HaftanınÇok Okunanları
NERGİS BİRAY 1
KEMAL BOZOK 2
Mehmet Topay 3
HİDAYET ORUÇOV 4
Ece Türköz Oğuz 5
İSMAİL DELİHASAN 6
Kardeş Kalemler 7
Zindanda hücreye atıldığında almış olduğu kırbaçtan, ayaklarına yediği falakadan dolayı çok halsizdi. Üstüne üstlük karanlık bir hücreye atmışlardı onu. Gözleri ağlamaktan yalvarmaktan kan çanağına dönmüştü. Sürükleye sürükleye karanlık odaya atıp kapıyı kilitlediler.
Neresi olduğunu, yerde ne olduğunu göremiyordu. Bir yer minderi mi, kilim mi hiç anlayamadı. Sadece vücudunun direk yere değmediğini bir şeyin üzerine uzandığını hissetti. Üzerine yayıldığı şey – neyse – olsa da olurdu olmasa da… Zaten bedeni aldığı darbelerden uyuşmuş durumdaydı.
Ne kadar zaman geçtiğinin farkında değildi uyandığında. Odaya taşlar arasından ince bir ışık sızıyordu, gündüz olduğunu anladı. Ama gündüzün hangi saatinde olduğunu hiç bilmiyordu. Uzandığı yerde bir sağa bir sola döndü, kendini doğrultmak istiyordu, bir türlü poposu üzerine oturamadı. Bıraktı uğraşmayı. Gözlerini kapattı, tekrar uyukladı. Öyle zannetti. Aslında her yerine almış olduğu kırbaçların tekmelerin acısı iliklerine kadar batıyordu. Uyuyamıyordu.
Neydi suçu bir bilse…
Sarayın olduğu sokaktan birkaç defa geçmişti. Sorgulamada da hep onu söyledi… Rastgele olmuştu. Bir kastı yoktu. Ama inandıramadı. Saray muhafızlarının dikkatini çekmişti ve alıkoydular onu.
Kaç gündür buradaydı? Neden buradaydı? Hiçbir fikri yoktu…
Tekrar gözünü açtığında taşlar arasından sızan ışık yok olmuştu. Çok cılız bir aydınlık vardı dışarıda, belli gece olmuştu ve ayın ışığı zorbela hücreye sızabilmişti.
Bu sefer doğrulabilmeyi başardı. Belini duvara yasladı. Ayaklarını uzattığında beli biraz daha duvara baskı oluşturdu, belindeki sızıları hissetti. Mümkün olduğunca ses çıkarmamaya çalıştı.
İki elini yere bastırarak öne kaymak istedi ama bu sefer de omuzlarındaki ağrılar başladı. Vazgeçti. Fakat bu sırada üstünde oturduğu o şeyden bazı hışırtılar duymaya başladı. Odanın karanlığından olsa gerek ne sesi olduğunu pek anlayamadı ve hücrede haşerelerin olduğunu ve otururken – belki – birini ezdiğini düşündü. Hiç kıpırdamadı. Zaten kıpırdayacak takati de yoktu. Gözleri kapandı. Açıldığında yine taşların arasından ince bir ışık hücreye doldu.
Sabah oldu demek.
Kapıya yakın bir tas ve yanında yere bırakılmış yarım ekmek vardı. Sürüne sürüne tas ile ekmeğe uzandı. Yerinden hareket ettiğinde yine o hışırtı sesi duydu. Üzerine oturduğu ve her yeri yamalı olan minderi gördü. Hışırtının minderin içinden geldiğini fark etti.
Açtı.
Önce tasa ve ekmeğe uzanması gerekiyordu. Önce ekmeği aldı sonra da tası. Tasın içinde ne olduğuna hiç bakmadan kafasına dikti. Bir oh çekti. Kapının yakınına yığıldı. Uzandığı yerde ekmekten bir ısırık aldı yuttu sonra tekrar ısırık aldı yuttu. Mindere döndü. Yırtık olan yerden elini minderin içine uzattı. Parmaklarının ucuna kâğıt gibi bir şey değdi. Eline aldı. Üzerinde bir şeylerin yazıldığını gördü. Yazılanlar hücrenin loş ışığında pek kolay görünmüyordu. Sağına soluna bakındı. Aniden kapının açılacağından korktu. Kâğıtları tekrar yerine koydu.
Hücrede kaldığı günlerin her saatinde o kâğıtların o minderin içinde ne işi vardı? Hep kafasını kurcaladı. İşkence salonuna götürüldüğünde vücuduna alacağı kırbacın sopaların acılarından ziyade bütün düşüncesini o minderdeki kâğıda verdiğinden vücuduna inen darbeleri hiç hissetmiyordu.
O minderi o hücreye getiren mahkûm kimmiş?
O kâğıtlara ne yazmıştı acaba?
Niye minderin içinde saklamıştı?
Kaç gün kaç hafta öyle geçti hiç hesabını tutmadı. Kendinden daha önemlisi o kâğıtlara sahip olmasıydı. O yazıların deryasına dalmak istiyordu.
Beklemediği bir günde zindandan çıkarıldı. Bir kendisi değildi bütün zindandakiler salıverilmişti.
Kral ölmüştü.
Kralın ölümünün ikinci günüymüş. Ailesi, kralın hayrına zindandakilere af fermanı çıkarmışlardı. O da azat olmuştu. Yırtık her yeri yamalı minderini asla bırakmadı. Nöbetçiler yırtık minderi omuzladığını gördüklerinde çok gülmüşlerdi.
