıza sen geldin kızım. Ne dersin?“
“Ben meslek okuluna devam ediyorum. O yüzden evlenmeyi düşünmüyorum.“
“İstersen babanla bir konuş müsaade ederse sizi tanıştıralım. Oğlumuzun ailesi İstanbullu, aydın ve modern bir ailedir. Okuluna devam edersin sana engel olmazlar, hatta yardımcı bile olurlar. Belki senin de aklına yatar ve genci beğenirsin. Annen Türkiye’den dönünce de ailenle tanışıp konuşurlar.”
Hiç de itici görünmeyen karı koca vedalaşıp gittiler.
Doğrusu şaşkındım. Bir yandan da gururum okşanmıştı. Temiz bir aile kızı ararken akıllarına ben gelmiştim. Bu güzeldi. Evet öyleydim ben. Aileme ve milli değerlerime bağlıydım. Annemi ve babamı gururlandırarak, başlarını öne eğdirmeden yaşamayı, ev yurt kurmayı istiyordum.
Ne var ki Almanya’da yetişen Türk ve Müslüman genç kızlar için ahlak değerlerimize sadık kalmak o kadar da kolay değildi. Okul ve iş hayatında başarılı olabilmek için mutlaka Alman toplumuna uyum gerekiyordu. Her iki toplum da kendine uyum sağlamayanı dışlıyordu. İki kültür arasında dengeli ve aklımda diyerek yaşamak kaderimizdi.
Okulda, mahallede arkadaşlık yaptığımız Alman kızlarının bizlere göre çok farklı hayatları vardı. Ev işleri yapmak, kardeşlerine bakmak gibi görevleri yoktu.
Okul eğitimi, Spor ve Müzik faaliyetleri dışında istedikleri gibi gezmekte serbesttiler. Kıyafetlerine kimse karışmazdı. Düzenli haftalık harçlıkları vardı.
Evlilik öncesi farklı erkeklerle arkadaşlık yapmaları, nikahsız birliktelik yaşamaları, aileleri tarafından doğal karşılanıyordu.
Bizim için bu tarz davranışlar asla kabul edilemezdi. Kardeş kadar yakın olduğum biri Türk, diğeri Sicilyalı olan iki arkadaşımla bu yüzden yollarımız ayrılmıştı. Ben beyaz gelinlik içinde evlenme hayalleri kurarken, onlar masumiyetlerini çoktan kaybetmişlerdi. İzmirli olan Ayla‘nın babası yoktu. Annesi; açık sarıya boyanmış saçları, dekolte kıyafetleri ve erkeklere karşı olan rahat tavırları ile hakkında çok da iyi konuşulmayan, sert mizaçlı bir kadındı.
Okulda başarısız olan Ayla meslek eğitimine başlamamış, Yugoslav bir gençle nikahsız, hem de annesinin evinde dost hayatı yaşıyordu. Bunu duyan ve çok kızan babam bir gün “Kızıma kötü örnek oluyorsun, bir daha bu eve gelirsen bacaklarını kırarım!“ diye bağırarak Ayla’yı evimizden kovmuştu.
Sicilyalı arkadaşımın ailesi de benimki gibi sert ahlak kurallarına sahipti.
Fakat evlenmek istediği sevgilisi tarafından terk edilip kalbi kırıldıktan sonra, zaaflarına yenilmiş, gizlice bir arkadaşının kocası ile birlikte olup ailesinin katı değerlerine ihanet etmişti. Ben, çok sevdiğim meslek eğitimime odaklanmış, onlarla ilişkimi tamamen kesmiştim.
Bu konuda annemi ve babamı üzmemeye kararlıydım ama ben de gençtim, etrafımda sevdiği ile el ele tutuşarak gezen okul ve iş arkadaşlarıma gıpta ediyordum. Benim de duygularım vardı. Ama bu tarz duygular, gece arkadaşlarla diskoteklere dans etmeye gitmek gibi hevesler bana yasaktı.
Ailelerinin başı boş bıraktığı bazı Türk kızları kaçamaklar yapıp bu yasakları deliyorlardı ama ben ailemin adına leke sürmemek için böyle eğlencelerden uzak duruyordum. Belki de bu genç adam, bana ailemi üzmeden alnımın akı ile evlenerek daha serbest ve mutlu bir yuva kurmam için Tanrı tarafından sunulan bir fırsattı.
Babam işten gelince heyecan ve korkuyla konuyu ona açtım. Babam bana karşı annemden daha yumuşaktı. Halden anlar, annemin yasakladıklarına o müsaade ederdi. Babam, tiyatro, sinema ve doğa tutkunu, evlatlarının sevdalısı, müthiş romantik ve karısına aşık bir adamdı.
Lokanta işletmeciliğinde iflas ettikten sonra bir inşaat şirketinde çalışmak üzere Almanya’ya gelmiş, hiç mutlu olamamıştı. Dini inançları, örf ve adetleri ile bağdaşmayan hayat anlayışının hakim olduğu bir ülkede yaşamaya mecbur kaldığından ruh sağlığı bozulmuştu. Duygularını açığa vurmayan, kaya gibi sert ve umutsuz bir adam olup çıkmıştı.
Ben onun göğsünde taşıdığı pırlanta kalbi ile daha Almanya’ya gelmeden önce Türkiye’deyken tanışmıştım.
Yalan söylemediğim sürece babamla her şeyi açık açık konuşabileceğimi biliyordum.
“Evleneceğin kişiyi kendin seçeceksin, çünkü senin hayat arkadaşın olacak benim değil!“ demişti bir gün bana.
Yine şaşırtmadı babacığım beni “Madem ki istiyorsun sana güveniyorum kızım!
Benden müsaade, gezip dolaşın birbirinizi tanıyın. Şayet bu genç senin için doğru insansa evlenip yuvanı kurarsın yavrum.” dediğinde dünyalar benim olmuştu.
Kim bilir belki Tanrım bana ve aileme hepimizi mutlu edecek bir hediye hazırlamıştı…
(Avrasya Akademi Online Kuray Hikâye Atölyesi, Mart 2020)