Anılarla Yaşamak


 01 Eylül 2020


"Sen, Çocuklara Yunan Düşmanlığı Aşılıyorsun"

Bir sabah okula geldiğimde Yunanlı öğretmenin yüzünü her zamankinden daha kindar gördüm. Dur, bakalım, bunda bir iş var, ama ne; demeye kalmadı, 25 Mart Yortusu dolayısıyla asılan bazı kâğıtların yırtılıp atıldıklarını, durumu hemen karakola bildirmemi istedi... Gidip yapılan zarar ziyanı yerinde inceledim. Gerçekten bazı kâğıtlar çivi ve çakılarla yırtılmış, parçalanmıştı ama bunun pek o kadar büyütülecek bir olay olmadığı da belliydi. Sonra bunlar küçük çocukların, ya da okulu birkaç yıl önce bitirmiş çocukların işi olabilirdi. Afişler de malum afişler... Yunan kurtuluş savaşı ile ilgili görüntüler... Yıkılan minareler, süngülenen fesli Osmanlı askerleri... Ve yakılan Türk donanmasında kılıçtan geçirilen Osmanlı denizciler... Yunanlı öğretmene durumu karakola bildirmenin bir anlamı olmadığını söyledimse de o dinlemedi, olayı hem karakola, hem de müfettişliğe aksettirdi. Ve ardından gelsin soruşturmalar, bitmez tükenmez ifade almalar, o usturuplu sorular ve sonuçta yine o beklenen suçlama:"Siz çocuklara Yunan düşmanlığı aşılıyorsunuz. Bu olaydan çıkan sonuç bu!" Bu kez ben hücuma geçiyorum. "Sizin bu suçlamanızın hiçbir dayanak noktası yok. Kuru bir iddia sadece. Ama ben diyorum ki, çocuklarımızı Yunan düşmanı yapan sizlersiniz. O yırtılan, çizilen afişlere bir göz atın... Neler var onlarda... Rumlar tarafından yıkılan minareler, yere yatırılıp Yunan askerleri tarafından süngülenen fesli Türk askerleri... Bu çocuklar için cami, orada süngülenen Türk askerleri bir anlam taşımıyor mu sizce... Siz, işte sizin camilerinizi böyle yakıp yıktık, dedelerinizi böyle kılıçtan geçirdik, diye onların gözleri önüne böyle manzaraları sergilerseniz, sonuç böyle olur. Demek ki çocuklara Yunan düşmanı yapan bu türden hareketler..." Müfettiş bu sözlerimi dinledikten sonra söyleyecek bir şey bulamadı, "bunları siz asıyorsunuz, ben mi asıyorum, diye gülünç bir savunma içine girdi... Çok soğukkanlıydım... Şimdi bunları bırakalım, dedim. Hem, eğer elinizde bir yetki varsa bir daha bu türden afişlerin azınlık okullarına asılmamaları için bir talimat verirsiniz, olur biter... Bunu da Yunanlı öğretmene bir daha hatırlat, dedim... Müfettiş, "zaten bugünlerde iki hükümet, yani Yunanistan'la Türkiye yeni bir kültür protokolü imzalayacaklar, sanıyorum, bu sorun da orada ele alınacak ve iki ulusu birbirine düşman gösteren afiş ve ders metinlerine azınlık okullarında yer verilmeyecek, dedi. Gerçekten 1968 Protokolünde böyle bir madde yer aldı. Hatta çocuklara verilen Yunanca kitaplarda yer alan bazı metinler yırtıldıktan sonra ders yapıldı. Ama dosyamıza bir ceza daha eklendi elbet…

Çepelli Türk İlkokulu’nda Güçlü Bir Kadro: Rahmi Ali, Hüseyin Mahmutoğlu ve Refika Nazım

