HaftanınÇok Okunanları
Serdar Dağıstan 1
KEMAL BOZOK 2
HİDAYET ORUÇOV 3
VILAYET GULIYEV 4
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 5
ORHAN SÖYLEMEZ, ÖMER FARUK ATEŞ 6
MARUFJON YOLDAŞEV 7
Bir varmış, bir yokmuş, çok eski zamanlarda Kuramatağ tarafında bir sahabe varmış. Bir gün sahabe dağdan inmiş, asasını yere vura vura öyle uzun yürümüş ki susuzluktan ve yorgunluktan sonunda bitap düşmüş. Bir meşe ağacının altına varır varmaz bayılmış. Bir ara kulağına “gak gak” diye bir ses gelmiş. Meşe ağacının dalına bir ala karga konmuş, durmadan gaklıyormuş. “Allah iyiliğini versin, yaradanıma emanet olan canımı teslim ederken beni kendi halime bıraksan ya.” demiş sahabe. O anda ala karga konuşmuş: “ Asa ile meşenin dibine vur, su çıkacak.” demiş. Sahabe asasını yere vurunca bir kaynak açılıp su akmaya başlamış. Sahabe “Dünya durdukça sen de yaşa, amin!” diye dua etmiş ala kargaya. Dua kabul olmuş. Ala karga ölümsüz olmuş. Gel zaman git zaman meşe ağacının etrafında bir köy kurulmuş ve ‘Ala karga’ diye adlanmış. Bin yıl geçmiş, iki bin yıl geçmiş. Ala karga ölmemiş, fakat iyice yaşlanmış, güçten düşmüş, gözü iyi görmez olmuş. Ama kulağı çok iyi duyuyormuş. Sabah akşam meşe ağacının dalında oturup, olan biten çok olaya şahit olmuş. Günlerden bir gün köyde okların havada uçuştuğu bir savaş başlamış. Omuzlarına yay asmış insanlar: “Hürriyet! Hürriyet!” diye haykırıyormuş. Herkes memnun ve mutlu imiş… Aradan çok zaman geçmeden “Yok olsun zalim zenginler! demeye başlamışlar. Herkes mutlu, herkes bahtiyarmış. Gerçekten de o civarda bir tane zengin bile kalmamış. Kaçabilenler kaçıp kurtulmuş, kaçamayanlar ise başka memleketlere sürgüne gönderilmiş. Bir at, bir öküzü olanlar da ormanda çalışmak üzere soğuk memleketlere gönderilmiş. Artık herkes eşit olmuş: insanların hepsi aynı kıyafet giyermiş, herkes aynı saatte yatıp aynı saatte kalkarmış, aynı saatte yemek yerlermiş. Aynı şekilde de düşünürlermiş. Çok tuhaf şeyler olmuş. Yağsız, pilsiz ışıklar yanmaya başlamış, yollar açılmış.
Cahil halk hep birlikte bir anda okuryazar olmuş. Öyle bilgili hale gelmişler ki, şairler sabahtan akşama kadar okusa da bitmeyecek kasideler yazar olmuş. ‘Kimdik geçmişte biz? Akılsız ve cahil. Babamız Maymun idi, annemiz de Hamdüne Hanım. Bizi insan haline getirenler sağ olsun, zaman var oldukça zamanımız gibi zaman olsun’.
Bir gün meşe ağacının gölgesine bir değil iki araba, üç araba gelip durmuş. Ala karganın gözü iyi seçemediği için hangi arabanın ‘Emka’ olduğunu ve hangisinin fayton olduğunu anlayamamış. Ama ihtiyar aklını kullanarak anlamış ki, bunlar sıradan insanlar değil. Bilirkişiler heyeti! İşte o, sesi herkesten gür çıkanı ise heyetin başkanı Zukko.
