HaftanınÇok Okunanları
KEMAL BOZOK 1
Serdar Dağıstan 2
HİDAYET ORUÇOV 3
VILAYET GULIYEV 4
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 5
ORHAN SÖYLEMEZ, ÖMER FARUK ATEŞ 6
Kardeş Kalemler 7
Emekli olunca doğu Karadeniz’in şirin bir ilçesi olan memleketim Yeşil Kent’e yerleştim. İşlerim nedeniyle akranlarım gibi ben de başka memleketlerde çalıştığım için, buralarda tanıdıklarım, çocukluk arkadaşlarım kalmamıştı. Bu yüzden, bir bahar günü ortaokul arkadaşım Cafer’le karşılaştığımda çok mutlu olmuştum. O, önceden buraya yerleşmiş, geniş, güzel bir çevre edinmişti. Ben de onun bu çevresine dâhil olduğum için hiç yalnızlık hissetmedim.
Karşılaşmamızın üzerinden üç dört ay gibi bir zaman geçmişti ki ortalıkta seçim lafları dolaşmaya başladı. Türkiye genel seçime gidiyordu. Partilerin adaylarından bahsettiğimiz bir sohbet sırasında:
“Sen neden aday olmuyorsun Cafer”, diye sordum.
“Ben o işi otuz sene önce bitirdim Zübeyir” dedi.
Zaten ellili yaşlarda olan arkadaşımın otuz sene öncesinden bahsetmesi ilgimi çekmişti.
“İyi ya işte, tam zamanı, bunca yıllık tecrüben ve bu kadar geniş bir çevren var. Ayrıca buralarda sayılıyor, hürmet görüyorsun. Bence bunları değerlendir,” dedim.
Derin bir nefes aldı. Yerini sağlamlaştırmak ister gibi banka iyice yerleşti. Gözlerini Karadeniz’in uçsuz bucaksız maviliklerine dikti. Sağ kolunu boşlukta aşağıdan yukarıya iki üç kere dairesel bir hareketle çevirerek:
“Uzun hikâye ama sana anlatayım”, dedi.
…
Memur olarak göreve başladığım ilk yıllardı. O zamanlar büyükçe bir il merkezi, şimdi ise artık anakent olmuş vilayetlerimizden birinin resmi bir kurumunda görev yapıyordum. Memleketimden uzaktaydım. Fakat bu durum beni olumsuz olarak etkilemiyordu. Gençliğim ve çalışma şevkimden aldığım enerjiyle, gece gündüz demeden çalışıyordum. Başarılı bir memuriyet hayatım vardı. İnsanlar arasında hiçbir ayrım yapmadan onlarla ilgileniyordum. Sosyal ilişkilerim iyiydi. Çevremde itibarım yerindeydi. Bu sayede de beraber hareket ettiğimiz bir arkadaş grubumuz oluşmuştu. Ekip ruhu ile davrandığımızdan resmi kurumlarda iş yaptırma gücümüz yüksekti. Halim selim, iyi niyetli, amirlerim tarafından sevilip sayılan biri olarak bilinirdim.
İki yıllık mecburi hizmetimi tamamlayıp memleketime ya da başka bir yere gitme imkânım varken, olumlu gördüğüm şartlar gereği tayin istememiştim. Bir yuva kurarak yerleşmeye karar vermiş, bunun için de uygun bir semtten ev alma girişimlerine bile başlamıştım.
Maddi bir meselem yoktu. Eş dost, konu komşudan oluşan sosyal çevremle hiç bir sıkıntı yaşamadan paylaştığım hayat; alışılageldik bir şekilde devam ediyordu.
İşte bu durumu bozan bir hadise tam da o günlerde yaşandı.
Görev yaptığım kurumun “Koruma ve Yaşatma Derneğinin” iki yılda bir yapılması yasal bir zorunluluk olan seçimli olağan genel kurulu yapılacak, yeni yönetim kurulu belirlenecekti. Bu görevin maddi hiçbir faydası yoktu. Ancak sosyal mevki olarak itibarlı bir makamdı. Yöneticiler tarafından bunların görüşleri önemseniyor, idari ve yönetsel işlerde inisiyatiflerini kullanabiliyorlardı. Yani cazip bir yerdi. Dolayısıyla da bir iş yerinde var olan çeşitli grup, görüş ve eğilimlerin doğal olarak ilgisini çekmekteydi. Gelecek hesabı olanlar, makam mevki sahibi olmayı düşünenler, siyaset yapmayı hedefleyenler birer birer, grup grup bu göreve seçilmek için aday oluyorlardı. Aday olunuyor, adaylar belirleniyor, gruplar bir araya geliyordu. Bu arada ilginç görüntü ve diyaloglar da yaşanmaktaydı. Bazen yan yana gelmesi imkânsız gibi görünen kişiler, kuzu sarması olmuş birbirinden ayrılmıyor, bazen de yıllardır aralarından su sızmayan kaim dostların ufak bir dedikodu ya da yanlış anlama yüzünden araları açılıyordu. İnsanlar, sabah kalktıklarında kendilerini farklı kulvarlarda buluveriyorlardı.
