Askere Selam


 01 Kasım 2020



Selam asker. Nice gündür adını melek koymuşum. Korkuyorum yürekten sevinmeye. Kahramanlıklarından da övünçle konuşuyorum vallahi. Bilmiyorum kötü nazar var mı? Ya da talih intikam alır mı kendinden emin olan adamdan, bir bilgim yoktur. İnanıyorum, zor günler geride kaldı, seninle hepimiz güçlü olmuşuz. Hatta masallara da inanmaya başladım: Ejderha otuz yıldır suyun yolunu kesmişmiş, çaylar kurumuşmuş, susuzluktan toprağın ciğeri cayır cayır yanıyormuş. Duydum azizim, o binbaşlı ejderhayı sen öldürmüşsün, yezitlerin elinden sen kurtarmışsın toprağı, sular kavuşmuş sayende... 

Ben sanırdım ki, biz yıllardır “Karabağ’ın kara bahtı” deyip durdukca güneş de şualarını esirgemiş o yerlerden. Nedense zil zülmet karalık gelirdi gözümün önüne. Biz düşüncelerimiz mateme bürüdükçe, tabiat da yeşilliğini alıp gitmeliydi oralardan... Ama güneş de, tabiat da bize değil, sana benziyormuş... 

Ne güzelmiş yurdum, aman Allah! Şimdi fark ediyorum... Karabağ halkının dünyanın her yerinde doğaya sırtını dönmesi, yaz yeşilini, güz kızılını beğenmemelerinin sebebini şimdi anlıyorum. Bütün renklerin en güzeli, suların en safı, dağların en yücesi, çiçeklerin mest eden kokusu orada kalmış, Karabağ da... O da bir ömür dikenler arasında, teller içinde, buz gibi betona bürünmüş, kadirbilmezler, riyakarlar, yalancılar ayağı altında imiş... 

“Bir ömür.”  dememden gazaplanma ne olur. Benim ömrüm böyle başladı... Gözümü açınca Karabağ sözü dertli dertli ulaştı kulağıma... Beş, altı yaşımdan beri anamın gözyaşları ile büyüdüm. Başkentin merkezinde yaşayan adamların bizden yüzlerce kilometre uzakta olanlara niye böyle gözyaşı dökmelerini anlamıyordum. O zamanlar  nenemin şehit fotoğraflarına bakarak  neden “Anan öle ay bala.” dediğini kavrayamıyordum. Sonra anladım, azizim, sonra. Büyüdüm ve anladım ki, kilometrelerce ötede vurulan, ezilen, incitilen, aşağılanan adam benimmiş...

Düşmanın ayak bastığı her karış toprak bizimmiş, kanımızla ıslanan yurdumuzmuş... Oğlumun ayağına değen taşı göğsümde kum etmeğe hazır olunca anladım, şehidin anası niye ölüyormuş... Yaşım ilerledikçe  Karabağ’ı niye yitirmediğimizin simgeleri de çoğaldı akılımda... Bu acı bir film karesinde veya sevgili insanlarımın tek bir sözünde özetlendi. Ben hiç Karabağ’ı görmedim. Ama kendimi bildiğimden beri işgal, kayıp, şehir, göç, kaçkın, soykırım, esir, çadır. düşman sözleri ezberime yerleşti... Ama günlüğümün ilk sayfasındaki tarihleri bir türlü ​​ezberleyemedim. Hafızama kaydolmadı o rakamlar. Çünkü o günler sevgili halkımın acıları ve gözyaşlarıyla bağlantılıydı.

Büyüklerimin kalbi kırıldı, gözlerini duman bürüdü, kanı tersine aktı, kolu kurudu, dili tutuldu “Şuşa yitirilmiştir” haberiyle... Bense bunları büyüdükçe anladım. Sınıf öğretmeni olmak, ya da edebiyat uzmanı olarak büyümek, en güzel filmlerin koleksiyonunu toplama önemsizleşti, anlamını yitirdi Karabağ adı gelince. Karabağ ile ilgili bütün filmler yalanlara dayanıyordu. Ya da herhangi biri konuşunca “Böyle savaş filmi olmaz” diyerek isyan da edemedim. Karabağ’dan bahseden yazarların da yazdıklarının zayıflıklarını yüzlerine vurmadım “Bu nasıl bir sondur” demedim... Evet, bütün savaş eserlerini, bütün savaş filmlerini manasız etti Karabağ. Gecenin ortasında kendime çok lanet ettim. Kime lazımdı senin sanat merakın? Başka milletlerin soykırımı hakkında filmlere bakıp gözyaşı dökünce de kendime kızdım. Aklım ermeğe başlayınca, kendi milletimin faciasını öğrenmekten korktum, Hocalı’yı düşünmemek için  Holokost’a ağladım yürekten... 

Bağışla böyle zor zamanda zayıflığımdan bahsediyorum. Ama istiyorum bilesin, şimdi en güzel eseri sen yazıyorsun, en dahiane filmin müellifi sensin. Çünkü sonu yaratmak için kalem ve silah sizin elinizde. Karış karış azad ettiğin yurdumun her taşına, her kayasına, her ağacına, her dalına, her otuna dikkatle, gururla bak azizim. Bunların hepsi senin eserindir. Zaman gelecek hepimiz tembel öğrenci gibi senden alacağız tarihin cevaplarını. Ve yüksek notu alınca kendi başarımız diyerek sevineceğiz de... Olsun, azizim olsun, yeter ki sen durma. Yeter ki sen ileri git.

Yüreğim patlayacak demesem. İncinme, bırak diyeyim. Ben onların öldürdüğü, yetim koyduğu çocukların fotoğraflarını saklıyorum oğlumdan. Ne de olsa dünyanın bütün çocukları akrabaydı. Oğlum akrabalarını koruyamadığımdan belki de affetmez beni. Zehra’yı, Nilay’ı, Medine’yi bilse azap çeker... Onun için bırak bilmesin. Her gün “Azad oldu”, “Bizimdir”, “Hilas oldu", "Bizdedir”, “Azerbaycan dır” sözlerini işitsin kulakları...

Söz veriyorum, oğluma azad ettiğin her tepeyi, her köyü, her şehrin adını sonuna kadar ezberleteceğim.

Biliyorum, şimdi öyle bir yerdesin ki söz yetersiz kalıyor. Hiçbir şey işitmek istemiyorsun... Gözünün önünde yaralanan dostun için ağlamaya da mecalin yok, biliyorum. Şimdi kısas zamanıdır... Ama yine de seninle konuşmak, çocukluğumun derdini bölüşmek istedim. Ve öyle şu an gözümü yüzüne dikerek soruyorum: Olur mu ki, oğlum başka türlü büyüsün? 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 167. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 167. Sayı