HaftanınÇok Okunanları
ELMİRA ACIKANOAVA 1
HİDAYET ORUÇOV 2
Coşkun Haliloğlu 3
Coşkun Haliloğlu 4
MARİYA LEONTİÇ 5
Kardeş Kalemler 6
Ahmet Kartal 7
1973 yılının yazı çok sıcak geçerek, sadece ekin ve otlar değil aynı zamanda Temmuz ayından itibaren ağaçlar ve orman da kızılımsı sarı renge büründü. Ülke üstüne açlık korkusu çöküp günlerin tadı kalmadı. Hayvanlar da yaylada ot arayarak, gittikçe zayıflamaya başladılar. Kuraklık ve açlık belasından kurtulmak artık mümkün değil gibiydi. Kurtarırsa ancak bir mucize kurtarabilir. O da olsa yağmur, ancak haftalar boyunca yağan sağanak yağmur...
Kurumuş çeşme ve nehir vadilerinin kuma dönüştüğü böyle günlerden biriydi. “Ak Nineler dağ yamacına toplanıp Kur’an okuyacaklar” diye söylenen haberi duyan Düsim köyü sessiz kaldı. Zamanında Evliyalar Mezarlığı ve Evliyalar Çeşmesi ile ün salmış dağdaymış onlar!
Biz, erkek çocuklar, dağ eteğine doğru koştuk. Mucizeyi kendi gözümüz ile göresimiz geliyordu. Okulda “Allah yok!” diyerek öğretseler de evde sofranın yanında “Allah u Ekber!” deyip, âmin diyerek büyüdüğümüz için, Allah u Teâla’nın kudretine inanıyorduk biz.
Dağın sırtında Ak Nineler: Sekine, Nurlıhoda, İklime, Mevlide ve beyazlara bürünmüş daha on-on beş abıstay.[1] Namazlıklarını serip, zikir çekerek Kur’an okuyorlardı.
Biz dağ eteğinin ötesine geçmedik. Sessizce izledik ve yeniden kendi sokaklarımıza dağılıp yağmuru beklemeye başladık. Ak Nineler duası yağmur yağdıracak!
Ancak gökte bir beyaz bulut parçası bile görünmüyordu.
Ak Nineler, şu dağın başında günlerce oruç tutarak kıble tarafına doğru namaz kılmaya devam ettiler. Bir gün, iki gün, üç gün geçti. Yağmur yağmadı. Bizim köy çocuklarının gönlü ikiye ayrıldı. Bir yarısı dinsizliğe çağıran dinsiz, ikincisi hâlâ temiz, saf ve imanlıydı. Mucizeye çok çok inanmak istiyorduk.
Artık dördüncü gündü. Biz avluya giriş kapısının yanına dizilen tomrukların üzerinde oturuyoruz. Buradan dua eden Ak Nineler iyi gözüküyor. Fakat gökte ise hâlâ tek parça bulut yok.
Dinsizliği ile tanınan gerçek komünist, kısa boylu, başını sıfıra vurduran tüm hayatı boyunca koltuğunun altında kırmızı dosya ile gezen Gıylmetdin amca yanımıza yaklaşıp oturdu ve:
“Boş iş, duyar, bekle... Sadece namaz kılarak, oruç tutarak yağmur beklemek olsa önceden böyle yaparlardı. Arap çölü çoktan gül bahçesi olurdu” diyerek, yerli yersiz konuşup durdu.
Biz sesimizi çıkarmadık. Ancak biraz sonra ben ağzımı açıp:
“Gıylmetdin amca, şöyle...” diyerek söze başlamıştım. Yanımda oturan abim, beni öyle bir dürttü ki taş kesildim, dilim tutuldu.
“Bu çocuğa Allah çarptı!” diye mi düşündü yoksa kendi söylediklerinden kendi mi korktu? Gıylmetdin amca hemen yerinden kalktı, bize bir baktı da aceleyle kendi mahallesine doğru gitti.
Biz ise hâlâ mucizeyi beklemekteydik. Gökyüzünde bulut parçası bile görünmüyordu. Fakat ümit dolu canları, Gıylmetdin amcanın vesvesesi de epeyce çalkalandırmış ve ortalığı karıştırmıştı. Yüreğimiz bulandı. Böyle uyuşuk bir şekilde otururken aniden bir rüzgâr sanki cin düğününe gidiyormuş gibi aceleyle esti geçti. O, kâğıt ve çöpleri kendi içine alıp yükseklere kaldırıyor, tozuna katıyor; kâh yılan gibi incelip tamamen yukarıya doğru kıvrılıyor, kâh aşağıya inip çok genişleyerek, yeryüzünü toz duman ediyor.
Bundan önce duymuşluğumuz vardı. Eğer bunun gibi cin düğününe denk gelirsen güya seni yerden yukarıya kaldırıyor da çok uzaklara götürerek, öldürüp de bırakıyormuş...
Biz tomruklara yapıştık. Cin toyu bizim yanımıza yakın da gelmedi, yukarı mahalleye doğru yürüdü. Fakat o kendi ardından yağmur kokusu, nemli ve ferah bir hava bırakmıştı. Bizim nefeslerimiz ferahlayıp gitti, yüzümüze tebessüm geldi.
Ama o gün de yağmur yağmadı. Ak Nineler’in dört gündür hâlâ dağ sırtında oruç tutup dua etmelerinden dolayı gönüllerimiz sızlıyordu. Dilekleri kabul olmaz mı acaba? Yalvarmalarına gökler kulak asmaz mı acaba?