Adet şöyleymiş: her şeyi Bilirkişiler Heyeti halledermiş. (Eğer Bilirkişiler Heyeti kayda geçirmezse, doğan çocuk doğmamış, ölen adam ölmemiş sayılırmış.) ‘Herkes okuryazar olduğuna göre artık köyümüzün adını da yazmamız gerekir.” demiş Zukko. ‘Ala Karga diye anılıyor, iyi bir ad. Fakat Q ile G ‘yi herkes anlamaz. Haydi, düşünelim : ne yaparsak ‘Ala Karga’ herkes tarafından anlaşılır hale gelir? Bir saat düşünmüşler, iki saat düşünmüşler fakat hiç kimseden ses seda çıkmamış. (Adet şöyleymiş: İnsanlar düşüncelerini asla dile getirmezlermiş. Eğer söylemeye kalkarlarsa dillerini koparırlarmış. Ama bazı insanlara merhamet edilirmiş. Onların dillerini koparmaktansa, kafalarını koparmakla yetinirlermiş.) ‘Anlaşıldı’ demiş heyet başkanı Zukko, toplantıyı bitirmek üzereyken. ‘Biliyorsunuz, biz küçük adamlarız. Bu meseleyi Büyüklerimiz halleder ancak. Bizim için Büyüklerimiz düşünsün…’
İki hafta ya da üç hafta sonra, meşenin gölgesinde birkaç adam toplanmış. Şarkılar çalınmış, okul çocukları boyunlarına fularlar takıp saf tutmuşlar. Zukko yolun sol tarafına kendi elleriyle “Alya karga” yazılı tabelayı asmış.
“İşte, şimdi herkesin anlayabileceği şekilde oldu!” demiş büyük bir tantanayla. Saf tutmuş çocuklar hep beraber: “ Bahtlı çocukluğumuz için halkların atası sağ olsun!” diye bağırmışlar. Şair yeni şiiri okumuş: Eğer sen olmasan bahar gelmezdi. Eğer sen olmasan rüzgâr esmezdi… Sen olmasan ben mutlulukla gülemezdim…- Meydandaki kalabalık arasında duran babasını görerek kalan şiiri ağlamaklı bir sesle tamamlamış: ‘Sen olmasaydın…. ben doğamazdım’. Sonra bir mutlu havayla şiirini sonlandırmış: Bahtımızı açan ulu dahi sağ olsun, Zaman var oldukça zamanımız gibi zaman olsun! Böylece, yolun bir tarafı “Ala Karga” diğer tarafı ise “Alya Karga” olmuş. Aradan aylar geçmiş, yıllar geçmiş… Köy yeşermiş. Bir tarafı pamuk tarlası, bir tarafı mısır tarlası... Öyle çok mısır yetişir olmuş ki, mısır saplarını ev yapmak için kullanırsanız yüz yıl sapasağlam kalırmış. “Felaket kaş ile göz arasında geliverir” diyenler çok doğru söylemişler. İğde ağaçlarının çiçeklendiği mevsimde öyle bir sel gelmiş ki “Ala Karga” yazan tabelayı söküp götürmüş. Selden üç gün sonra meşe ağacının gölgesine tam dört araba gelip durmuş. Gözü iyice körleşen Ala Karga hangisinin ‘Çayka’ araba ve hangisinin ‘Volga’ arabası olduğunu seçememiş. Ama kulakları hala çok iyi duyuyormuş. Bilirkişiler Heyeti’nin yeniden toplandığını anlamış. Zukko: “Yolun sol tarafındaki “Alya Karga” tabelası yerinde duruyor. Ama sağ taraf için ne yapacağız?”
Herkes kendi teklifini sunmuş. Biri öyle demiş biri böyle. (Adet şöyleymiş: herkes konuşurmuş fakat hiç kimse hiçbir şey düşünmezmiş.) “Tamam!” demiş Zukko, meclisi bitirmek üzere. “Bu meselede de büyüklerimize danışmamız gerekiyor. Biliyorsunuz biz küçük adamlarız.”