Sonuçta zamanın ihtilal idaresinin gözettiği denge ve hassasiyet politikaları gereği iki listenin seçime gireceği kesinleşti.
Çevremdeki bütün tanıdıklarım benim de, aday olarak bir gruba destek vermem yönünde baskı yapmaya, telkinlerde bulunmaya başladılar. Şayet aday olursam, gerek benim gerekse mensup olacağım grubun diğerini geçeceği, bunun tarihi bir fark ortaya çıkaracağı söyleniyordu. Bu durumda etrafımdaki herkesin maddi manevi destek olacağı da yinelenmekteydi. Üstelik karşımızdakilerin eksiklerini, hata ve zaaflarını öne çıkararak, olabilecek haksızlıklara mani olmamız ve bütün bunların vebalini göz önüne almamız gerektiği de laf arasına sıkıştırılan uyarılardandı. Aslında bu doğru idi de. Diğer tarafın muhtemel adayı; kelimenin tam anlamıyla bir üçkâğıtçıydı. Ahde vefa, sadakat, dürüstlük, ar, hayâ, iyi niyet gibi değerlerden yeterince nasiplenmemiş, sadece günün muteber değeri; para ve etrafına birikmiş bir sürü faizci, tefeci, hırsız, uğursuza ve kalabalık aşiretine güvenen biri idi. Bu şartlarda; toplumsal değerler göz önüne alındığında onun kazanması mümkün değildi. Öyle de olmalıydı zaten.
İçinde olmam istenen grubun başkan adayı da o memleketin yerlisi ve onun da kalabalık bir aile çevresi vardı. Hiç bir zaafı olmayan etrafında sevilip sayılan biriydi. Davranış olarak hoş görülmeyecek hiç bir hareketi yoktu. Büyüklere hürmet eder, küçükleri sever, kadir kıymet bilir; yoksulu, fakir fukarayı kollardı. Hatta bazen samimiyet ve iyi niyetinden dolayı eleştirildiği bile olurdu.
Bu arada beni teşvik edenlerin hepsi olmasa bile bazılarının asıl niyetleri de farklıydı. Bunlar, beni ben olduğum için değil de; eşit gördükleri bu güç mücadelesinde menfaat temin edebileceklerine inandıkları başkan adaylarına, oy deposu olarak katkımın büyük olacağını bildiklerinden destekliyorlardı.
Bir keresinde bir dostumun şahit olduğu; iki kişi arasında geçmiş olan konuşma şöyleydi:
“Birader, bizimkiler Cafer’i ikna etmeye, aday listesine almaya çalışıyorlarmış. “
“İyi, Cafer’in bizimle olması iyi olur, o zaman onlara fark atarız valla, inşallah kabul eder.”
“Biz seçimi alıp Kadir de başkan olunca işimiz iş, benim oğlanın tayin işini de yaptırırız değil mi?”
“Elbette yaptırırız, bizim işleri yapmayıp da kimlerin işini yapacak? Ama çalışmak lâzım, hadi boş durmayalım.”
İşin aslı bu konuşma durumu en iyi şekilde özetliyordu.
Ve ben her şeye rağmen, baskılara da dayanamayarak, istemeye istemeye de olsa memuriyetimin başlangıç yıllarında bu seçimde taraf ve aday oldum.
Yapılacak seçimin özelliği gereği, listeler yarışacaktı. Yani yönetim kurulunu oluşturacak aday isimlerinden meydana gelen listeler hazırlanacak, üyeler bunların içinden istediğinin ismini oy pusulalarına yazarak tercihlerini belirteceklerdi. Sonuçta en çok oyu alandan başlayarak asil ve yedek yönetim listesi oluşacaktı. Sonra da seçilen bu yönetim kurulu kendi arasında başkan ve diğer görevleri belirleyecekti.
Demokrasinin memleketimizde tam yerleşmediği yıllardı. Ancak bu tür resmi işlemlerin kâğıt üzerinde usulüne uygun şekilde yapılması gerekiyordu. Seçim takvimi başladığında bütün adaylar mücadelelerine başladılar. Karşı taraf bunun için neyi gerekli görüyorsa onu yapıyordu. Meşruiyet kavramı kişiselleşmiş, herkes kendi doğrusunu yapar olmuştu. Genel hava milletvekili seçimlerini aratmıyordu. Köşe başlarında ikişerli, üçerli gruplar kulis faaliyetlerini yürütüyor, adaylar doğal seçmen olan her memurla tek tek ilgileniyorlar hatta o zamana kadar merhaba demedikleri hizmet personelleriyle şehir lokantalarında misafir ağırlıyorlardı. Adayların ellerinde yeni görünmeye başlayan ambalajlı paketlerden anlaşıldığı üzere ufak çaplı hediyeler, seçim günü yaklaştıkça kalite ve marka değiştirmekteydi. Vaatlerin oranı ise vaat edenin gücünü aşmış, seçmenin arzusuna göre şekillenmekteydi.
