Akkum’dan Çıkan Keman Sesi


 15 Mart 2026


2018 yılında İstanbul’da Kazaklardan çıkan ilk profesyonel kemancı Âlim Almat aksakal 101 yaşında vefat etti. Kaderi türlü sınavlarla dolu bu efsanevi insanın ebedî toprağı Türk yurdundan nasip oldu. Zamanında Moskova, Viyana ve Paris’teki sanat kurumlarında eğitim almış, bir dönem Mustafa Şokay’ın “oğlu” olarak anılan bu muhalifin hayatı, adeta Kazakların bir asırlık tarihini kendi içinde toplamış gibiydi.

Asilden asil doğar

Kazakların ilk kemancısı Âlim Almat nasıl bir ailede dünyaya geldi? Bu soruya kısaca cevap verelim. Dedesi, çarlık döneminde yaşamış Almat Tobabergenulı (1804–1895), serdar unvanını almış ve bey (bi) olmuştu (Äyteke Bi İlçesi Ansiklopedisi, s. 88; Aktöbe Ansiklopedisi, s. 265). Zekâsı ve girişkenliği sayesinde çağdaşları arasında genç yaşından itibaren büyük saygınlık kazanmıştı. Gençliğinde Rusya ile Buhara, Hive ve Hokand hanlıkları arasındaki ticaret kervanlarına katılarak Rusça öğrenmişti. Ayrıca söz konusu devletlere Rus temsilciliği adına yürütülen diplomatik misyonlara katılmıştı. 1830–1846 yılları arasında Hokand, Hive ve Buhara hanlıklarında birkaç kez bulunmuştur. Elbette böylesine önemli, tehlikeli ve cesaret gerektiren yolculuklara; ülke ve bölgeyi iyi bilen, dil bilen ve insanlarla ilişkileri yürütebilen kişilerin seçildiği bilinir. Bu seferlerden biri de P. Demezon’un başkanlık ettiği ekspedisyondur. Ekspedisyon 1833 yılının Kasım ayında Orsk’tan Buhara’ya doğru yola çıkmıştır.

P.Demezon 21 Kasım 1833 tarihli günlüğüne şöyle yazmıştır:

“…kervanımızın rehberi, Çumekey boyundan Kırgız (Kazak) Almat, bu rüzgârın beraberinde kar da getirmesinden endişe ediyordu; o takdirde ilerleyişimiz birçok gün durabilirdi. Bu yüzden mutlaka zamanında ve tüm gücümüzle Çilkar kıyılarına ulaşmak istiyorduk; orada yakacak odun bulabilirdik.”

Ayrıca Almat Tobabergenulı’nın, çar yetkilileri ile Kenesarı Han arasında yürütülen görüşmelere de katıldığına dair bilgiler vardır.

Bu konuda, “Egemen Kazakistan” gazetesinin 30 Mayıs 2001 tarihli sayısında Jezkazganlı gazeteci Kuanış Ahmetov yazmıştır. “Künimjan Hanım’ın Tutsak Günleri” adlı makalesinde, Kenesarı Han’ın sevgili eşi Künimjan’ın Ruslara esir düşmesini anlatır. Hanımı Kenesarı’ya geri götürme görevi poruçik Gern’e verilmiştir. Gern’in notlarında şu satırlar yer alır:
“Orsk kalesine geri dönmemden bir gün önce, Kenesarı yanımda bulunan saygın Kırgız’ı, kervanbaşı Almat’ı görmek istedi; onunla birkaç saat konuştu ve Yüksek Zatınıza ve bana hitaben yazılmış mektuplarla birlikte onu gönderdi…”

Genel olarak Rus yetkililerin yazılarında Almat Tobabergenulı hakkında görüşlere rastlanır. Örneğin Korgeneral F. Blaremberg: “A. Tobabergenov olağanüstü bir insandır, üstün bir soğukkanlılığa ve geniş bir zekâya sahiptir…” diye yazarken, Irgız uyezdinin yöneticisi A. Bogak ise: “A. Tobabergenov, Kırgız-Kazak toplumunun gerçek bir vatanseveridir” görüşünü bırakmıştır.