Bir ya da iki ay sonra meşe ağacının gölgesinde bir tümen adam toplanmış. Tarlada mısır toplayan okul çocukları boyunbağlarını takıp saf tutmuşlar. “Köyün adı bulundu !” demiş Zukko. “ “Alya Karga” demek ‘Aliya karga’ demekmiş. Yirmili yıllarda Aliyehan adlı bir kadın kahraman, gerici düşmanlarımıza karşı elinde silahla mücadele etmiş. İç düşmanlar gazabından ona “karga” diye lakap takmışlar. O kadın, zamanında ilk olarak kolhozun çalışanıymış. Bir hektardan üç yüz kilo mısır almış. Bugün burada onun adını ebedileştireceğiz!”
Bu defa şair mısır için yazdığı şiirini okumuş: Etli kebap yemeyin, yaşlandırır bedeni, közlenmiş mısır ise azaltır insanın derdini. Tarlaların melikesi var olsun, zaman olursa bizim zamanımız gibi zaman olsun! Böylece yolun bir tarafı “Alya Karga” diğer tarafı ise “Aliye Karga” olmuş. Aylar yılları kovalamış. Su depoları kurulmuş. Kanallar kazılmış. Her tarafa pamuk dikilir olmuş. Sahabenin asasını yere vurarak açtığı pınarın çoktan kuruyup gittiğini kimse anlamamış bile. Pamuğun adı “beyaz altın”, pamuk toplayanın adı ise “ altın el” olmuş. Dediklerine bakılırsa, atlas elbise giyen kızlar altın elleriyle pamuk toplarlarmış. Kızlar pamuk toplaya toplaya, ‘beyaz altın’ dan dağ yapmışlar ki, iki bin yıl mı, üç bin yıl mı önce sahabenin indiği Kuramatağ onun yanında hamam kubbesi gibi gözükmüş. Okul çocuklarına bakın! Öyle becerikli imişler ki, adlarını yazmaktan çok, daha iyi pamuk toplayabiliyorlarmış. “Beyaz altın” arasında yürüye yürüye kendileri de altına dönmüşler. Renkleri altın gibi sararmış. ‘Beyaz altını haşerattan koruyan sihirli ilaçlar bulunmuş. Bu ilaçları gökyüzünden serpen “Demir kuş” ve “ Polat kuşlar”ı uçuran ‘Tarla şahinleri’ yaratılmış. ‘Felaket kaş ile göz arasında durur’ diyenler haklı imişler. Bir gün susuzluktan kurumuş meşe ağacının dalında kestiren ala karga bir rüya görmüş. Çiçek dolu bahçeler, yemyeşil yaylalar varmış. Çobanlar yaylada sürü sürü koyunlar güdüyormuş. Ala karga koyunların yününden yavru kuşlarına ev yapıyormuş. “ Aklını mı kaçırdın?” diye düşünmüş ala karga uyanıp. -Bu yaşta yavrulamaya ne gerek vardı? İşte bak başka karga hanımlar yavrulamıyorlar, aldırıyorlar yavrularını zaten! Yavrulasa da kuluçka makinelerine bırakıyorlar. Doğrusu belki budur, yavruları çoğaltmak ne işe yarar?! Bu taraflarda yavrular çoğalırsa başka yurtlardaki yavrusu olmayan kürklü karga hanımların gönülleri kırılmaz mı?” Bu düşünceler içindeyken gökyüzünden tarrr diye bir ses gelmiş. Sıcaktan bunalan “tarla şahini” pamuk tarlası ile köyü arasındaki sınırı fark edemeden meşe ağacının üstünden de ‘ilaç’ serperek geçmiş.
“ Polat kuş” tarr etmiş.. Ala karga da son kez ‘gak’ demiş, pat diye yere düşmüş. (O zavallı da bu dünyada yaşamaktan yorgun düşmüş artık).
Sonraki gün yine bir felaket olmuş; kanal taşmış. Öyle bir su taşkını olmuş ki “Alya Karga” yazılı tabelayı kökünden sökerek götürmüş.
Kuruyan meşe ağacının altında dört tane araba durmuş. Ala Karga ölüp gittiği için hiç kimse arabaların hangi marka olduğunu sormamış. Ama Bilirkişiler Heyeti toplantıya başlamış. Toplantı tam iki hafta sürmüş. (Adet şöyleymiş: Herkes konuşur ama hiç kimse çalışmazmış.)