Yine cuntalı yıllarda olacak; Çepelli Türk İlkokulu'nda güçlü bir öğretim kadrosu yer aldı belli bir dönem... Belki de Çepelli Türk İlkokulu'nun tarihinde gelmiş geçmiş ve geçecek olan en güçlü kadro... Görünüşte bir ilkokul ama bir ortaokul düzeyinde dersler veriliyor... Hemen her şey mükemmel... Okul içindeki sosyal faaliyetlerden tut, derslere kadar her şey en yüksek düzeyde verilmeye çalışılıyor... Bu arada beden eğitimi, müzik, sanat çalışmaları da en iyi şekilde veriliyor. Okul, notayla, voleybolla, futbolla, atletizm çalışmalarıyla tanışıyor. Bu verimli çalışmalar okul duvarlarını aşıp köye de taşınıyor. Yönetim bu başarıya göz dikiyor... Hemen her hafta okula baskınlar düzenleniyor... Olur olmaz şeylerden soruşturmalar, rahatsızlıklar... Hatta neden öğrencilerden bazıları kırmızı çorap giyiyorlar; gibi aşırı saldırılar... Ve beklenen son geliyor: bir komplo... Sebep hazır: Neden Refika Nazım bir öğrenciyi sırada biraz itmiş, ya da itelemiş... Önce biraz zayıf karakterli olan öğrenci velisi okula gelip Refika Nazım'a bağırıp çağırmaya başlıyor... Nerdeyse öğretmeni dövecek... Buraya bak, diyorum... Öğrenciler karşısında bir öğretmene bu şekilde hakaret etmeye kimsenin hakkı yok... Durumu güzelce anlat ve tatmin olmazsan şikâyetini istediğin yere yap... Burası bir okul... Adam hemen okuldan ayrılıyor ve karakolu ile doktor raporu ile müfettişliğin takım taklavat bütün personeliyle okul ablukaya alınıyor... Refika Nazım, çocuğu feci bir şekilde dövmek ve doktor raporuna göre çocuk bile doğuramayacak şekilde hırpalamakla, ben de "Burası bir Türk İlkokulu, buraya öyle olur olmaz kişiler gelip karışamaz deyip adamı itelemekle suçlanıyordum. Sonuçta Refika Nazım, azledildi. Ben de altı ay okuldan uzaklaştırıldım. Çok geçmedi, aynı olayla bağlantılı olarak bir başka suçlamayla Hüseyin Mahmutoğlu da azledildi. Böylece Çepelli Türk İlkokulundaki o güçlü kadro büyük bir oyunla bertaraf edilmiş oldu. Yönetim de rahat bir nefes aldı. Halkın bu konudaki tepkisi sanıyorum birkaç kahve muhabbetinden, çocukları da beş on gün okula göndermeme eyleminden öte gidemedi. Çünkü halk yönetime karşı eyleme geçmeye bir türlü daha alışamamıştı. Sonra yönetim de baskılarını daha çok öğretmen okulu mezunları üstünde yoğunlaştırmıştı... Halk da biraz cahilliği biraz da ürkekliği yüzünden olacak, olaya yönetimle öğretmen arasında geçen bir olay olarak bakmak istiyor, sanki bu olaylar kendisini pek yakından ilgilendirmiyordu. Bir ara Hüseyin Mahmutoğlu ile ilgili olarak okulda bir soruşturma yapılıyordu herhalde, okul polis kordonu altına alınmıştı. Ben o günlerde azilliydim. Kahvede bazılarına gelin okula gidip öğretmeni bu olaylar karşısında yalnız bırakmayalım, dedim... Aman, dediler. Bizim de başımız belâya girer sonra... Oysa Hüseyin Mahmutoğlu onların çocuklarının geleceği için Akademili öğretmenin okula gelmemesi için mücadele ediyordu. 

Soruşturmalar ve suçlamalar Türk düşmanlığına örnek gösterilecek cinsten örneklerle doluydu. Ama bunları ayrıntılarıyla anlatıp hiç kimsenin canını sıkmak istemiyorum. Yalnız ilginç bir kaç örnek vermekle yetineceğim... Mahkeme Kavala'da yapılıyordu. Refika Nazım'ın Rumcası yok. İster istemez tercümanlığı bana vermek zorunda kaldılar. Bir ara, bak, deniliyor. Doktor raporuna göre bu kız öğrenci bir daha çocuk yapamayacak. Ben o günlerde oldukça rahatım... Nedenini de bilmiyorum. Gülümsedim. Orada beş altı kişi sorgulayıcı ve karar verici konumundaydı. Doktor sizin, dedim. Ben bir doktor getirip kızı bir kontrol ettireyim, bu kız beş on çocuk yapar diye bir rapor getiririm size... Bütün kanunlar, sizden yana, karakolu da, doktoru da... Bizim haklı olmamıza imkân var mı bu koşullar altında? Orada bulunan bazı müfettişler acı acı gülümsemekle yetindiler, sadece. Ama sonuç değişmedi. Sonuçta karar kâğıdını almaya gittiğimde oradaki memur bana güya acırmış gibi davranmak istedi... Karara itiraz etmeyecek misiniz, dedi. Ben kendisine bakıp gülümsedim. Kararı daha önceden verilmiş bir olayın üstüne nasıl gideyim, dedim. Sonra herkes işini yapıyor. O günlerde Kıbrıs harekâtı yapılmıştı. Haklı ile haksızı ayırmak pek kolay, değil, dedim. Güçlü olan her daim haklıdır... Memur bozuldu, ne dediğimi anlamıştı. Daha sonra hiç gereği yokken sık sık selam verme gereğini duymuştu bana... Hala da kendisiyle selâmlaşır dururuz. Samimi değil tabii, öylesine, hatır için…