Bununla birlikte Almat serdar, 1867 yılında Rus ressam Vasili Vereşçagin’i misafir etmiştir. Bu ressamın Kazak yaşamını tasvir eden eserlerinin bulunduğu bilinmektedir…

Sadece Kazaklar arasında değil, başka halkların yaşam tarzlarını da iyi tanıyan Almat serdar, kendi halkının yerleşik hayata ve tarıma yönelmesini savunmuştur.

Bağımsızlık yıllarında bu tarihî şahsiyet hakkında ilk kalem oynatanlardan biri – bugün aramızda olmayan Irgızlı öğretmen Seyilhan Orazımbetov – 1993 yılında şöyle yazmıştır:
“…Almat’ın ilk ele aldığı toplumsal girişim, toprak üzerindeki hâkimiyeti korumak için halkı yerleşik hayata alıştırmak oldu. Bu planını gerçekleştirmek amacıyla bizzat öncülük ederek 1840’lı yıllarda bugünkü Irgız ilçesinin Şömişköl, Karakoğa ve Sarıözek adlı sulak bölgelerinde; oğlu Töremurat için 12 odalı, torunu Äbdisalam için 7 odalı, Äbdirazak için 6 odalı, şehir planına uygun ve teneke çatılı evler yaptırdı. Toprak alanını geniş tutmak için bugünkü Komsomol ilçesine bağlı Akkum denilen yerde oğlu Samırat için çam kütüklerinden kesilip monte edilen 12 odalı bir ev inşa ettirdi. Bu ev, geçen yüzyılın 1930’lu yıllarına kadar, Sovyet döneminin aktivistleri tarafından yıkılıncaya dek ayakta kaldı; görenler onun güzelliğine hayranlıkla bakardı… Açıkça söylemek gerekirse, bundan bir buçuk asır önce Orenburg ve Yamanqala gibi sınır şehirlerinden çok uzakta, göçebe halkın uçsuz bucaksız bozkırında Orenburg evleriyle yarışabilecek bir yapı inşa eden bu şahsa hayran kalmamak mümkün değildir. Almat Tobabergenulı’nın bu girişimi, halkı için yerleşik hayatı yerleştirmeye ve yaşam kültürünü geliştirmeye öncülük eden yılbaşı gibi bir yenilik oldu.” (“Aktöbe”, 1 Nisan 1993)

Mekke’ye gidip hacı olan Almat Tobabergenulı, kendi ailesine ve himayesindeki halka dinî hayat ve yaşam kültürü konusunda büyük sorumluluklar yüklemiştir. Örneğin S. Orazımbetov’un halk arasından derlediği bilgilere göre:

“…Almat köyünde boş ve sorumsuz sözlere, kavga-gürültüye, hırsızlığa, zina gibi uygunsuz davranışlara başvurmak suç sayılır, nazik ve edepli ilişkilerin öğütleri yerleşmişti. Eğer imana aykırı işler yapanlar olursa, köyün iç andını bozan kişi olarak serdarın kararıyla cezalandırılırlardı. Bu cezalardan biri, erkekler için bir yıla kadar serdarın otağına girip selam vermenin yasaklanması; kadınlar için ise Kazak köylerinde sıkça yapılan toplantı ve düğünlere katılmanın yasaklanmasıydı.”

Uzak ve yakın pek çok halk arasında bulunup onların yaşamını yakından tanıyan Almat serdar, çocukları ve torunlarının sanata ve el işlerine yakın olmasını istemiştir. Oğulları Samırat ile Mahan kopuz ve dombra çalmıştır. Sanata olan bu ilgi nesilden nesile aktarılmış, bu ailenin temsilcileri daha sonra Kazak kültürü ve sanatının gelişmesine kendi katkılarını sunmuştur. Ancak bu konuya daha sonra değineceğiz…

Almat Tobabergenulı’nın Çarlık Rusyası’ndaki görevlerine gelince: 1846 yılında hane vergisi toplama grubunun başkanı, 1851–1869 yılları arasında Orenburg guberniyası 54 numaralı distansiyanın yöneticisi, 1869–1875 yılları arasında ise Kojaköl bolısının idarecisi olmuştur. Bu yıllarda birkaç kez Stanislav şeridi, altın madalya vb. ödüller almıştır. 1849 yılında ise kendisine Rus toplumundaki soyluluk derecesine denk bir unvan verilmiştir.

