HaftanınÇok Okunanları
Ataman Kalebozan 1
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 2
İSMAİL DELİHASAN 3
SEYFETTİN ALTAYLI 4
ELMİRA ACIKANOAVA 5
Kardeş Kalemler 6
Ahmet Kartal 7
Öğrencilik hayatımız yeni başlıyordu. Güzel hayallerle, kanatlı umutlarla o sabaha gözlerini açmıştın. Azerbaycan'ın dört bir yanından gelen gençler ilk dersin başlamasını bekliyordu. Herkes birbirine yabancı bakışlarla bakıyordu.
Doğduğum köyden ayrılıp ilk kez şehre geldiğim için kendimi yabancı hissediyor, içime kapanıyordum. Buna rağmen yüreğim büyük umutlarla çarpıyordu. Daha bu yaşımda tattığım acılar ve kayıplardan sonra kaderin beni artık ağır sınavlarla karşılaştırmayacağını düşünüyordum.
Son sınavı da başarıyla verirsem üniversiteye kabul edilecektim. Fakat o gün sınav kâğıdımı kaybettim. Sınav komisyonu başkanı bana yeni bir kâğıt vermedi. Önce rektör yardımcısına, ardından rektöre başvurdum; ancak ikisinden de olumlu cevap alamadım.
Yanıldığımı düşünerek çaresizce merdivenlerden aşağı iniyordum. Ayaklarım sanki tutmuyordu, yüreğim daralıyordu. Tam o sırada Hamid Araslı hocayı gördüm. Gözlerimde yeniden umut ışığı belirdi, dudaklarıma bir tebessüm kondurdu. Edebiyat sınavında beni değerlendiren kişi Profesör Hamid Araslı idi. Verdiğim cevap onu çok etkilemiş, bilgimi "pekiyi" notuyla değerlendirmişti.
Cesaretimi toplayıp selam verdim. Şansım yaver gitmişti; Hamid Hoca beni tanıdı.
"Ne oldu evladım?" diye yumuşak bir sesle sordu. Yüzümdeki hüznü hemen fark etmişti. Başımdan geçenleri anlattım. Hamid Araslı benimle birlikte sınav komisyonu başkanının yanına geldi.
- Mirza, şu çocuğa bir sınav kâğıdı ver de sınava girsin.
Az önce ağzından "hayır"dan başka tek kelime çıkmayan komisyon başkanı, hiçbir şey söylemeden sınav kâğıdını bana uzattı. Sevinç içinde sınav salonuna girdim, kuramı çektim. Sınavdan "iyi" not aldım ve üniversiteye kabul edildim.
Kendi kendime söz verdim: İlk ders gününde mutlaka Hamid Araslı'ya teşekkür edecektim. İlk ders günü büyük bir heyecan ve mutlulukla amfiye girdim. Herkes hocayı bekliyordu. Teneffüste Hamid Hocayı bulup teşekkür edeceğimi düşünüyordum.
Fakat hoca sınıfa girince bir an donup kaldım. Gelen kişi yine Hamid Araslı idi. İnsanlığına hayran olduğum bu büyük insan artık benim hocam olacaktı. Bir yandan tarifsiz bir mutluluk duyarken, diğer yandan içime bir hüzün çöktü. Çünkü artık ona teşekkür edemezdim.
Kendi kendime şöyle düşündüm: "Eğer şimdi teşekkür edersem, bu yetim çocuğun beş yıl boyunca yüksek not almak için kendisinden yardım beklediğini sanabilir." Bu yüzden bitirmeyi beklemeye karar verdim. Diplomamı aldıktan sonra ona minnettarlığımı ifade edecektim.
Öğrencilik yıllarımın ilk dönemlerinde çeşitli zorluklarla karşılaştım. Yurtta bana yer verilmediği için kiralık bir ev bulup orada kalmak zorunda kaldım. Maddi sıkıntılar içinde yaşadım; tam üç yıl boyunca kış mevsimini paltosuz, yalnızca bir ceketle geçirdim. Ama hiçbir zaman yılmadım. Kendime koyduğum hedefe ulaşmak için var gücümle çalıştım.
Dönemin önde gelen bilim insanlarından, seçkin sanatkârlarından ve örnek şahsiyetlerinden ders alma şansına sahip oldum. Hocalarım arasında Ali Sultanlı, Hamid Araslı, Mir Celal Paşayev, Abbas Zamanov, Mübariz Alizade, Yusif Şirvan ve Bahtiyar Vahabzadə gibi değerli isimler vardı.
