Anne (Apa)


 01 Şubat 2026


Gülümseyen bir siluet — beyaz başörtülü, işlemeli kaşkorse giymiş bir yaşlı kadındı. Yüzündeki kırışıklıklar derindi, bakışı son derece merhametliydi. Simsiyah mestleri parlıyordu — sanki yepyeniydi. Bir an duraksadı. Yanına koşup yetişmek istedim ama yaklaşamayacağımı hissedip birden durdum. O anda sanki bir soru sormak ister gibi sessiz kaldı.

“Yüzünü göstermeyen bir hayatı da sınırsızca sevmek mümkün mü?” diye sormak istemiş olabilir. Belki de sevinci kadeh kadeh içenlerin de, mağrur adımlarla yürüyenlerin de hayatta içlerinde bir sızı taşıdığını anlamıştı.

“Anne…”  dedim, bu kez sesim kısık çıktı.

İçtenlikle sofra açıp şefkat gösteren o insanın adını unutmuş olmaktan kendimi suçlu hissettim. Türkistan’da eski bir dairenin sahibiydi. Bazen dualarıma eklerken “anne” diye mırıldanarak anardım.

“Affedin anne… O zamanlar gençtim, adınızı aklıma kazıyamamışım…”

Hasta olan ağabeyime çare arayıp dolaştığımız günlerdi. Hastaneden çıkarıp bir şifacıya götürmüştük. Şifacının evine yakın bir yerde kalacak yer aramıştık. Birisi: “Bu sokaktan giderseniz bir anne ev kiralar,” demişti. Böylece onun evine girmiştik.

Büyük evi bize boşaltmıştı. Kendisi hasta kızıyla birlikte yazlık küçük evde kışı geçirmişti. Buna çok şaşırmıştık. Ama anne bize annelik şefkatini esirgemedi. Ağabeyim bastonunu bırakıp adım atmaya başladı. Anne onu elinden tutup yürütürdü:

“Adım adım yavrum, adım adım…”

Bir gün anne hasta kızını kaldırmaya çalışırken telaş içindeydi. Kız birden ağzından köpükler saçarak yere yığıldı. Çok korkup hıçkıra hıçkıra ağlamıştım.

“Canım benim, korktun mu?” diye aksayarak gelen anne… Hayatın, gerilmiş sinirler gibi gıcırdadığını ilk kez o zaman fark ettim.

Anne canı sıkıldığında tandır fırınını harlayıp sıcak ekmekler dağıtırdı.

“Ömrüm fırıncılıkla geçti” derdi, sütlü çayını yudumlarken.

“Bazen fırını yakıyorum, yüreğim coşuyor, hasretim diniyor…”

Bir gün iri yapılı bir kadın geldi. Anneyle sohbet ettiler. Hasta kız ise uzakta oturup gözlerini onlardan ayırmadı. O kadın gittikten sonra anne ekmeği bana uzatırken dedi ki:

“Kuma işte…”

“Kuma mı?” diye şaşkınlıkla baktım.

“Evet… Evlenmiş olsam da rahmim ısınmadı. Kocama genç bir kız aldım. O, baba ocağında kaldı. Bu evi sonra birlikte yaptık. Oğlunu o aldı, kızını ben bağrıma bastım. Kız çok güzeldi. Kocam içkiciydi. Bir gün kız kendinden geçip bayılmaya başladı. “Hastaymış,” deyip kimseye geri vermedim. Tedavi ettirdim, baktım. Ne yapayım…” — dedi ve kapıyı kapattı.

Annenin bu hayatına hayretle bakakaldım. Kocaya sadakatle hizmet etmeyi, kıskançlığa kapılmamayı, kumayla geçinmeyi, hasta bir kızı şefkatle büyütmeyi… Bunların hiçbirini aklıma sığdıramadım. Ama bütün bunlara katlanıp geniş yüreklilikle taşıyan o yaşlı kadının içsel asaleti beni derinden etkiledi.

Başka bir şehre taşındık. Giderken anneyi kucaklayıp uzun uzun ağladım. O da ağabeyimi sevgiyle sarıp bana hayır duasını verdi. Hasta kız — Şınar — yanıma gelip dedi ki:

“Gitmeyin… Artık anneyle ikimiz mi kalacağız?”

Benden büyüktü ama bana “abla” derdi. Bazen çocuk gibi oynardı. Bir gün arkamda saklandı. Uzun boylu, iri yapılı olmasına rağmen:

“Anne, beni bul,” derdi.

Anne de:

“Neredesin Şınarcan?” diye arardı. Gülüşmelere boğulurduk. Şınar ise şaşkın şaşkın bakardı.

Giderken arabaya binmiştim. Şınar yanımda koşarak:

“Kal!” diye bağırdı. Elimle işaret ettim. O ise gözlerini dikip, kor gibi bakan gözleriyle arkamdan kaldı.

İçimden sormak istedim: Bencilliği ve kör hırsı nasıl yendiniz anne? İnsanlığa duyulan o aziz merhametin tohumunu yüreğinize nasıl ektiniz? Yoksa o duygu sizinle birlikte mi doğmuştu?

Sonra bir komşunun telefonundan annenin vefat ettiğini öğrendim. Üzgün bir halde gidip taziyede bulundum. Şınar beni tanımadı.

“Ben Alma’ydım ya…” dedim.

“Alma!” diye fısıldadı ve dışarı çıktı.

Ev, annenin erkek kardeşinin kızına kalmıştı.

“Şınar nerede kalacak?”

“Akıl hastanesine vereceğiz. Evraklarını hazırlıyoruz…”

“Annesi?”
“Bakmam, almam” dedi.

“Annenin öldüğünü biliyor mu?”

“Evet. Anne öldüğünde kimseyi yanına yaklaştırmadı, ağlayıp odaya kapandı. Kollarını tutup içeri kilitledik…”

Eski ev. Sobayla ısınan daire. Hasta bir kız…

Arabamın yanında Şınar duruyordu. Gözlerini dikmiş, öfkeyle bakıyordu. Ben sadece mırıldandım:

“Ah kader… Ne yapayım…”

Yüzünü göstermeyen hayat, şimdi de aklı biraz eksik bir kızı uçurumdan itiyordu…

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 230. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 230. Sayı