Almat serdar 1892 yılında vefat etmiştir. Almat’ın Töremurat, Makmurat, Kosmurat, Pirmakan, Samırat adlı oğulları vardı. Galımjan, işte bu serdar Almat’ın ikinci oğlu Töremurat bolısın torunudur. Büyük oğlu Samırat Irgız bolısını yönetmiştir. Bugünkü Äyteke Bi ilçesindeki Jabasak köy okruguna bağlı Akkum köyünü yaylak edinmiştir. Halk buraya “Samırat’ın Akkum’u” adını vermiştir. 1902 yılında Jabasak köyüne bir cami yaptırmış, Buhara medresesinde eğitim almış Mukan tay adlı mollayı imam tayin ederek çocukların eğitimine önayak olmuştur. Daha sonra Töremurat bolıs da Akkum’u yaylak edinmiştir.

Garekeng’in Röportajı

29 Ocak–3 Şubat 2015 tarihleri arasında Almatı şehrinde bulundum. Bu iş seyahatine gitmemin nedeni, Almatı’daki amcaoğlumuz Garifolla Töremurat oğlunun hâlini hatırını sormak ve selam vermekti. Daha önce Garekeng’i 2-3 kez telefonla arayıp konuşmuştum. Garekeng yaşlandığını söyleyerek, “Reken varken (Rahi ağabeyimi kastediyor) sık sık haberleşirdik, siz haberleşmeyi kestiniz” diye sitem etmişti. Bu nedenle özellikle izin alıp Almatı’ya gittim. Ağabey ve yengemle görüştükten sonra sofrada geçmişi konuşmaya başladık. Sohbet sırasında Garifolla ağabeye kendisi hakkında az şey bildiğimi ve onun da kendisi hakkında pek konuşmadığını söyledim. Bunun üzerine Garekeng rahatça oturup hayatını şöyle anlattı:

Babam Töremurat yaklaşık 80 yaşında (1852–1932) Akkum’da (bugünkü Aktöbe ili, Äyteke Bi ilçesi, Jabasak köyünden 50 km uzaklıkta) vefat etti. Ben küçüğüm, hatıralarım yarım yamalak; 5-6 yaşlarındayım. Benden başka Äbdisalam, Jälel, Nurmahan, Galım ağabeylerim vardı. Hep birlikte babamın cenazesini deve kızağıyla Akkum’dan Irgız’a, dedem Almat’ın türbesine götürdüler.

1928 yılında müsadere başladı. Bizim ev de müsadereye uğradı ama Temirbek Jürgenev’in araya girmesiyle sürgüne gönderilmedik. Samırat’ın oğlu Äbdikadır ağabeyleri ise Aral’a sürgün ettiler. O zaman biliyorsun, Säken, Töken, Mahan vb. Almat’ın oğulları ayrı ayrı köyler hâlinde yaşıyordu. Müsadereden sonra (mallar alınca) yıllar zor geçti, halkın düzeni bozulmaya başladı. Açlık başlayınca birçok akraba Rusya’nın Orsk şehrine, Jetikara’ya ve başka yerlere göç etti.

Babam öldükten sonra yaz gelince Akkum’dan Irgız’a göçtük. 6-7 yaşlarındayım sanırım. At arabasıyla — annem var, Bidaş nenem var — hep birlikte yoldayız. Yolda çok yorulup bir yerde konaklayıp dinlenirken gece atımızı çalmışlar. Ninem feryat etti. Hava çok sıcaktı; ben ölürüm diye beni biriyle Irgız’a gönderdiler. Kendileri sonra geldi. Irgız’a gelince Bidaş nenem hastalanıp vefat etti. O sırada Kanımşa yengem (Äbdisalam’ın eşi) Irgız’da, Kıyat boyundan aksakal avukat Orazbay’ın evinin bir odasında kalıyormuş. Sonra Halk ağabeyimle Galiya yengemin evinde kaldık. Kendimize gelince öküz arabasıyla 7-8 gün yol gidip Şalkar’a ulaştık. Oradan trene binip Almatı’ya geldik. Bu benim treni ilk görüşümdü. Almatı’da kışı geçirdik. Sonra Mahmud ağabeyim (Äbdirazak’ın oğlu, Halk Maarifi Komiserliğinde çalışıyor) ile Kanımşa yengem beni Tastak’taki 6 numaralı çocuk evine götürüp teslim etti. Kanımşa yengem ülkedeki zor durumu görüp beni Almatı’daki Fayzolla ağabeye ulaştırmayı düşünmüş. Sonra ülkede açlık başladı. Çocuk evinde 1941 yılına kadar kaldım.