Derslerime büyük bir gayretle çalışıyor; boş zamanlarımda ise şiirler, kısa hikâyeler ve novellalar yazıyordum. Bir gün yeni kaleme aldığım "Ak Saçlı Kızın Hikâyesi" adlı öykümü okuyup görüşünü almak üzere Bahtiyar Hocaya verdim. Bahtiyar Vahabzadə hikâyemi beğendi; küçük bir düzeltme yaptıktan sonra, bundan böyle yazılarımı "Alibala Hacızade" imzasıyla yayımlamamı tavsiye etti.
Böylece çok sevdiğim sanat hocamın önerisiyle eserlerimi Alibala Hacızade adıyla yayımlamaya başladım. Üniversite gazetesinde "İlk Aşkım", "Ömrüm Yeniden Yeşerdi", "Hatırıma Düştü" ve "Bir Demet Nergis" gibi lirik hikâyelerim yayımlandı.
Alt sınıflardaki öğrenciler ve yaşıtlarım, orta boylu, zayıf yapılı, güler yüzlü ve yetenekli bu gence yakınlık duyuyorlardı. Hocalarım da beni sever, desteklerdi. Ayrıca Bahtiyar Vahabzade' nin en sevdiği öğrencilerinden biri olan yaşıtım Nahid Hacızade ile yakın bir dostluk kurmuştum. İçten, karşılıksız ve samimi dostluğumuz ömrümüz boyunca sürdü.
Yürek sızısıyla, derin duygular ve büyük bir sevgiyle kaleme aldığım "Hatırıma Düştü" adlı hikâye, şairin romantik gençlik yıllarına adanmıştı. İlk aşkı ve onun yüceliğini anlatan zarif, şiirsel bir ezgiydi adeta. Öğrenciler, duvara asılan üniversite gazetesinin önünden ayrılmıyorlardı. Koridorda onu gördüklerinde birbirlerine:
- "İşte 'Hatırıma Düştü' hikâyesini yazan genç bu." diyorlardı. Herkes ona hayranlık ve gıptayla bakıyordu.
Böylece, henüz öğrencilik yıllarında nesrin çetin ve meşakkatli yoluna adım attı; kaderini ömür boyu söze bağladı. Söze yaslandı, sözle güç buldu, sözle kanatlandı. Yıllar geçti ve Alibala Hacızade, çağdaş Azerbaycan'ın şiirsel nesrinin büyük ustaları Seyid Hüseyn, Envər Memmedhanlı ve İlyas Efendiyev geleneğini sürdüren, lirik anlatımıyla öne çıkan güçlü bir yazar hâline geldi.
Bilgeler boşuna dememişler: "Yeteneği Allah verir; insan ise Tanrı'nın bu eşsiz armağanını ancak kendi emeğiyle hak eder."
Savaş yıllarında anne ve babasını kaybeden, yaşlı büyükannesinin himayesinde büyüyen Alibala, daha küçük yaşlardan itibaren çalışarak hayatın yükünü omuzladı; hem emek verdi hem de eğitimini sürdürdü. Kader onu iyi insanlarla, özellikle de ömrü boyunca minnetle anacağı değerli öğretmenlerle karşılaştırdı.
Gördüğü ilgi, iyilik ve insani sıcaklık karşısında kendisini daima vefa borcu altında hissetti. Çalışkanlığı, azmi ve bilgisiyle öğretmenlerinin güvenini boşa çıkarmadı. Sanat hocaları Hamid Araslı, Mir Celal Paşayev ve Bahtiyar Vahabzade'den öğrendiklerinin karşılığını, kendi kaleminden çıkan eserlerle onları gururlandırarak vermeye çalıştı ve bunu her zaman başardı.
Kendine artık "yetim" deme, ne olur;
"Vatanı sevmek başlı başına bir imandır."
Her adımda hükmünü veren zamandır;
"İnsanın en çok zamana ihtiyacı vardır," ey üstat!
Üniversiteden mezun olduktan sonra Azerbaycan Cumhuriyeti Bilimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü'nde göreve başladı. Burada "Ferruhi Yezdi'nin Şiiri" konulu doktora tezini başarıyla savundu. Akademisyen Hamid Araslı, çok sevdiği öğrencisinin kapsamlı bilimsel çalışmasını büyük takdirle karşıladı ve bu eseri, dünya şarkiyatçılığında XX. yüzyılın büyük İran şairi Ferruhi Yezdi üzerine yapılmış ilk kapsamlı araştırma olarak değerlendirdi.