- “Büyüklerimize danışmazsak olmaz…” demiş Zukko, toplantı sonunda. “Herhalde biz ve siz küçük adamlarız.” Bir ay sonra kuruyan meşe ağacının altında bir sürü adam toplanmış. “Yoldaşlar!” demiş Zukko elindeki kağıda bakarak. (adet şöyleymiş: insanlar kağıttan okumasa sözlerini karıştırırlarmış.. “Yoldaşlar” diye başlayan konuşmasını “ Dinlediğiniz için teşekkürler” diye bitirene kadar kâğıttan okurlarmış).
“Yoldaşlar!” demiş Zukko, kağıttan gözünü ayırmadan. “Hepimiz için çok değerli olan Büyüğümüz buyurdular ki, “Aliye Karga” demek “Alaya Karga” demektir. Dinlediğiniz için teşekkürler! Hadi, herkes alkışlasın!” Alkışlamışlar. Tarlada toprağı yumuşatmakla uğraşan çocuklar koşarak gelip “Alaya Karga” önüne çiçek bırakmışlar. Şair yeni şiirini okumuş: ‘Beyaz altın’ı ‘altın eller’ yaratır ve bizim altın dünyaya ışık saçar. Altın elli işçilerimiz var olsun, zaman olursa bizim zamanımız gibi zaman olsun!
Böylece yolun bir tarafı “Aliye Karga” diğer tarafı ise “ Alaya Karga” olmuş. Aylar geçmiş, yıllar geçmiş. Bu sefer bir felaket olmamış, ama bir kaza olmuş. Samagon içip sarhoş olan bir şoför (rakı yasakmış) fil gibi büyük olan “KamAZ” arabasını uçurarak “Aliye Karga” yazan tabelaya öyle bir çarpmış ki, araç tekerinin patlamadığına kendisi bile şaşırmış.
Bilirkişiler toplantısı çok hararetli geçmiş. (Adet şöyleymiş: İsteyen kişi istediğini söylermiş. İsteyen kişinin istediği kadar tepinmesi, ıslık çalması, kürsüdeki hatibi yakasından tutup indirmesi mümkünmüş. Kim en yüksek sesle bağırıyorsa, o en büyük kahraman oluyormuş). Yaşlanan zavallı Zukko, “Yoldaşlar!” diye konuşmasına başlar başlamaz her taraftan ıslık sesleri kopmuş. “Böyle celallenmenin gereği yok yoldaşlar.” demiş Zukko yumuşak bir tavırla. “Doğru, şimdi “ Çok seslilik” zamanı… Herkes, kendi fikrini özgürce ifade etsin. Bunca yıldır işimizi Büyüklerimize yükledik. Artık biz de düşünmeliyiz. Ben düşündüm, çok düşündüm. Düşüne taşına buldum: “Alaya Karga”nın anlamı “Kırmızı Karga” olacaktır. Böyle yazacağız tabelaya. Protestoya gerek yok. Okul çocuklarına zahmet vermeyelim. Onlar aile dayanışmasına katkıda bulunmak için anne ve babalarına pamuk toplamakta yardım ediyorlar, sağ olsunlar. Demek ki sorunumuzu çözdük : “Kırmızı Karga!” Ne? Oylama yapacak mıyız? Lütfen! Peki oybirliğiyle!” Zukko’dan daha beter yaşlanan Şair, sendeleyerek sahneye çıkmış. Cebinden dörde katlanmış bir kâğıt çıkarıp heceleyerek okumaya başlamış: ‘Kırmızı karga’ ne muhteşem ismin var, adına yakışır ne de güzel cismin var. Kargacığım benim, kanatların sağ olsun, zaman olursa zamanımız gibi zaman olsun! Bu sefer hiç kimse alkışlamamış. Ama yolun bir tarafı “Kırmızı Karga” diğer tarafı ise “Ala Karga” olarak kalmış.
Böylece Ala Karga Kırmızı Karga’ya dönmüş. Herkes muradına ermiş. Masalı dinleyenler de ersinler muradına...