Savaş başlayınca yetimhanenin de durumu kötüleşti. İşe girdim — vagon boşaltıyoruz, vagon yüklüyoruz — geçinmeye çalışıyoruz. 1934’te 4-5. sınıfta Almatı Müzik Okulu’nda okudum. Önce üflemeli çalgı, sonra keman eğitimi aldım. 1940’ta bugünkü konservatuvarın yerinde bir yurt vardı; orada kaldım, müzik-koreografi kombinatında okudum. 1941’de savaş başladı; günde 400 gram çorba veriyorlardı, aç ve perişan kaldık, doyduğumuz gün olmadı. Giysi yoktu; battaniyeden pantolon vb. dikip giydik. Yevmiyeyle çalıştık. Cepheye giden vagonlara peksimet vb. yüklüyor, boşaltıyorduk.

Böylece 1944’te okulu bıraktım; geçinmek, yiyecek bulmak gerekiyordu. Gıda sanayi işletmesine işe girdim. 1948’de askere alındım. Aşkabat şehrinde depremden sonra görev yaptık. İnşaatta çalıştık. 1951’de askerden döndüm. Yine eski gıda işletmesindeki işime devam ettim. Önce muhasebeci, sonra ekonomist oldum. KazSovnarkhoz’da kıdemli ekonomist oldum. Daha sonra bu kurum dağıtılıp Gıda Bakanlığı kurulunca (Gıda Sanayi Bakanlığı) bakanlıkta daire başkanı oldum (Emek ve Ücret Organizasyonu Dairesi).

1958 yılında KazGosAgroProm kurulduğunda yeniden daire başkanı olarak atandım. 1957’de Almatı’daki NarHoz’un (Halk Ekonomisi Enstitüsü) ekonomi fakültesinden mezun oldum. Yukarıda belirtilen görevleri 1987 yılına kadar, yani emekli oluncaya dek sürdürdüm. 1957 yılında evlendim. Yengem Gülnar Ayaşkızı 1936 doğumludur. Uzun yıllar Almatı Yabancı Diller Enstitüsü’nde İngilizce dersleri verdi. Şu anda emeklidir. Kızım Saule, A. Jubanov adına Özel Müzik Okulu’nda öğretmendir.

Oğlum Samat 1993 yılının Kasım ayında bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Ardında iki kız çocuğu kaldı. Şükürler olsun ki bugün torunlarım büyüyüp adam oldular. Doğrusunu söylemek gerekirse, gördüğüm eziyet ve aşağılanmayı kimse yaşamasın! Bazen oturup hayret ediyorum: Nasıl dayandım, nasıl sağ kaldım diye…

1948’de askere gitmeden önce Kanımşa yengem gelip beni memlekete, Irgız’a, oradan da Özbekistan’a götürdü. Irgız’da hatırladığım kadarıyla Tileumurát Kişkentayev ağabeyimiz gelmişti. “Biz gidiyoruz” deyip “yol azığı olsun” düşüncesiyle tekrar hatırlıyorum, at kızağıyla Nura’ya gidip iki koyun kesip getirdi. Eldeki azık ve erzakı toplayıp Almatı’ya gittim. Ağabeyim “Tileumurát adını biliyor musun?” diye anlatmaya devam etti.

Özbekistan’da Tamdı’ya vardığımızda, açıkçası beni ilk başta öz kardeşlerim bile tanımadı. “Kanımşa, sen kimi getirdin, bu kim?” gibi sözler söylendi. Sonra beni ortaya çıkarıp çeşitli sorular sordular. Özellikle Kalima halam beni uzun uzun inceledi. Sonra “Elini göster, avucunu aç” dedi. İki avucumu birden açıp gösterdim. Küçüklüğümde kor ateşe yandığı için sol elimdeki 4-5 parmak büzülmüş durumdaydı; parmaklarım tam açılmıyordu. Siz tıpta buna “kontraktür” mü diyorsunuz? İşte o!