Büyük bilim insanının on sayfalık övgü dolu raporunu ve güzel sözlerini paha biçilmez bir ödül sayan Alibala Hacızade, günlüğüne şu satırları yazmıştı: "Yıllardır yüreğimde sakladığım o sözleri artık kendisine söyleyebileceğimi anladım. İlk kez, Hamid Hocanın benden sınav aldığı günü ve daha sonra kaybettiğim sınav kâğıdının yerine bana yeni bir kâğıt vererek sınava girmemi sağladığını anlattım. Ona dedim ki: 'O gün siz bana yardım etmeseydiniz, bugün bulunduğum yere asla gelemezdim.'
Hamid Araslı bir süre sessiz kaldı. Bu sırrı bunca yıl saklamış olmama hayret etti. Neden bugüne kadar bunu söylemediğimi anlatınca ise gözleri doldu."
Tam bir yıl sonra, Alibala Hacızadə'nin Ferruhi Yezdi üzerine kaleme aldığı monografi yayımlandı. Günlüğüne şu satırları not etmişti:
"Ömrümün beş yılını verdiğim bu kitap... Hayatı boyunca acılar çeken, dudakları dikilen, damarlarına hava enjekte edilerek hunharca öldürülen o cefakâr şairin aziz hatırasına benden küçük bir çelenk olsun."
Bir şarkiyatçı olarak Əlibala Hacızadə, ömrü boyunca yalnızca Azerbaycan Milli Bilimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü'nde görev yaptı. Burada bilimsel araştırmalar yürüttü, Orta Çağ'a ait birçok önemli kaynağı dilimize kazandırdı; bunun yanı sıra yazmayı ve üretmeyi de hiç bırakmadı. Yazarlık hayatının ilk yıllarında başarıyla geçtiği deneme döneminden sonra, durmadan çalışarak kendini geliştirdi. Bu arayışlarının meyveleri, geçen yüzyılın altmışlı yıllarında kaleme aldığı hikâye ve uzun öykülerde açıkça görülmeye başladı.
Filoloji doktoru ve eleştirmen Vaqif Yusifli'nin ifadesiyle, yazarın sanatındaki asıl sıçrama "İnam" (İnanç) adlı uzun öyküsüyle başladı. Alibala Hacızade bu eserinde, sıradan bir hayat olayını derin bir ahlaki ve manevi mesele düzeyine yükseltmeyi başarmıştı. Eser yayımlandıktan sonra akademisyen ve seçkin eleştirmen Memmed Arif Dadaşzade, onun hakkında kapsamlı bir inceleme kaleme aldı. Yazının bir yandan eserin sanatsal değerini ve güçlü yönlerini ortaya koyarken, diğer yandan genç yazara yol gösterici önerilerde bulunması dikkat çekiciydi.
Alibala Hacızade'ye asıl büyük ün kazandıran eser ise, eleştirmen Esed Cahangir'in "Milli anlatı edebiyatımızın zirvesi" olarak nitelendirdiği ve "okur kitlesi bakımından Azerbaycan nesir tarihinde benzeri görülmemiş bir rekora imza atan" "Afganistan Üçlemesi" oldu. Bu üçleme; "Kayıp Gelin", "Efsanesiz Yıllar" ve "Ayrılığın Sonu Yokmuş" romanlarından oluşuyordu.
Merhum eleştirmen Aydın Memmedov'a göre, üçlemenin ilk kitabı olan "Kayıp Gelin", iki gencin mutsuz aşkını yalın ve gösterişsiz bir dille anlatmasına rağmen toplumda uyandırdığı büyük yankı bakımından, ancak Anar'ın "Beş Katlı Evin Altıncı Katı" romanıyla kıyaslanabilecek güçteydi. Üçlemeyi oluşturan romanların toplam baskı sayısı yarım milyonu aşmıştı. Bu rakam, bir Azerbaycan yazarı için son derece önemli ve ender rastlanan bir başarıydı. Nitekim seçkin edebiyat tarihçisi Abbas Zamanov, yeni yayımlanan "Sabir Gülüyor" adlı kitabını yetenekli öğrencisine armağan ederken şu anlamlı ithafı yazmıştı:
"Azerbaycan'ın milyonluk okur kitlesine ulaşan yazarı Alibala Hacızade'ye, hocasından bir hatıra."