Ailesi kapıda onu bekliyordu. Annesi, babası ve dostları… İki ağabeyi, kralın komşu ülkeyle çıkarmış olduğu savaşta ölmüşlerdi. Bunun yaşı yetmediği için askere gitmemişti. İçeri atıldığında hala yaşı askerlik yaşında değildi. Ama çıktığında askerlik yaşını birkaç yıl geçmişti. Anne babası aldılar onu doğru eve götürdüler. Önce yıkanması için sıcak su hazırladılar. Odasını da hazırlamışlardı. Oysa “yıkanmanın zamanı değil şimdi” dedi ve odasına dinlenmeye çekildi. Koltuğuna zorda olsa sıkıştırdığı minderiyle birlikte odaya gitti.
“Oğlum bu kirli minder nedir böyle neden elinden hiç bırakmıyorsun?” diye sordu annesi.
O hiç cevap vermedi. Arkasına dönüp bile bakmadı odanın eşiğindeyken annesi:
“Oğlum zindanın bitini eve sokacaksın!” dediyse de o, odaya gitti. Birkaç dakika sonra elinde minder salona geldi ve annesine:
“Bunu atabilirsin” dedi.
Odaya döndüğünde yatağına serdiği kâğıtları topladı. Mahpushaneden çıktığı kadar kâğıtlarına kavuştuğuna sevinmişti. Eskimiş ve çoğunun kenarları yırtılmıştı. Kâğıtların numaraları yoktu. Gelişi güzel üst üste koydu onları. Yatağına uzandı.
Uyudu.
Ertesi gün eve hekim geldi ve vücudundaki yaralara merhem verdi. Halsiz düşen bedeni için de vitaminler yazdı. Kafası tam dinlenmesi gerekir kâğıtlarla başbaşa kalması için.
Ne ettiyse kâğıtları bir düzene sokamadı. Kendince düzene koyduğu bir sayfadan okumaya başladı:
Uzun kuyruk halinde arka arkaya kısa adımlarla yürüyen saray muhafızlarının başındaki büyük kavuklu adam; sırmalı pelerini, sağ eliyle kuşağını pençelemiş, sol eliyle de rulo şeklinde yuvarladığı parşömeni adımlarının ritmine göre bir öne bir arkaya sallıyordu. Bunu yaparken de attığı adımlara göre bir estetik tempo tutturuyor, arkasındakiler de o ritme göre adımlarını dizginliyorlardı.
Mezarlığın giriş kapısından itibaren saray muhafızlarının tempolu yürüyüşleri ölüleri hayli korkutmuştu.
Acaba sıra kimde?
Acaba bu ağır adımlar hangi mezarın başında duracak?
Hangi mezarda bir gerilme, korku, titreme başlayacak?
Kaygı rüzgârı mezarlığa kara çadır gibi serildi.
Çünkü sıra sıra gelen muhafızların aslında başka bir adları vardı: Ferman Alayı. Ferman Alayı büyük bir güven içinde serbestçe mezarlar arasında yürüyorlardı. Biraz da böbürlenme vardı. Başları dik göğüsleri şişmiş – birkaçının göbeği bariz bir şekilde daha önde gidiyordu – mezarlığı silkelercesine tabanlarını sert bir şekilde yere vuruyorlardı.
Vakit ikindiden sonra idi. Güneş gücünü hâlâ yeryüzünden çekmemişti.
Ferman Alayı saraydan yola çıktıktan beri dolaştıkları sokaklarda, çarşı pazarda her kim onları gördüyse yüzünü çeviriyordu. Sırtlarını dönerek dükkânlarının önündeki direkleri çekip gölgelikleri indiriyorlardı. Arabalar üzerinde seyyar satıcılar, bir kumaş parçasıyla arabanın üstünü örtüp sergiye satışa son veriyordu. Ferman Alay Başının dudaklarında görünen gülümsemeden ziyade sırıtması ahaliyi daha da tedirgin ediyordu. Avını yakalamış avcının mutluluğu gibiydi. Ahalinin yüzündeki ifade ise hoşnutsuzluğun vermiş olduğu burukluğun ekşimesi...
Güneş, her zaman hakikati karanlık kuyulardan çekip çıkaran bir varlık olsa dahi bu kez Ferman Alayını mezarlığa girdiğini görünce o da yavaş yavaş yüzünü çevirip gitmeye başladı. Güneş, Ferman Alayının yönüne ters yönde hareket ediyordu. Adımlar hızlandıkça güneş tepelerin ardına aynı hızla kaçıyordu.
Ferman Alayı mezarların arasından geçtikçe esvapları, sarkan yeleleri, ellerindeki mızrak, sırık, kuşaklarındaki kılıç mezar taşlarına değmesin diye mezar taşları sağlı sollu hafiften Ferman Alayının gelişi yönüne ters eğiliyorlardı. Daha doğrusu yol veriyorlardı. Daha da doğrusu korkudan yol açıyorlardı. Mümkün olduğu kadar bu akşam vaktinde gelen Ferman Alayından uzak durmaya çalışıyorlardı.
Ferman Alayından biri kazara mezar taşına ya değerse?
İşte o an olacaklar çok kötü olurdu. O askerin halet-i ruhiyesi bozulup sinir küpleri coştu mu, maazallah, gazaplanarak mezar taşına bir küfür arkasından tekmeler savurabilirdi. Mezar taşlarının eğilip yürüyen askere yol açmaları içindeki ölülerin uyarısından ziyade taşlar da artık bu ziyaretlerde ne yapacaklarını biliyorlardı: Eğilip yol vermeleri gerekiyordu!
Biliyorlardı!
Çünkü Ferman Alayına karşı yanlış ve saygısız davranıştan bir mezar taşının başına gelmeyecek kalmamıştı. Yine Ferman Alayının mezarlığa bir gelişinde askerlerden birinin pelerini taşın birine takılmıştı:
Aman Allah’ım!