Annemin anlattığına göre, 2,5–3 yaşlarındayken Karakay’da otururken elimi kor ateşe yakmışım. O yüzden sol elimdeki iki parmak büzük kalmış.

Sol elimdeki o büzük parmakları görür görmez Kalima halam feryat ederek “kardeşim!” diye sarılıp ağladı. Böylece akrabalarla kaynaşıp buluştuk!

İşte benim bütün hayatım bu!

Ben, “Ağabey, müzik okulunda okuduğunuzu bilmiyordum, ilk kez duyuyorum. Sizin de müziğe yeteneğiniz varmış” deyince, Garekeng sözünü şöyle bitirdi: “Senin atalarının hepsi müziğe yakındı, güçlü dombra ustalarıydı. Yahya, Abıl ağabeyler, Kani ağabey dombra çaldığında dinlemekten doyamazdın; hepsi çok iyi çalardı. Hepsini gördüm, onlardan çok şey öğrendim.”

Garifulla ağabeyimin az da olsa anlattığı hayat hikâyesini dinleyince, o dönemlerde Kazak gençlerinin yaşadığı ağır kaderi düşünerek halkımızın gerçekten “bin ölüp bin dirilmiş” bir millet olduğuna bir kez daha inandım (Roman Rahioğlu, Almat’ın torununun torunu).

Akkum’da Büyüyen Çocuk

Âlim Almat adıyla bilinen kişinin gerçek adı Galımjan Äbsalyamov’dur. 1917 yılında Aktöbe ili, Äyteke Bi ilçesi (eski Irgız ilçesi), Jabasak köy okruguna bağlı Akkum’un Karakay yaylağında doğmuştur.

Küçük Cüz’ün Şömekey boyunun Bozgul kolundandır. Şecereye göre soy zinciri şöyledir: Bozgul – Keldibay – Seyin (Jelder) – Beket – Şobdar – Kalak – Älibek – Kiikbay – Tobabergen – Almat – Töremurat – Äbdisalam – Galımjan. Annesi, Jürgenulı Kara’nın (Temirbek Jürgenov’un babası) kız kardeşidir. Babası Äbdisalam erken vefat etmiş, küçük yaşta bolıs olan dedesinin terbiyesinde büyümüştür. Galımjan’ın çalkantılı kaderi, Sovyet yönetiminin kurulması ve bey-bolısların takibe alınmasıyla birlikte başlamıştır.

Yetim kalan Galımjan’ı, öz ağabeyi — Kazakların ilk profesyonel sinema kameramanı ve Kazak SSC’nin Emektar Sanat Adamı (1960) Fayzolla Äbdisalamov — Taşkent’e, dayıları sayılan Temirbek Jürgenov’un yanına götürdü. Temirbek önce eğitim alması gerektiğini söyleyip ne olmak istediğini sordu. Galımjan matematikçi ya da mühendis olmak istediğini söyledi. O dönemde Kazakistan’da matematikçi yetiştirmek zor olduğundan dayısı onu Almatı’ya götürüp Almatı Teknik Okulun Müzik Bölümü Keman sınıfına kaydettirdi. Soylu bir ailenin çocuğu olarak müzik ve sanata yabancı değildi. Nitekim II. Dünya Savaşı’nda esir düştüğünde hayatının Berlin, Paris ve İstanbul’da devam etmesini sağlayan da bu keman oldu.

Sahneden Cepheye

O yıllar Temirbek Jürgenov’un Kazakistan Halk Maarifi Komiseri olarak göreve geldiği dönemdi. Galımjan teknik okulun müzik bölümünden bitirip Moskova Konservatuvarı’na başvurmuştu. Daha önce 1936’da Ahmet Jubanov’un kurduğu orkestrayla Moskova’daki Kazakistan Kültür Günleri’ne katılmıştı. Moskova’daki bu büyük başarıdan sonra Kazak aydınlarının üzerine kara bulutlar çöktü; 1937–1938 baskı ve tasfiyeleri başladı. Bu süreçte Galımjan’ın dayısı “Temirnarkom” lakaplı Temirbek Jürgenov da tutuklanıp idam edildi.