Böylece Alibala Hacızade, kısa zamanda geniş bir okur kitlesinin sevgisini kazandı. Bu konuda "Ben Sözcüklerimin İçinde Yaşıyorum" adlı anı yazısında şöyle diyordu:
"'Kayıp Gelin' roman üçlemesinin böylesine büyük bir üne kavuşmasında, büyük devlet adamı, edebiyatımızın ve kültürümüzün dostu ve destekçisi Haydar Ali Rıza oğlu Aliyev'in çok büyük katkısı olmuştur.
Yaşlı kuşak iyi hatırlar; Haydar Aliyev o yıllarda pamuk toplama mevsimlerinde geniş bir heyetle bölgeleri dolaşır, çeşitli toplantılar düzenlerdi. 1980 yılının kavurucu yaz günlerinden birinde Saatlı ilçesindeki bir kolhozun çalışma birliğini ziyaret eder. Genç kızları etrafına toplayarak bu ağır emekleri için onlara teşekkür eder ve ardından şöyle der:
“ Sizin de bir ihtiyacınız var mı? Belki araba, belki mobilya... Çekinmeden söyleyin; elimden geleni seve seve yaparım.
Pamuk toplayan genç kızlardan biri utana sıkıla öne çıkar ve şöyle der:
“Haydar öğretmen, çok teşekkür ederiz. Bizim hiçbir eksiğimiz yok, her şeyimiz var. Ama sizden bir ricamız olacak. Yakın zamanda "Kayıp Gelin" kitabı yayımlandı. Bizim köye ondan yalnızca bir nüsha ulaştı. Köydeki bütün kızlar kitabı okuyabilmek için sıraya girdi. Eğer mümkünse, lütfen söyleyin de bu kitaptan biraz daha fazla bassınlar; biz de okuyabilelim.
Derler ki, hükümdarların sözü, sözlerin şahıdır. O konuşmanın ardından "Kayıp Gelin", her biri 100 bin adet olmak üzere iki kez daha basıldı ve kısa sürede tükendi.
Romanın yeniden basılan çok sayıdaki nüshasından Celilabad'a da gönderildi. Okurları, yazarı ilçelerine davet ettiler. O da köyleri, çiftlikleri ve tarla kamplarını dolaştı; gittiği her yerde büyük bir içtenlikle karşılandı. Okurlarıyla yaptığı buluşmalardan son derece memnun kaldı.
"Kalem sahibi olan kişi, hiçbir zaman sorumluluk duygusunu yitirmemeli; vicdanına ve yüreğine aykırı davranmamalı, asla yalan yazmamalıdır."
Bu sözler, "Uçağın Gölgesi" romanının kahramanı Nadire'nin günlüğünde yer alsa da, aslında yazarın kendi hayat ve sanat anlayışını yansıtan bir ilke niteliğindedir. Bu düşünce, Alibala Hacızade'nin bütün edebî kişiliğini özetleyen temel özelliklerden biridir.
O, hayatın ve insanların daima içinde yaşamış; gördüklerini ve gözlemlediklerini özümseyerek kaleme almış, hiçbir zaman hayal ürünü olaylar uydurmamıştır. Yaşamın gerçeklerini, sanatın estetik renkleriyle; son derece doğal ve etkileyici tablolar hâlinde okuyucuya sunmuştur. Ne var ki, tam da bu yönü, hiç beklemediği bir şekilde, cahil ve art niyetli insanların dedikodularına; haksız saldırılara, iftiralara, baskılara ve çeşitli yıldırma girişimlerine maruz kalmasına neden oldu.
Yazar, verdiği röportajlardan birinde bu acı günleri şu sözlerle anlatıyordu:
"'Uçağın Gölgesi' romanının devamı olan 'Vefalım Benim' kitap olarak yayımlanmıştı. Yüksek tirajla basılan eser kısa sürede tükendi.
Gazeteler roman hakkında övgü dolu yazılar yayımladı, eleştirmenler güzel değerlendirmelerde bulundu. Fakat sevincim uzun sürmedi. Haksız saldırılara ve iftiralara uğradım. Sözde romandaki bazı kişileri gerçek hayattaki insanlardan esinlenerek yazmışım. Hatta o dönemde Cumhuriyet Başsavcısı İlyas İsmayılov'a bile hakkımda şikâyet dilekçeleri verdiler. Neyse ki İlyas Bey romanı okumuştu. Şikâyetçilere, romanda onların hiçbirinin adının geçmediğini söyledi. Eğer kendilerini o kişilerde görüyorlarsa, bunun sorumlusu yazar olamaz. Aksine, yazara iftira atanların hukuken sorumlu tutulmaları gerekir."