Asker o mezar taşına öyle tekmeler atmıştı ki taş paramparça olması yetmezmiş gibi o paramparça taşları bile iskarpinleriyle ezerek hınçlarını almışlardı. O günden beri Ferman Alayı mezarlığın ana kapısına yaklaşır yaklaşmaz kapı, iki kanadını öyle açıverirdi ki menteşelerden gelen ses tam bir işaret düdüğü olurdu. Mezar taşları, mezarın içinde yatan ölüler kadar endişeye kapılırdı. Korku bulutu mezarlığın üstüne çökerdi o akşam.
Akşam diyorum çünkü hep akşama doğru Ferman Alayı mezarlığa gelirdi.
El ayak çekildikten sonra yani.
Mezarlığın içinde alayın yürüyüşü uzun sürdü. Uzun sürdükçe tedirginlik daha da arttı. Mezarlar arasındaki yollar öyle cetvelle çizilmemişti. Böyle kibirli ve haşmetli alay tek yol güzergâhını tutup yürüyemiyorlardı. Her beş altı mezar yan yana olup bir yolun kesimine dikilivermişti. Böylece yollar arapsaçına dönmüştü. Alay yürürken her dokuz on adımda ya sağa ya da sola dönmek zorunda kalırdı. Bazen bir kısmı sağ yolu bir kısmı da sol yolu kullanırdı. Ama birkaç metre sonra tekrardan birleşirlerdi. İşte alay muhafızları ikiye bölünüp bir kısmı sağ yolu diğer kısmı ise sol yolu takip ettiğinde mezar taşları ne yapacaklarını şaşırırlardı. Askerlerin hışmına uğramamak için hangi yöne eğileceklerini karıştırırlardı. Yeni mezar taşları bu acemiliğe düşüp hangi yöne eğilselerdi mutlaka bir askerin pelerini veya şalvarına temas ederdi. Yeni mezar taşları için o akşam tekme yememek kaçınılmazdı.
“Duuurrr!”
Diye davudi bir ses mezarlıkta çınladı. Ferman Alay Başının sesi idi bu. Alay, olduğu yerde mıh gibi çakıldı kaldı.
Rüzgârın esintisiyle, mezarlıkta dikilen ağaç yapraklarının ve askerlerin yelelerinin dalgalanmasının dışında ses duyulmuyordu.
“Hazır ol!”
İkinci bir ses mezarlar arasından her yöne yayıldı.
Alayın durduğu çemberin etrafındaki bütün mezar taşları titremeye başladı.
Vahşi bir tebessüm aldı Ferman Alay Başını, elindeki parşömen ile ayağının dibinde bitiveren mezar taşına işaret etti.
Her mezar taşının üzerinde isim, doğum ve ölüm tarihi yanında bir de ölüm nedeni yazılıydı.
Bir tek o mezarda hiçbir yazı yoktu.
Ferman Alay Başı elindeki ferman ile tekrar mezara işaret etti. Askerler yarım ay gibi mezarın etrafına dizildiler. Diğer mezarlar uzun bir soluk alsalar da içlerinde bir burukluk vardı. Yeni gelen arkadaşlarının başına neler geleceğini kestiremeseler bile kötü bir şey olacağına kanaat getirmişlerdi.
Ferman Alay Başı hedefe ulaşmış gibi göğsünü gererek elindeki parşömenin bağını çözdü. Saman renginde kalın kâğıttan olan parşömeni açtığında dünya tam siyaha büründü. Güneş çoktan batmıştı.
Ay, o gece saklanmıştı. Hiç de görünmeye niyeti yoktu. Belki de olacaklara şahit olmak istemiyordu.
Ferman Alay Başı başını kaldırıp ayı aradı.
Görmediğinde bulutlara bir şeyler mırıldanmak istedi…
Durdu…
“Estağfurullah, estağfurullah,” diyerek başını sağa sola salladı.
Muhafızlar birbirlerine baktı. Alay başının hareketinden bir şey anlamadılar.
Parşömende neler yazıldığı görünmüyordu. Alay başı parşömende yazılanları okumak için bir çare düşündü: Çalı çırpı toplanmasını emretti.
“Ateş yakın,” diye aynı davudi ses buyruk savurdu.
Çalı çırpı toplandı.
Ateş yakıldı.
Ferman Alay Başı diz çöktü. Elindeki fermanı ateşe yakın tuttu, ateşin kıpkırmızı rengi fermana yansıdı. Rüzgâr, alevleri dalgalandırarak parşömeni sıyırdı. Yazılan cümlelerin bazı bölümlerini alev aydınlatıyor, bazı bölümleri ise karanlıkta kalmıştı.
Ferman Alay Başı parşömeni açtığında; ilk kez divani hatla yazılan duasız bir ferman gördü.
Bütün fermanların aksine bu fermanda dua yoktu.
Ferman Alay Başı kafasını kaldırıp yakınında duran askerlere baktı. Onlar da göz ucuyla fermana bakıp yazılanları görüyorlar mıydı?
Askerler başları dik mezarlığın uçsuz bucaksız karanlığına ok seyri gibi tek istikamet baktıklarını gördüğünde az da olsa rahatlamıştı.
Alay Başı okunacak satırların sonunu getiremedi. Oflayarak püfleyerek bir lahavle çekti. Yazılan metnin tamamını görmek için parşömeni iyice ateşe yakınlaştırdı. Rüzgâr sert esmeye başladı.
Çalı çırpı çatır çatır yanıp kül oluyordu hemen.
Ateş, gittikçe azalıyordu.
Alay başının rahat okuyamadığını fark eden bir asker, bir tutam çalı attı ateşin üstüne.
Ateş gürledi.