Galımjan için zor günler yeniden başladı. Çıkış yolu bulamayan Moskova Konservatuvarı öğrencisi, kendi isteğiyle 1939’da askere gitti. 1941’de savaş patlayınca, askerliği bitmeden Brest savunmasının içinde buldu kendini. Bu, Sovyet başkentini koruyan orduların ağır kayıplar verdiği, hayatta kalanların esir düştüğü dönemdi.

Galımjan da Brest savunmasında ağır yaralanarak esir düştü. Böylece Almanya ve Polonya’daki toplama kampları dönemi başladı. Bu sırada Alaş hareketinin önderlerinden Mustafa Şokay, “Türkistan Lejyonu” bahanesiyle esir Asyalılara elinden geldiğince yardım ediyordu (1941). Mustafa Şokay kısa sürede çoğu Müslüman olan yaklaşık 180 bin esirin hayatına dokunmuştu. Onların arasında bulunan Galımjan da onun yardımıyla hafif işe verildi. Bu, sanata yeniden yaklaşmasının ilk adımıydı. Ne yazık ki Mustafa Şokay 1941 Aralık’ında hastanede gizemli bir şekilde vefat etti.

Kemanla Yeniden Buluşma

Hafif işe verilen Galımjan, bir Alman subayının evinde hizmetli olarak çalıştı. Karnı tok, sırtı pekti; fakat aklını meşgul eden tek şey odadaki piyanoydu. Bir gün kimse yokken piyanonun başına oturdu. Tuşlara dokunduğu anda her şeyi unuttu ve klasik eserler çalmaya başladı. Birden arkasında Alman subayını görünce şaşırdı. Subay, Asyalı bir esirin profesyonel icrasına hayran kalmıştı. Galımjan kendisinin Moskova Konservatuvarı’ndan askere alınmış profesyonel bir kemancı olduğunu anlattı.

Bunun üzerine subay onu Berlin Filarmoni’ye götürdü. Galımjan, hangi koşulda olursa olsun sanatı hayatın üstünde tutan toplumların varlığını o zaman anladı. Bu da onun için bir hayat dersi oldu. O yıllarda Viyana Konservatuvarı’nda da eğitim aldı. Böylece Galımjan Äbsalyamov kemanla yeniden buluşmuş oldu.

 “Mustafa’nın Yeğeni”

Savaş bitince Sovyetler’de kendisini iyi bir geleceğin beklemediğini anlayan Galımjan, Paris’te yaşayan Mustafa Şokay’ın eşi Maria Şokay’ın adresini bulmaya çalıştı. Esarette birlikte olduğu Karıs Kanatbayev’den adresi alıp Paris’e mektup yazdı. Maria Şokay cevap vererek onu Paris’e çağırdı. Maria Şokay Galımjan’ı Mustafa’nın öz kardeşi gibi kabul edip çevresine “Mustafa’nın yeğeni” diye tanıttı; resmî belgelerini düzenlemesine ve Fransa’daki Rahmaninov Konservatuvarı’na girmesine yardımcı oldu. Maria Şokay anılarında şöyle yazar:

“…1947 yılında Almanya’dan Mustafa’nın soydaşı, kemancı Galımjan geldi. Kemanı ustaca çalıyordu. Ona konservatuvar diploması gerekiyordu. Onu Paris’teki Rahmaninov Konservatuvarı’na yazdırdım…”

Paris’te Maria “annesiyle” üç-dört yıl yaşayan Galımjan, onun duasını alarak 1950’de Türkiye’ye göç etti. Takip edilmekten korktuğu için soyadını Âlim Almat olarak değiştirdi. İstanbul’da Tatar kızı İtil (Edil) ile evlendi. Maria Şokay ile mektuplaşmayı onun ölümüne kadar sürdürdü. Maria “annesi” her mektubuna “Sevgili çocuklarım…” diye başlardı. Hayatının sonlarına doğru Maria Şokay, Mustafa Şokay’a ait bazı eşyaları (daktilosu ve arşivinin bir kısmı ile memleket toprağı) Âlim Almat’a emanet etti. Örneğin bugün kullanılan Abılay Han resmi de Şokay arşivinden çıkmıştır. Âlim Almat ise 1970’lerde Sovyet delegasyonu içinden bulduğu Kazaklara Şokay mirasını teslim etmiştir.