Şikâyetçiler, savcılık sürecinden korkup davalarından vazgeçseler de, yazarı rahat bırakmadılar. Onun baş araştırmacı görevinden alınmasını sağladılar. Əlibala Hacızadə, büyük çabalar sonucunda yeniden görevine dönmeyi başarsa da, bu kez de resmî olmayan yasaklarla, yapay engellerle, manevi baskılarla ve tehditlerle karşı karşıya kaldı. Bu yüzden eserlerini yayımlatma imkânı bulamadı.
Ona öyle geliyordu ki, sinirlerini yıpratan, sağlığını bozan, ailesinin huzurunu kaçıran bu isimsiz iftiralar ve düzmece suçlamalar hiç sona ermeyecekti.
Bu zor yılları anlatan dizeler de onun hayatını adeta özetliyordu:
Günler geçti, aylar birbirini kovaladı,
Kaderine durmadan kavgalar düştü.
Zaman seni çok yordu, çok sınadı,
Zor imtihanlardan geçirdi seni, ey üstat!
Ama sen yine de kendi hesabını yap; asıl hükmü veren zamandır. Zaman değişir, devir değişir ve onunla birlikte pek çok şey de değişir. Eserlerinin yeniden yayımlanmasını uzun yıllar hasretle bekleyen yazarın gözlerinde zaman zaman umut ışığı yanıyor, ama kısa süre sonra yeniden sönüyordu. Çünkü artık bir kitap yayımlatabilmek için ya masraflarını kendin karşılamalı ya da bir sponsor bulmalıydın; yani varlıklı insanların kapısını çalıp onlardan yardım istemek zorundaydın.
Oysa onun böyle bir maddi gücü yoktu. Daha önce hayatında hiç kimseden bir şey istememiş, kimsenin karşısında el açmamıştı; bundan sonra da istemeyecekti. Çünkü karakteri buna izin vermiyordu.
Bu yüzden bir söyleşisinde acı bir tebessümle şöyle demişti:
"Benim kitabımın kitabı kapandı."
Fakat dünya hiçbir zaman iyilikten yoksun değildir. Kitaplarını severek okuyan, yeteneğine ve kişiliğine saygı duyan varlıklı, hayırsever ve aydın insanlar onu kendileri buldular. Hiçbir karşılık beklemeden, hiçbir minnet altında bırakmadan eserlerini yayımlamak istediklerini söylediler.
Bu konuda şunları anlatıyordu:
"İlk olarak Saatlı'dan hayırsever Gülhüseyn Əhmədov, kitaplarımdan birinin basım masrafını üstlendi. Kardeşin kardeşe bile yardım etmediği bir dönemde, o benim eserlerimin birinci cildini bastırdı. Onun eli uğurlu geldi. Ardından hemşehrimiz, Moskova'da yaşayan iş insanı ve hayırsever Gülağa Kanberov da eserlerimin on ciltlik külliyatının yayımlanmasını üstlendi."
Hayırsever Gülağa Kanberov, verdiği sözü tuttu. Yazarın yetmişinci yaşına girmesi dolayısıyla eserlerinin on ciltlik külliyatının basımını tamamladı ve kitapların tanıtımını büyük bir özen ve yüksek bir organizasyonla gerçekleştirdi.
Cumhuriyetin önde gelen bilim ve edebiyat insanları, Alibala Hacızade hakkında şu değerlendirmelerde bulunmuşlardır:
Alibala Hacızade eserlerinin 1. cildinin ön sözüne şöyle yazmış. "Dünya malına, servete, şan ve şöhrete, ödüllere kavuşma özlemiyle hiç yaşamadım. Benim için en büyük unvan 'yazar' olmaktır; en büyük ödül ise okurlarımın bana duyduğu sevgidir. Hayatım boyunca bununla gurur duydum. Ayaklarımın altında kurbanlar kesen, 'Bırakın, o kitapları yazan elleri öpeyim!' diyen insanlarla karşılaştım. Azerbaycan'ın neredeyse her köşesinde, nice köyünde ve kasabasında, roman kahramanlarım olan Efsane ve Elmeddin adını taşıyan onlarca, yüzlerce kızımız ve oğlumuz vardır. Ben de kendimi onların manevi babası sayıyorum. Hatta içlerinden bazılarının nişanında, kız isteme merasiminde ve düğününde bir aile büyüğü olarak bulundum. Eğer bunlar sevgi değilse, ödül değilse, o hâlde nedir?"