Parşömen aniden ısınmaya başladı. Ferman Alay Başı önceleri farkına varmadı. Ateşin gürlemesiyle ve rüzgârın savurduğu lavlar Ferman Alay Başının elini yaktı. Bağırarak parşömeni ateşin tam ortasına bırakıverdi.
Ateş, ağzı açık avını bekleyen timsah gibi hemen parşömeni yutmaya çalıştı. Askerlerden biri alay başının imdadına koştu diğeri de elindeki mızrakla parşömeni ateşten kurtarmaya uğraştı.
Ateş avının bir parçasını yutmuştu.
Parşömenin bir bölümü yanmıştı.
Alay Başı ateşe lanet okudu. Sinirinden ayağa kalktı. Yarım ay gibi sıralanan muhafızlar beklenmeyen bu durum karşısında omuzları daha dikleşti, daha hazır bir durum aldılar.
Ferman Alay Başının yardımcısı parşömeni okumaya çalışır çalışmasına da ancak yazılan fermanın son bölümü yani son cümlesinde yer alan hüküm kararı kül olmuştu.
Ferman Alay Başı bir yandan yanan elini ovuştururken diğer yandan etrafındakilere küfürler savuruyordu.
Ferman Alay Başı son kararı okuyamadı!
*
Sayfaları tekrar karıştırmak zorunda kaldı. Okuduğunun devamını aradı. Yazılanlar bir hayalperestin yazısı mıydı yoksa yaşanmış bir aşkın hikâyesi miydi? Gizemli sözlerle kendini anlatmaya çalışan bir âşık! Saraylı biri değildi. Hasbelkader saraya yolu düşmüş biri olabilirdi.
Engel neydi?
Neden zindana atılmıştı?
Zindanların, her zaman bir tarafın gasp edilen hakkına karşı gasp edenin girmesi gereken yer olduğuna inanmıştı. Yani gerçek suçluların yeri idi.
Ya suçsuzlar?
Onlar niye zindanlara atılırdı?
Fil ile karınca diyalogunda fil cüsseli olduğu için mi haklı sayılırdı?
Bir ceberut kralın iki dudağından çıkan sözlerle nice Yusuflar zindanlarda ömür çürüttü.
Bunlar geçti aklından ilk olarak.
Kafasına göre kurgusu doğru muydu?
Önceki kâğıtların devamı olabileceği kâğıtlara baktı. Yazarın zindana düşüşünün nedenini aradı. Bir ipucu bulduğunu sandı; karalanmış bir kâğıt vardı, üstüne öyle çizikler atılmıştı ki kâğıtta yıpranma ve yer yer yırtık izleri vardı. Zor bela okuyabildi:
Bütün saraylılar diken üste durur gibi durdu o akşam. Kopacak büyük gürültü için haberciye gerek yoktu. Sarayda alışık olmayan bir vakıanın toplantısı vardı.
Kralı sinirlendiren neden kulaktan kulağa fısıldanmıştı. Ferman Alayı daha doğrusu Ferman Alay Başının beceriksizliğini sarayda duymayan kalmamıştı.
“Cezayı hak etti” diyordu herkes.
Kralı huzursuz ettiği kadar kimseyi huzursuz etmiyordu cereyan edenler.
Bir Kralın buyruğunun yerine getirilmemesi bariz kara leke olarak defterlere kaydedilecekti.
Hele şu tarihçiler var ya, hele zammarlar var ya, Allah, onların eline düşmanımı düşürmesin: Kralın buyruğunun yerine getirilmemesi, o ülkenin çöküş anı olarak gösterilmesi ve buna sebebiyet veren hangi Kralın adı geçerse ona toplumun bütün kabahatinin yüklenmesi, kaldırılacak, dayanılacak şey değildi. İşte, Kralın acem halılarını yırtarcasına adımlarının vuruşu da bundan olsa gerek.
Divana girişinde, peşinden pelerininin uçuşu kartalın bellemiş konuşuna benzese de gözündeki öfke tarif edilecek türden değildi.
Ferman Alay Başı sıra sıra dizilen devlet-i âliyye erkânının en sonunda durmaktaydı. Kral divanında hâlâ doğrulmadan Ferman Alay Başı yere kapandı.
“Bre bu ne cüret?” diye azarlasa da Ferman Alay Başı elindeki parşömeni göstererek ısrarla anlatmaya çalıştı:
“Kralım,” diye tir tir titreyerek, kekeleyerek başladı söze. Ancak Kralın gür sesi sözünü kesse de Ferman Alay Başı cüretini daha ileri götürerek Kralın sözünü bölüp devam etti,
“Kralım, kellemi alabilirsiniz. Zaten bu baş Kralın uğruna kesilmezse ne diye omuzlarım taşır onu. Ama iki laf etmeye bana müsaade ediniz. Bu işte bir tehlike görüyorum. Bu işte Kralımın tahtı payidar olmayacak diye korkuyorum.”
“Bre zındık beni alet edip kâfir mi olmak istersin? Senin suçun daha da vahim durum aldı. Müftü Efendi, ne diye orada durursun, zındığın ne dediklerini duymaz mısın?”
Müftü efendi bir adım öne çıkıp başı öne sarkmış:
“Buyurduğunuz gibi Kralım!”
“Hayır!” diyerek çıkıştı Ferman Alay Başı.
“Kralım yapmayın. Dün gece uyku nedir bilmez oldum. Hep o mezar… O mezar taşları bir bir üstüme yağdı. Bu geceyi bana çok görmeyin bu işi bitireceğim. Söz veriyorum.”
Ferman Alay Başının yalvarışları sonrasında Kral müftüye baktı; avını yakalamış avcı gibi, can çekişen avına bir kez merhamet eder ve avı salıverdiği gibi Müftü Efendiye kabul manasına gelen hafiften başını aşağı salladı.