Yukarı mahalleden Afzalıy amca buraya doğru geliyordu. Başındaki keçe şapkasını çıkarıp, cebinden beyaz bez alıp alnını sile sile bize yaklaşıp yanımıza çöktü.
“Nasılsınız, oğlanlar?” dedi, o, içindekini dile getirip “Radyodan hiç de yağmur yağar, diye söylemediler. Ekinler yanıyor, tarlalar kararmaya başlamış diyorlar. Böyle giderse sonu kötü olur” diyerek, başını kaldırmadan konuştu da oturduğu yerinden kalkıp yoluna devam etti. Yıkana yıkana tamamen solmuş ceket, pantolonun paçalarını sıkıştırıp içine koyduğu çorapları, yumuşak ayakkabıları, keçe şapkası ve de alelacele adımları ona çok yakışıyordu. Sanki yüz yaşındaki çınar gibi amca o.
Bugün sürü nedense daha erken döndü. Sığırı ahıra hemen koyup içeri aldım da çit aralarından erikmen[2] toplayıp geldim. Anneciğim:
“Karasinek yiyip bitirmiş ineğimi” diye sığırımızı yumuşak sesi ile okşaya okşaya sağdı. “Ey biçarem! Sütün gittikçe azalıyor, yaylada da yiyecek bir şey yoktur artık!” dedi.
Ben anladım ve dağa erikmen toplamaya gittim. Yiyesin işte!
Çuvalı doldurup döndüğünde, artık akşam olmuştu.
“Çok verme, hastalanır.” diyerek söylendi babacığım. “Un yalatsaydın ona!”
Sadece hayvanlar için değil, kendimiz için de un bitmek üzereydi. Dolayısıyla böylece hayvanımız bu ikramdan mahrum kalacaktı. Ben bunu anlıyordum. Ona biraz erikmen verdim de eve girdim. Uyku vakti yaklaşıyor.
“Bugün de yağmur yağmaz mı acaba?” dedim çay içerken.
”Ara sıra yağmur rüzgârı esiyor, yağmaz mı? Gece yağacak gibi.” dedi babacığım, sözümü dikkate alarak.
“İyi olurdu. Kuraklık da uzun sürdü.” dedi annem, babamın söylediklerine katılarak.
Mucizeyi çok görmek istiyorum. Çaydan sonra dışarıya çıkıp kapı önüne merdivenli eşiğe oturdum. Yağmur rüzgârı esiverdi. Uzakta gürüldeyen ses işitildi ve dünya sessiz kaldı. Benim yüreğime korku girdi. Ne diye tek başıma böyle cesur bir şekilde oturuyorum ki?! Abim artık çoktan uyumuştu.
Eve girip kendimi yorgan altına attım. Sıcak çok sıcaktı. Mışıl mışıl uykuya dalmışım.
Sabah uyandığımda güneş epeyce yükselmişti. Abim evde yoktu. “Bugün de yağmur yağmamış zaten!” diye düşündüm. Yüzümü yıkamak için avluya çıktım...
Çıktım ve şaşırıp kaldım. Bardak boşanırcasına yağan yağmur, su birikintilerinde halkalar oluşturarak tüm dünyayı suya batırıp gitmişti. Sanki yeryüzü tamamen değişmişti. Hava saf ve temizdi, kuşlar sevinçten cıvıldıyor, ağaçlar ve çalılar da yaşam umuduyla yeniden canlanmışlar. Dün sarı olarak görünen orman da bugün yemyeşildi.
“Evet, mucize!”
Ormana tek başıma yalınayak koştum. Tomruklar üstüne basarak, Evliyalar Dağı’nı gözledim. Orada hiç kimse yoktu. Ak Nineler’in duası kabul oldu elbette!
Birkaç gün arka arkaya böyle güzel yağmur yağdı. Hatta parça parça bulutlar bile yağmur serpiştiriyorlardı.
Ekinler de kuraklıktan epey zarar görmüştü. Buna rağmen onlara da yağmurun faydası dokundu, tamamen yanmaktan kurtuldular. Hele hele patates için harika oldu. Güzel bir şekilde yetişti. Hayvanlar da sürüden tok dönmeye başladılar.
Duanın ne zaman boşa gittiği görüldü ki? Ak Nineler’in göstermiş olduğu mucizeden sonra bizim çocukların da imanları sağlamlaştı. Bu hayatta bize güven verecek direğin olduğunu gördük. Onu ebediyen kaybetmeseydik...
Bu olaydan sonra epey zaman geçti, dünyada büyük büyük değişimler oldu. Ak Nineler’in çoğu artık ahirete göçtüler. Ama onların verdiği ders, hâlâ da gönlümde gizli benim. Onlara çok minnettarım! Eğer o Ak Nineler’in Hüda’ya yakarışı ile mucize gerçekleşmemiş olsaydı durum vahim, çok vahim olacaktı.[3]
1993.
[1]Аbıstay: 1. Din okullarından ders veren kadın hoca. 2. Hanımefendi.
[2] Erikmen: Geniş yapraklı bir cins dikenli ot, dulavrat otu.
[3] YAHİN, Ferit (2014), Saylanma Eserler Proza, Birinci Tom, Kazan: Söz Neşriyatı, s.3-5.