Biraz da "Romanco" kültürü

Bizim kuşağın Yunancası yok gibidir. Tarzancaya benzer bir Yunancamız var. Nedeni belli. Yunancanın çok az konuşulduğu bir bölgede yetiştik. Anne ve babalarımız Osmanlı İmparatorluğu'nun çocukları. Yerli Rumlar Türklerle daha çok Türkçe konuşmağa alışmışlar. Anadolu'dan gelen göçmen Rumlar zaten kendi aralarında Türkçe konuşuyorlar. Rum esnaf, Türk müşterilere şirin görünmek için özellikle Türkçe konuşmaya özen gösteriyor. İlkokulların birçoğunda Yunanca öğretilmiyor. 

Biz, işte böyle bir ilkokuldan çıkıp Türkiye'ye gidiyoruz ve yirmi yaşlarında buraya dönüyoruz. Yunancamız beş on kelimeyi aşmıyor. Ne yapılacak; bu dil ister istemez öğrenilecek. Ben bu konuda kararlıyım. Bir yerlere gidip Yunanca ders alma diye bir lüksümüz yok. Fakirlik diz boyu. Ovada hayvan güderken Yunanlı bir korucu -sanki Türk korucu varmış gibi konuşuyorum- ile bazı çalışmalar yapıyorum. Yunanca-Türkçe diyalog adlı basit bir kitapçık buldum. Onun üzerinde çalışmalar yapıyorum. Ve kendimi beş kelimelik Yunanca ile kışlada buluyorum. Subayı, konuşur, çavuşu konuşur, dikkatle dinlerim... Bazen notlar alır, bunları okul bitirmiş Yunanlılara sorardım. İlk altı ay içinde konuşulanlardan bazı şeyler çıkarmaya başladım. Ara sıra konuşmaya da başlamıştım.

Serez'e geldiğimde halden anlar bir çavuşla tanıştım. Kışlaya rastgele yayın organı sokmak yasak. Ben durumu oradaki bir subaya anlatıp Yunanca öğrenmek istediğimi, onun için Yunanca bir dergi alıp okumak istediğimi söyledim. Anlayışlı biriymiş. Tamam, dedi. Bu arada çavuş da beni havaalanına gündüz nöbetlerine koymağa başladı, orada rahatlıkla dergi okuyayım, diye. Çünkü hava alanına gelip giden yoktu. İşte Romanco dergisini Serez İstasyonunun kuzeydoğusunda kalan hava alanında on beş ay boyunca okudum ve öyle veya böyle bir Romanco kültürü almış oldum. Romanco, magazin ağırlıklı bir dergiydi. Kapak fotoğraflarını sanıyorum daha çok Aliki Vuyiklaki süslerdi. Bu yüzden bu derginin müşterileri de çok olurdu. Dergide "Mia fora ke enan kero" sözleriyle başlayan bir masal sayfası vardı. Mizah hikâyeleri vardı. "O diasimos Kinigos Mayk Hic" başlıklı vahşi ormanlarda avcılık hikâyelerinin yer aldığı bir köşe vardı. Bir de benim hiç kaçırmadığım "Eksohika Diigimata" diye bir hikâye sayfası vardı. Bu hikâyelerdeki başkahraman her zaman bir Yunanlı olurdu ve bu Yunanlı Yunanistan dışında yaşadığı maceralarda herkesin koruyucu meleği rolünü oynardı. Bir çeşit Tarzan; Jonwesmüller... Kötünün karşısında yer alan adam... Gençlik... O yıllarda neden ben de böyle kahramanı bir Türk olan hikâyeler yazmıyorum, diye uzun süre düşünmüştüm. Hatta böyle bir hikâye yazmıştım; ama kışlada ne oldu, nasıl oldu, bu hikâyemi kaybettim. Bir ara bu dergideki masallardan birini Türkçeye çevirmeye çalıştım bir sözlük yardımıyla; sonra bu işten caydım. Ama bir ara, Akın gazetesinde, Dr. Andonyadis'in "Sigaranın zararları üzerine verdiği bir konferans metni Türkçeye çevirimle yayımlandı. Böyle bir işe nasıl girişmişim, şimdi bile şaşıp kalıyorum. Üstelik tıpla ilgili bir konferansın metninin çevirisi… Demek bir insan bir işi bilmiyorsa oldukça cesur oluyor. Daha sonra bazı kitaplar ve gazeteler üzerinde çalışmalar yaptım. Ama bir temel olmadığı için Yunancam hep zayıf kaldı. Özellikle konuşmalarda. Yunanca eserleri okurken o kadar zorlanmadığımı söyleyebilirim. Kazancakis'in "Zorba'sını hem Yunanca aslından, hem de Türkçesini okudum. Aslından daha çok zevk aldığımı söylemeliyim. Bir de Saffo'nun şiirlerini... Onlar galiba Makedonia adlı gazetede Safho ile ilgili bir inceleme yazısı okumuştum. Bir de Yannu Kordatu'nun Safho üzerine yazmış olduğu bir denemeyi okumayayım mı? Sözlüğü karıştırdıkça Yunancanın daha başında bulunduğumu anladım. Yaş da o günlerde elliye basamak dayamıştı sanıyorum... Gene de bazı Yunanca kitapları okumayı sürdürdüm. Fırsat buldukça da okuyorum.