*
Diğer sayfalara geçti. Yazan bir de saraydaki bazı bilgilerden bahsetmiş. O zaman sarayı bilen tanıyan ve hiyerarşiyi de bilen biriydi.
Birde Kralın tarihçesinden de söz ettiği gibi kendinden bazı satırlar yazmıştı:
Benim baba mesleği su satmaktı. Yani sakayım. Omzumdaki kırbayla evlere su dağıtırdım. Yollarda susamış insanlara da ayrıca su ikram ederdim. Bunun için de ayrı bir bocit taşırdım. İnsanlara su ikram ederken “Aşkla için” derdim. Bu bana babamdan kalan bir sözdü. Çünkü aşkla yapılan her işte hayır olurdu. Bereket olurdu. Adalet ve vicdan vardı aşkta.
İşte bir gün çarşıda yürürken bir yolcu beni durdurdu ve su istedi. Haliyle ben de ona su ikram ettim. Suyu uzatırken “aşkla iç” dedim. Yolcu duraksadı! Ne dediğimi anlamadı. İzah ettim; aşkla yapılan her işte hayır olur, bereket olur, adalet ve vicdan vardır, dedim.
Meğer Kral benden dört beş adım arkamda beni izliyormuş. Bir anda kerpeten gibi iki el iki omzuma yapışıverdi. Sırtım Krala dönüktü. Hızlı bir şekilde beni ters çevirdiler. Kral ile yüz yüze geldik. Ben hala onun Kral olduğunu bilmiyordum. Çok şatafatlı, çok renkli tavus kuşuna benzer kıyafetli bir adamla yüz yüze geldik.
“Sen ne zevzeklik yaparsın be deyyus?”
Ciddi mi konuşuyordu alaylı mı ediyordu onu da anlamadım.
“Hangi aşktan bahsediyorsun? Senin gibi bir herif; aşk, adalet ne alaka?”
O anda bana da ilahi bir cesaret geldi;
“Hazretleri, aşk mübarek bir sözdür. Her işe bereket katar.” demez miyim?
Enseme aldığım tokattan sonra kendimi karanlıkta bir hücrede buldum. Kaç gün kaç ay orada kaldım bilmiyorum.
Bir gün bekçilerin biri bana yemek getirdiğinde ona yalvardım yakardım;
“Kardeş, ben niye buradayım?”
Hiç cevap vermedi. Bir sağa bir sola bakındı gerisin geri gitti. İkinci gün ısrar ettim. Yine cevap alamadım. Her gün sordum. Bir gün bekçi:
“Sorma kardeş, duvarın kulağı var,” dedi gitti.
Ben yine sormaya devam ettim. Neden buradayım. Her gelen nöbetçiye sordum. Hiçbirinden bir kelime çıkmadı. Aradan kaç gün geçti kaç ay kaç yıl hiç bilmiyorum. Sakalımın gitgide uzadığını ve göğsüme kadar sarktığını hissedince uzun zamandan beri burada olduğumu anladım.
Ta bir akşam - olsa gerek - hiç yemek saati değildi. Hücremin kapısı açıldı. Biri içeri girdi. Bir tomar kâğıt, hokka ve divit bıraktı çıktı. Hiç konuşmadı. Aradan birkaç gün geçti. Yine beklenmeyen bir saatte o bekçi tekrar geldi:
“Yazın!” dedi.
“Neyi?” sordum.
“Aşkı!”
Yerimde çakıldım kaldım. Yüzünü görmek için yerimden kalktım. O bir adım geri attı. Konuşmama veya soru sormama fırsat vermemek için – belki – devam etti:
“Gece rüyama biri geldi: Oğluma git, karanlık zindanda yalnız kalmış… Ona kâğıt, hokka ve divit götür,” dedi. “Ona aşkı yazsın, söyle…” dedi. “Dikkat et yazdıklarını kimse görmesin.” Uykudan uyandığımda sana nasıl geleceğimi bilmedim. Bekledim, nöbet günümü ve saatimi bekledim. Onun için sana bir minder getirdim. Yazdıklarını içine saklarsın” dedi. Kapıyı kilitledi gitti.
*
İmparatorlukta Ferman Alayı diye icat edilen birlik, tarih kitaplarında pek rastlanmayan bir birlikti. Talimatlarını yalnız ve yalnız Kraldan alır ve Krala bilgi verirdi.
Divan kâtibine yazdırılan fermanlar, emirler doğrultusunda sipahilere verilirdi. Ferman Alayına verilen fermanlar özel konuma girer özel odada Ferman Alay Başına verilirdi.
Divan kâtibi Kralın dibi görünmez bir kuyusuydu. Ferman Alay Başına verilen yazılı emir çok hassas konuları içerir ve gizliydi. Böylece Ferman Alay Başı da Kral için bir sır kutusuydu.
Ferman Alay Başı rütbe olarak ve kişi olarak sarayda tanınsa da sarayda görüldüğünde nereden geldiğini ve nereye gittiğini sormaya kimse cesaret edemezdi.
Kralın özel ordusunu Kapıkulu Sipahileri oluşturduğunu herkes bilir. Ancak bu Ferman Alayını Kral has alay olarak kendine oluşturmuştu.
Her insanın özeli olduğu gibi Kralın özeli de özeldi.
Kraldan önceki Kralın evladı yoktu. Kimi kimsesi de yoktu. Hasbelkader Kral tahtına oturmuştu. Etrafındakiler kimi kimsesi olmayan Kralın etrafına öyle dalkavukluklar cambazlar gammazlar çıkarcılar soytarılar toplanmıştı ki sarayda askerden memurdan ziyade onlara çarpardınız. Hepsi akşamları divanda Kralın önünde el pençe olurlardı.