Barış Yılları

Ailesini kuran Âlim Almat’ın sakin hayatı 1950’lerden sonra başladı. Üç konservatuvarda eğitim görmüş kemancı, çalışma hayatını İstanbul orkestrasında kemancı olarak sürdürdü. Anlatılanlara göre klasik müziğin güçlü yorumcularındandı. Onu birçok ölümden kurtaran da o kemandı. Emekli oluncaya kadar 25 yıl orada çalıştı. Eşi Edil ile bir oğulları oldu; adını Töre koydular. Torununa da dedesi Töremurat bolısın adını yaşatmak için Murat adını verdiler.

Sovyet döneminde Kazakistan’dan çıkan ilk profesyonel kemancıyı ülkeye döndürme girişimleri de yapıldı. Hatta 1960’larda öz ağabeyi, görüntü yönetmeni-yönetmen Fayzolla Äbsalyamov Türkiye’ye gönderildi. Fakat kardeşiyle buluşan Âlim Almat yine de dönmedi. 1970’lerde Sovyet delegasyonuna başkanlık eden akademisyen Sayın Balmukanov, Kazak SSC Birinci Sekreteri Dinmuhammed Kunaev’in selamını iletti: “Ülkeye dönsün, artık korkacak bir şey yok.” Ancak İstanbul Filarmoni’nin kemancısı Âlim Almat geri dönmedi.

Yine de 1939’da yurttan ayrılan kemancı, ancak 1992’de bağımsız Kazakistan’a — Dünya Kazakları Kurultayı’na — geldi. O ziyaretinde Kazakların ilk kemancısı sayılan Aytkeş Tolğambayev ile görüştü. Aradan elli yıldan fazla geçmişti. 1930’larda Galımjan müzik teknikumu son sınıftayken Aytkeş okula yeni başlamıştı. İkisi de savaş görmüş, ikisi de esir düşmüştü. Galımjan Batı’da kalırken Aytkeş yurda dönmüş, fakat “vatana ihanet” suçlamasıyla yeniden yargılanmıştı.

1992’deki ziyaretinde doğduğu toprak Irgız’a da gitti, hayatta kalan akrabalarıyla görüştü ve dedesi Almat’ın mezarı başında Kur’an okudu. Ancak bundan sonra vatana bir daha dönmedi; nedenini yalnız kendisi biliyordu.

Son 15–20 yılda Türkiye’nin İstanbul şehrinde yaşayan aksakalla memleketteki akrabaları bağlantı kurmuş, gidip gelmişlerdir. 100. yaşı da akrabaları tarafından orada kutlandı. Onun hayatıyla ilgilenen gazeteci ve tarihçiler de sık sık kendisini ziyaret etti.

Türkiye’ye giden gazetecilerin “Kazakistan’da ilk kemancı olarak Aytkeş Tolğambayev kabul ediliyor; buna ne dersiniz?” sorusuna doksan yaşına yaklaşan Âlim Almat şöyle cevap vermiştir:

“Bu doğrudur. Benden 4-5 yaş küçük Aytkeş ile kaderimiz benzer. İkimiz de teknik okulun müzik bölümünden mezun olduk. İkimiz de savaşa katılıp esir düştük. Ama savaş sonrası bizi iki farklı yol bekliyordu. Ben burada kaldım, o vatanına döndü. Orada onu yine hapis ve zorluklar bekliyordu. Buna rağmen iyi günlerden umut kesmedi ve ülkesinin bağımsızlığını gördü. Bu yüzden onun adının ilk kemancı olarak anılması doğrudur.”

Bu, gerçek bir sanat insanının, kaderle yoğrulmuş bir hayatın sözleriydi.

Âlim Almat (Galımjan Äbsalyamov) 2018 yılında İstanbul’da 101 yaşında vefat etti. Bir asrı aşan ömründe insanın yaşayabileceği hemen her şeyi gördü. Hayatının iyi mi kötü mü olduğuna ise zaman karar verecektir.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 231. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 231. Sayı