Bir "kıymacı" hikâyesi

Bir rastlantı mı, değil mi; bilmiyorum. Azınlığın eğitim ve kültür sorununu istediği şekilde yönlendiren bir Minas Minaidis gelip Çepelli köyünde bir ev aldı, burada uzun bir müddet yaşadı, sonra öldü. Yine Azınlığın nerdeyse tek geçim kaynağı olan tütüncülükle ilgili bir dairenin başkanlığında bulunan, bu görevi yetmemiş gibi kendisine bir de Susurköy Nahiye başkanlığı görevi verilen bir kişi de hayatının son dönemlerini Çepelli köyünde geçirdi, o da burada yıprandı, gitti.

Kıymacı olayını ele almamın özel bir nedeni var. O da şu: Aslında kendine ait hiçbir ağırlığı ve özelliği olmayan bazı kişilerin devlet gücünü arkalarına alarak ne kadar acımasız ve gaddar olduklarını göstermesi bakımından ilginç bir örnek.  Ne oldu; bir zamanlar bütün yaka köylülerinin korkulu rüyası olan o ünlü (!) kişi hemen herkesin alay konusu oldu. Öylesine masumlaşıp gitti. Olaya bu açıdan bakıp şaştım kaldım. Neydi o bir zamanların Kıymacısı, nerede şimdiki bu her gördüğüne yılışarak gülümseyen, bütün mevlitlere gelip saatlerce Müslüman Cemaati arasında vakit geçiren adam...

Bakın, bu zatın adını dahi bilmiyorum. Halk, kendisine "Kıymacı" adını taktı; öyle de anıldı, gitti. Bu kişi Reji Dairesi başkanıydı sanıyorum. Cunta idaresi seçilmişleri kenara çekip bunların yerlerine bazı atamalar yapmıştı. Reji Dairesi Müdürü aynı zamanda Susurköy Nahiyesi müdürlüğüne de atanmıştı.

Cuntalı yılların sonuydu sanıyorum. İlk genel seçimler yapılacaktı. Seçim günleri yaklaşırken herkeste bir korku, heyecan vardı. Ne olacaktı, nasıl zorluklarla karşılaşılacaktı, hangi alicengiz oyunları oynanacaktı bu seçimlerde de...