Kral son günlerini hastalanarak geçirdiğinde, odası dalkavukluklarla cambazlarla gammazlarla çıkarcılarla soytarılarla tıklım tıklım dolmuştu. Hatta hekimbaşı bir keresinde dayanamayıp hepsine bağırmıştı:
“Yahu odayı boşaltın Kralımız bir rahat nefes alabilsin” dese de pek oralı olan olmamıştı. Eninde sonunda askerlere seslendi ve “Kralın vücuduna özel bir merhem sürüp, ilaç içireceğim,” diyerek odada kimseciklerin olmaması şiddetle istedi. Önceleri kimse çıkmak istemedi. Homurdanmalar başladı. Herkes ben kalayım diye direnmeye çalıştı. Askerler zor kullanarak hepsini dışarı attı. Biri hariç! Doktorun dibine kadar yaklaştı:
“Senin vereceğin ilacın Kralımızı zehirleyecek ilaç olmadığı ne malum” dediğinde, hekimbaşı kıpkırmızı kesilmişti.
“Önce ilaçtan bir yudum sen iç,” demez mi hekimbaşına.
O anda ipler koptu hekimbaşı arkasına bakmadan ve ilacı Krala (gerçekten de yanında ilaç var mıydı?) vermeden odadan çıktı. O zaman tek başına odada kalan kişi kemerinden yazılı bir parşömen çıkardı. Kralın sağ elindeki mührü önceden hazırlamış olduğu muma bastırdı sonra parşömene bastı. Ferman tamamdı artık. Parşömeni kuşağına iyicene yerleştirdiğinden sonra kuşağının diğer tarafından küçük bir şişe çıkardı ve Krala zorla içirmeye çalıştığı sırada; hekimbaşı o adamın Kralın yanında yalnız kalması hayra alamet olmadığını düşünerek tekrardan odaya girdi. Olup biteni gözleriyle gördü. Koşarak soytarının elinden şişeyi kaptı ama ne yazık Kral şişenin içindekini içmişti ve yutmuştu bile. Şişe hekimbaşının elinde kaldı.
“Ya susarsın ya da şimdi kelleni vurdururum. Kralı sen öldürdün” derim. “Şişe senin elinde, bundan daha iyi delil olur mu?” soytarının bu tehdidi kral tahtına giden yol oldu…
*
Yatağına uzandı. İki elinin parmaklarını birleştirdi başının altına koydu. Uyudu mu uyumadı mı – kendisi bile farkına varmadı – karşı duvarın boyasının eskimesi ve yer yer ince çatlaklar oluşması gözüne ebruli bir tablo gibi göründü. Daha da özenle baktı eskiyen boyanın üzerindeki ince çizgilere, bir terazi resmi vardı davarda. Yastıkta başını her oynattığında terazinin bir kefesinin daha ağır bastığı görünüyordu. Kendine bir teselli oyunu bulmuş gibi; birkaç kez başını sağa ve sola oynattı. Ama gözü hep o terazi resmine odaklandı. Gözünü bir aralığına kapattı. Açtığında terazinin bir kefesinde bitkin halde işkencedeki halini diğer kefesinde kan revan içinde bir insan siluetini gördü.
Aşk denilen Eyüp’ün memleketin sokaklarında gezdiğinin sezilişi ne zamana dayanır kimse bilmiyordu.
Ancak uzun süre çarşı pazarda ikide bir alışveriş yapanlarla dükkâncılar arasında terazinin kefeleri dengi dengine olmadığı, rahmet yağmuru yerine toz yani gazap yağmuru yağdığı, âşıkların bir bir savaşa gönderilip şehit düşmeleri, şehirde âşıksız günlerin başladığı döneme geldiğini pek çok fincan okuyanlar ve gelecekten haber veren müneccimlerin söylemlerinde vardı.
Doğrusu müneccimler ve fincan okuyucuları defalarca sarayda yapılan törenlerde ima yoluyla devlet-i âliyeye geleceği anlatmaya çalışsalar da ne Kral ne de etrafındaki zevat dikkate almadılar.
Bir keresinde müneccimlerden biri Krala:
“Ülkeleri yaşatan aşktır,” deyivermişti.
Kral bu sözlere pek sinirlenmişti. Bunca toprakların ele geçirmesi, bunca ganimet elde etmesi, her savaştan sonra üç gün üç gece davulların zurnaların çalıp bütün ahali neşeden çakır keyif olması memleketi yaşatacak sebep değil miydi?
Müneccim faka bastığını anladı. Ne kadar eveleyip geveleyip sarf ettiği o cümleyi başa alıp başka şekilde daha yumuşak kelimeler bulmaya çalışsa da ok yaydan çıkmıştı bir kere. Sözler söylendi. O sözler Kralın vücuduna iğne değil çuvaldız gibi battı artık.
“Defol!”
Gürlemesiyle, Kral o müneccimi saraydan kovdu.
Tabii herkes müneccimin başı vurulacak diye tahmin yürütürken yalnız saraydan kovulması! Kralın cezalarında yumuşama mı oldu, ne? Diye düşündürdü. Oysa o müneccimin Kral nezdinde başka bir yeri vardı. Gazaların birinden galip döndüklerinde Kral çok neşeli idi. Savaşı kazanmış başarılarına bir başarı daha katmıştı. Müneccim savaş kazanmanın başarı olmadığını dolaylı sözlerle Krala anlatmaya çalışmıştı. Müneccim anlattıkça Kral savaştaki zaferin kazanım olmadığını duydukça sinirleri kat kat artıyordu. Müneccimin kurnazca yaklaşmış ve Kralın kulağına fısıldadığı taktiğin adımlarını söyledikçe Kral yumuşadı ve gülümsemeye başladı.