Biz de seçim kampanyasını büyük bir organizasyonla başlattık. Herkese kucak açmıştık. Abartısız, yalansız, asılsız vaatleri olmayan bir çalışmaydı bu. Tek ölçümüz dürüstlük ve samimiyet idi. Bu ölçü etrafında bir araya gelmiştik. Memleketin en gösterişli salonlarından birinde yapmıştık toplantıyı. Günün moda tanıtım organizasyonlarıyla kalabalık bir grup olmuştuk. Neredeyse seçimde oy kullanacakların hepsi bizimleydi. Hatta fazlamız bile vardı. Kurumumuzun idarecileri de davetli olmadıkları halde güya destek vermek üzere aramızdaydılar. Bu durum nasıl algılanır, hangi sonuçları doğurur belli değildi. Durumdan vazife çıkarıp kendiliklerinden aramıza katılmışlardı. İsteğimiz dışında gerçekleşen bu emrivakiinin olumsuz bir durum ortaya çıkarmamasını temenni ederek programımızı uygulamaya devam ettik. Başkan adayımız önceden hazırladığımız şekilde güzel bir konuşma yapmış, gönülleri fethetmişti. Yapacaklarıyla, ekibiyle göz doldurmuştu. Öyle ki herkes arkadaşımızı kutlamış, takdir ve bağlılığını bildirmiş, şimdiden “hayırlı olsun” demeye başlamıştı bile. Bizim de yüzlerimiz gülüyordu. Seçimi garantilemiştik. Büyük bir teveccüh kazanmış, herkesin övgüsüne mazhar olmuştuk. Hatta delegeler arasından “ Seçime bile gerek yok aslında, nasıl olsa farklı kazanırsınız.” diye espri yapanlar bile olmaktaydı.
Seçimden bir gece önce yaptığımız son toplantımızda da gelen haberler bunu teyit eder mahiyetteydi... Nihai bir durum değerlendirmesi yaptık… Seçim günü yapacağımız çalışmaları gözden geçirdik. Seçim garanti olduğuna göre başkan adayımızın yapacağı “teşekkür konuşması ” metnini de hazırlayarak, herkese yapılan son görev dağılımları tebliğ edildi. Benim görevimde; çevremde oy verecek kişilerle tekrar konuşarak seçimde fire vermemelerini sağlamaktı.
Toplantının akabinde zaman kaybetmeden herkes gibi bende görev alanıma döndüm. Tanıdığım delegelerle tek tek görüşüp, tekraren olumlu düşüncelerini aldım. İtimat telkin eden bakışlardaki ışığı algıladım. Dürüstlük ve çalışkanlığından emin olduğu bir ekibi desteklemenin verdiği gururla bizleri kucaklayan, başarı dilek ve temennilerini yüreğimde hissettim. Onların güven duygularıyla doğruyu gördüklerine ve bizlerin iyi şeyler yapacağımızı bildiklerine bir kere daha şahit oldum.
Gönül huzuruyla evime yollandım.
…
Nihayet o gün geldi… Herkes oyunu kullandı. Oy verme kabininden çıkıp karşılaştığım herkes oyunu bize verdiğini, kesin olarak kazanacağımızı ifade ederek salondan ayrılıyordu.
…
Sandıklar açılıp oylar sayıldıkça, sonuç netleşmeye başlamıştı. Fakat ortada bir yanlışlık vardı. Bize oy çıkmıyordu. Sanki gizli bir el sandığa girmiş, bize ait oyları imha etmişti. Arada bir bozkırda çiğdem misali çıkan oylar ise bir yekûn teşkil etmekten uzaktı.
…
Sonunda; ait olduğum grupla beraber, büyük bir oy farkıyla seçimi kaybettik… Ama bu durum hayatımda hiç bir değişikliğe sebep olmadı. O günden bu güne insanlara aynı şekilde davrandım. Ömrüm memur olarak geldi geçti. İdari görevlere talip olmadım. Sadece o seçimin ardından hemen tayin isteyip, buraya yerleştim.
Hiç bir seçimde aday ve taraf olmadım.
Şimdi ise seçim tahlilleri yaparak vakit geçiriyorum.
O yüzden bana “Analiz Cafer” diyorlar, dedi.
…
Ne kadar da uymuştu bu lâkap ona…