Derken seçimden bir gün önce olacak, bir akşamüstü Köroğlu'nun kahvesine bir telefon geliyor. Telefonu da Nazımoğlu kaldırıyor. Yunancası mükemmel biri... Kahve insan dolu... Nazımoğlu'nun yüzü birden değişiyor. Aslında olur olmaz şeylere pek aldırmayan bir adam, ama yüzü biraz sararıyor. Herkes merak içinde… Telefonu kapattıktan sonra soruyoruz. Ne var, nasıl bir telefon. Kimden geliyor. Ne dediler? Bilmiyorum, kimden geldiğini, ama yarınki seçimlerde Türk adaylara oy verirseniz büyük bir kalabalıkla gelip köylerinizi basacağız ve sizi kıyma yapacağız, diyor telefondaki ses. Ona göre ayağınızı denk alın diyor. Meğer bu telefonu eden kişi Reji Dairesi Müdürü, aynı zamanda Susurköy Nahiyesi Müdürü olan zatmış... Adı da bu yüzden "Kıymacı" kaldı, kimi kendisinden korkuldu, kimi onun yokluğunda alaya alındı; kısacası, kıymacı geldi, kıymacı, gitti ve sonunda Kıymacı öldü...

Gerçekten seçim günü herkeste bir tedirginlik, bir korku vardı. Tüm seçim sandıkları Susurköy’deydi. İnsanlar uzun kuyruklar oluşturmuştu. Oy verme işlemleri bilerek uzatılıyor, halkın sabrının tükenmesi bekleniyordu. Yunanlı seçmenler kimliklerini gösterir göstermez içeriye alınıyor, oylarını rahatlıkla kullanıyorlardı. Türk seçmenler sinirli ve huzursuzdular. Bazı sandıklarda olaylar çıktı, askerlerin ellerinden tüfekler alındı, sonra durum yine yatışır gibi oldu. Kıymacı ortalıkta barut gibi dolaşıyordu. Bir ara öğretmen Refika Nazımla tartışmaya girdiğini gördüm. Kendisini sürükler gibi bir tutum içindeydi. Canım sıkıldı, oraya doğru yöneldim. Beni görünce yüzüme dikkatle baktı. Sinirli bir şekilde, sen de öğretmen misin, diye sordu. Zaten biraz önceki hareketinden dolayı canım sıkılmıştı. Yüzüne doğru baktım: Yoksa gözün tutmadı mı, dedim. Evet öğretmenim. Öğretmen olmam sana göre neyi değiştirir? Öğretmenlerden pek hoşlanmam, dedi biraz tehditkâr. Bana bak, dedim. Sana şurada bir meydan dayağı çekerim, bu askerler gelinceye kadar kırılmadık yerin kalmaz... Zaten ufak tefek bir adam... Birden sarardı, hemen oradan uzaklaştı...

O günlerde ekonomik bakımdan oldukça sıkıntı içindeyim. Daha önce ailede yaşanan olumsuz sağlık nedenleri yüzünden tütün ekmeye ara vermiş, tütün ekme ruhsatım iptal edilmişti. Yeni bir ruhsat çıkarmam gerekiyordu ve bu ruhsatı da Kıymacı verecekti. Doğru Nahiye'ye gittim. Kâtibe durumu anlattım. O yıllarda ruhsat almak için nerdeyse tarım bakanıyla içki masası arkadaşı olman gerekirdi. Durum o derce vahim. Kâtip kendisine haber verince Kıymacı kapıda göründü. Beni görür görmez ne istediğimi sordu. Koçan istiyorum, dedim. Hemen kâtibe döndü: Kaç dönüm istiyorsa, yaz, dedi. Birden şaşırdım. Sağ olun, dedim. Ben sadece dört dönüm istiyorum. Geriye kalan dönümleri başkalarına, benden daha fazla ihtiyacı olanlara verin... Sonra hiç sorun çıkmadan dört dönümlük tütün ekme ruhsatım verildi... Bu işe hala şaşıyorum. Bunun için bu adama da fazla kızamadım. Hatta ona son günlerinde acıdım bile. İyice yalnız kalışına, bir dostu olmayışına, yazın o sıcaklarında kasalarla kiraz toplayıp bunları satmak için kiraz tüccarı karşısında küçülmelerine...

Şimdi düşünüyorum. Bazı insanların ardından devlet gücünü çektin mi o insanın esas değeri ortaya çıkıyor. Bakıyorsun ve diyorsun ki: bu adam o adam mı? Hani o eski çalım, o çevreye korku ve dehşet salan görünüş! Yerel basına bakıyorum bazen... Şişirilmiş kahramanlardan geçilmiyor. Kim bunlar? Çek arkalarındaki desteği, kendi ayakları üzerlerinde bir gün bile duramazlar. Yani çoğu şişirilmiş birer balon. Kıymacı denilen zat da böyle bir balondu işte. Ardında güçlü bir cunta, daha sonra da yine cuntanın güçlü adamları vardı…

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 165. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 165. Sayı