“Aferin sana!”
Kralın bu sözü müneccim için gelecek günlerde ne olursa olsun canının bir kurtuluş senedi gibiydi. Nitekim de öyle oldu.
Müneccim Kralın halk arasında saygı ve sevilmeden ziyade halkın Krala itaat etmesinin önemini söyledi. Asıl zafer bu olduğunu Kralı inandırmaya, halkın Krala itaat etmenin yolu da korkudan geçtiğini defalarca fısıldamıştı.
Önceleri Kral pek anlamamıştı. Müneccim; halkın arasına hafiyeleri salacaksın, Kral hakkında doğru-yanlış, haklı-haksız, övgü-yergi gibi sözleri kullananı yaka paça tutuklayıp zindana atacaksın. Senin sözünün üstüne hiçbir söz söylenmeyecek… Hele ozanlar var ya işte tam da onların gözünü korkutacaksın. Dizelerinde senin başları üstünde olmanın Allah’ın bir lütfü olduğunu söyleyecekler. Marşlar seni söyleyecek. Dünyaya yeni gelen çocuklara senin ismini vermeye ana-babalar yarışacak. Senin isminden bereketlenecekler…
Kral, komutanların ve siyaset erbabının düşünmesi gerekenlerin bir müneccim tarafından söylenmesi Kralı düşündürse dahi, yine de rakipsiz biri olacağının yolunu bulduğuna hayli sevinmişti.
Bilfiil müneccimin önerisi uygulandı.
*
Yazılanlarda eksik vardı. Hikâyede kopukluk olduğunu birkaç kez sezdi ve düzene sokmak istedi. Elindeki kâğıtların sayısı yetersizdi. Arka arkaya tekrardan sayfaları düzenlemek için her sayfanın sonunda biten cümle ile diğer sayfanın başlangıç cümlelerini birbirine uydurmaya çalıştı. Bu uğraş hayli zamanını alsa da yine hikâyedeki akışı sağlamakta zorlandı. Sonuç tatminkâr değildi...
Eyüp dediklerine bakmayın. Benzetecek başka bir şey bulamadıkları için bu adlandırmaya kendilerini inandırmışlardı.
Dünya garipler dünyası olduğuna göre, bu memlekette Eyüp bir garip idi. Sessiz sedasızdı. Sonra handa, çayhanede, müsamere yerlerinde tek tek konuşmaya başladı. Önce ozanları sordu.
“Kral savaşlara götürdü. Bir iki kişi hariç hepsi öldü!” dediler.
“Kalan o bir iki kişi nerde?” diye sordu.
“Onlar saraydan ayrılmıyorlar. Krala övgüler yağdırıyorlar.”
“Sizde aşk söyleyen yok mu?”
“O de neymiş?”
“Aşk! O çoktan unutturuldu.”
Öyle bir kelime zihinlere soktu ki duyan herkes saatlerce belki günlerce o sözün eskirinde kaldı.
Aşk!
Herkes ondan bahseder oldu. Çarşı pazardan bir garip geçmiş olsaydı çoğu kişinin gözü ona dikilirdi. Ne yaptığını, kiminle konuştuğunu takibe alırlardı. Bir yanlış hareket görseler veya kelime ondan duymuş olsalar “Hayır, bu o değil” deyip kendi iş güçlerine dönerlerdi.
Kızlar, kendilerini daha hayalperest sayardı. Ellerindeki kasnaklara belki onun hayali düşmüş olabilirdi, diye işledikleri çiçek, saksı, manzaraya iğneyi öyle hafif, yavaş ilmiklerden geçirirdiler ki onu incitmekten kaçınırlardı.
Kızlar, genelde pencerenin kenarında oturur gözleriyse dışarıyı takipteydi. Sokaktan geçebilirdi belki, diye düşünürlerdi.
Kızlar arasında belkiler o kadar çoğalmıştı ki onunla odada, yemek sofrasında, sokakta her yerde belki yüz yüze gelir, karşılaşırlardı. Müsamerelerinde, sohbetlerinde ondan dem vurup onun hayaliyle avunurdular.
Gitgide memlekette ondan bahsedilmeyen gün geçmez oldu.
Gammazlar, dedikoducular, başıboşlar ve hafiyeler lafı evirip çevirip sarayın penceresinden divana sokmayı başarmışlardı.
Kralın divanında görüşülecek konuların başında olmayı başardı Eyüp.
İşte Kralı çıldırtan da bu oldu.
Sarayın divanında homurdanmaların çoğu Eyüp’ün etrafında dönmeye başlamıştı bile.
Kralı eğlendirmeyle yükümlü cambazların, şaklabanların, para karşılığı şiir yazanların, övmeyle altın ikramına göz dikenler Eyüp’ün evsafını sözleri arasında serpiştirmeye başladıklarından beri Kral’da gitgide bir huylanma kendini gösterdi. Zaman zaman hiddetli bir edayla bütün divandakileri dışarı kovuyordu. Vezirinin, yakasına yapışıp:
“Bre kim bu deyyus?” diye sorup soruşturdu.
Hafiyeleri yollara, sokaklara, çayhanelere salıverdi.
En son gelen haber;
Olsa olsa bu çok güzel, endamlı biri olmalı.
Terbiyeli.
Herkese kendini sevdirmiş, herkesin ona vurulduğunu söylediler.
Kral, bunları duydukça siniri daha da katlandı.
“Kim bu? Kraldan daha önde olacak. Kraldan daha itibar görecek?” diyerek beyni karıncalanıyordu.
“Memlekette ne kadar endamlı, güleryüzlü, sözünün eri, mütevazı, bastığı toprakta güller çiçekler bitiveren varsa takibe alına. Onu bulana keseler dolusu altın hediye verilecek.” Fermanına uyarak askerler şaşkın şaşkın yollara düştüler.