Bu sözler, Alibala Hacızade' nin yazarlığa ve okuruna bakışını en samimi biçimde ortaya koymaktadır. Onun için gerçek zenginlik ne servet ne de makamdı; asıl mutluluk, eserlerinin insanların hayatına dokunması ve okurlarının gönlünde unutulmaz bir yer edinebilmesiydi.
Hayatının son dönemlerinde Cumhurbaşkanlığı bursu almaya başladığında, yakın dostu Nahid Hacızade'ye şöyle demişti:
"İyi oldu, tam zamanında yetişti. Tedavi ve ilaç masraflarını artık karşılayamıyordum."
Tedavi süreci uzun sürdü...
Günlüğüne ise şu satırları yazmıştı:
"İnsanın tek bir yolu vardır. Bu yol, annemizin sıcak beşiğinde başlar, toprağın soğuk beşiğine kadar uzanır... Bir gün beni siyah bir tabutun içinde getirecekler... Üstüme dünyanın gülü gelecek.”
O, bu günü adeta önceden görmüş gibiydi. Mezarı çiçeklere boğuldu.Kimler vardı orada? Gözleri yaşlı okurları, vefalı yazar dostları, meslektaşları, yakınları ve onu seven sıradan insanlar...
Bir zamanlar şöyle demişti:
"Ben bu dünyaya sessiz, sakin ve gösterişsiz geldim; yine aynı sessizlik içinde göçüp gideceğim."
Gerçekten de öyle oldu. Dünyaya geldiğinde sevinenler ailesi ve yakınlarıydı. Fakat onu son yolculuğuna uğurlayanlar yalnızca onlar değildi. Azerbaycan'ın dört bir yanında yaşayan kahramanları; Efsaneler, Elmeddinler, Nadireler, kitaplarının yeniden basılmasını isteyen okurları ve edebiyatseverler büyük bir yasa büründüler.
Çiçeklerle donatılmış mezarının başında toplananlar, onun şu sözlerini hatırlıyor; sanki o yumuşak, huzur veren sesini yeniden işitiyorlardı:
"Bir başka ölümsüzlük daha vardır; öldükten sonra yaşamaya devam etmek. Ben de öldükten sonra eserlerimle yaşamayı sürdüreceğim."
... Günler ayları, aylar yılları kovaladıkça zaman değişti, devirler birbirini izledi. Ve bir zamanlar söyledikleri de, yazdıkları da tek tek gerçeğe dönüştü. Onun inandığı gibi, bedeni toprağa karışsa da kalemi yaşamaya devam etti; eserleri yeni kuşaklarla buluştu, adı okurlarının gönlünde yaşamayı sürdürdü. Çünkü gerçek yazarlar, yalnız yaşadıkları çağın değil, kendilerinden sonraki zamanların da insanlarıdır. Alibala Hacızade de sözün ölümsüzlüğüne inanmış ve bunu hayatıyla ispatlamış bir edebiyat ustası olarak hafızalarda yerini almıştır.
Alibala Hacızade, bugün de edebiyatı seven insanların gönlünde yaşamaya devam ediyor. Romanlarının kahramanları olan Efsaneler, Nadireler ve Elmeddinler artık dede ve nine oldular; onların büyüyüp yetişen çocukları da, yazarın doğumunun 90. yılında, mezarına "Üzerine Dünyanın Çiçekleri " diyerek taptaze çiçekler getiriyorlar.
Onun unutulmaz ve aydınlık hatırasını yaşatan kalem dostları, meslektaşları, yakınları ve sayısız okuru mezarını ziyaret ediyor; yüreklerine teselli veren sözlerini yeniden hatırlıyor, sanki o yumuşak, hüzünlü ama umut dolu sesini bir kez daha duyuyorlar:
"Bir başka ölümsüzlük vardır; öldükten sonra yaşamaya devam etmek... Ben de öldükten sonra eserlerimle yaşamayı sürdüreceğim."
Ve gerçekten de öyle oldu. Alibala Hacızade, bugün artık yalnızca yazdığı eserlerle değil; yetiştirdiği okurlarla, gönüllerde bıraktığı izlerle ve edebiyatımıza kazandırdığı değerlerle yaşamaya devam ediyor.