İlginçtir ki ahaliden kimse askere yardımcı olmadı. Kimse de ikramiyenin peşine düşmedi.
Daha ilginci ahali neyi gizlediklerini de bilmiyordu!
Görmedikleri, tanımadıkları o Eyüp ile çok mutlu idiler.
Dedikodular yayıldı: Kimse kim bu kişi mutlaka kellesi vurulur bir gün.
Kralın günlük meselesi halini aldı.
Sarayda başka konu konuşulmuyordu.
İşler durdu.
*
Bir ipucu bulmuş gibi oldu. Belki bu yeni bir başlangıç olur hikâyenin devamı için. Tekrar başa döndü:
İkinci kez ferman alayını mezarlığa gönderir Kral. Aynı minvalde ferman alayı mezarlığa girer. Ama bu kez tabanlarını yere sert vurmaları yetmezmiş gibi bir de her adımda ellerindeki mızrağı düşmanına saplar gibi yere vuruyorlardı. Mızrakların her yere vuruluşlarında yerde bir karış delik bırakıyordu. Mezarlıkta mezarların arasında patika yollar delik deşik olmuştu.
Ferman Alay Başı ve peşinden gelen askerler mezarlıkta, uzun uzun tempolu yürüdükten sonra malum mezarı sardılar.
Hınç, öç, öfke dolu bir volkanın püskürmesiyle koynundan çıkardı yeni parşömeni.
Etrafına bir bakındı.
Alaydaki askerler bu bakışı kendilerini yoklamak için olduğunu anladılar. Daha dikkatli olun, emri olarak telakki ettiler. Oysa Ferman Alay Başı mezarlıkta başka birinin olup olmadığını yoklamak için etrafına bakınmıştı.
Alay Başı, cinsi ne olduğunu bilmediği bir korku içinde kıpırdaşıyordu.
Korkusu dışa, yüzüne vurup vurmadığını bilmek için etrafına – aslında – bakmasının bir nedeni de buydu.
Korkusu yüzüne vurmuş muydu acaba?
Alay Başı bu göreve geldiğinden beri ne kelleler götürmüştü… Omzundan ayırdığı her kelle için içinden en ufak soru sorma ihtiyacı duymamıştı da:
“Neden bu insanı öldürdüm?”
Görevi sırasınca “Ben buyruk kuluyum” derdi ve işin içinden kendini böylece soyutlardı. Bu hisle hiç vicdan azabı hissine kapılmamıştı.
Ama bu akşam bu mezarın başında neler olacağını bilmese de ondan – kendi payına düşen – intikamını alacaktı.
Bu kez askerler ellerinde meşalelerle gelmişlerdi.
Ferman Alay Başı, parşömenin bağını çözdü. Parşömenin bağının çözülmesiyle gök gürledi. Ani bir şimşek ayağının çok yakınında toprağın yedi kat karnına saplandı. İrkildi…
Ferman Alay Başı başını kaldırdı göğe baktı. Bir anlam veremedi.
Sabahtan beri asuman açıktı. Bulut falan da yoktu.
Bu şimşekte neyin nesi idi!
Parşömendeki yazıya bakmadan, kartal gibi çalılar arasında, ağaçların arkasında saklanan bir şey var mı diye bir kez daha etrafı kolaçan etti. Yuvarlak şekilde katlanan parşömeni açtı. Parşömen tam açılmadan parmakları son boğumu açmaya çalışırken gök yine gürledi. Bütün askerlerin başları gökte nelerin olduğunu gözleriyle aramaya çalışırken gökyüzü patladı.
Gök bütün şiddetiyle suyunu yağdırdı.
Küre-i arz ters dönmüş denizler, okyanuslar tepelerine akıyordu.
Mezarlıkta seller akmaya başladı. Yerlerde nehirler oluştu. Mezar taşları arasından oluk oluk su akmaya başladı.
Sert bir rüzgâr esti. Yağmur ve rüzgâr ikisi el ele verip ferman alayını sardı.
Askerler, neye uğradıklarını ve o anda ne yapacakları bilemediler. Ellerindeki meşaleler söndü. Bu hengâme içinde olmalarına rağmen hepsinin gözü Ferman Alay Başına dikilmişti.
Birbirlerine tutunmaya çalıştılar. Yetmedi. Mezar taşlarına tutunmaya başladılar.
Ne hikmetse, hiçbir mezar taşı onları reddetmedi. Bilakis mezar taşları toprağa gömülen kısımlarını daha sıkı diplere basarak askerlerin savrulup yerde debelenmelerine razı olmadılar.
Birkaç dakika sürdü rüzgârla yağmurun bu işbirliği.
O birkaç dakika belki günlere aylara bedeldi.
Parşömendeki yazılar ıslanmıştı.
Yazı yoktu.
Mürekkep yukarıdan aşağı akmıştı…
Akan mürekkepten terazi şeklinde çizimler oluşmuştu…
Terazinin kefeleri eşitti…
*
Uzanmış olduğu yataktan yere indi. Önce dört köşe olarak oturdu. Yazılar bitti. Eline kale aldı. Son sayfada boş kalan yere yazmaya başladı:
Kral, buyruğunun yerine getirilmemesinin ezikliğini yaşıyordu.
Bütün ihtişamıyla, bütün hiddetiyle her gün verdiği emri birkaç alayın yerine getirememesi emrin sonuçlanmaması Kralı çılgına çevirmişti.
İşi gücü devlet-i âliyeyi bırakmış, o emrin sonuçlanmamasına odaklanmıştı.
Önceden şakağında zar zor görülen aklar vardı. Şimdi ise aynı şakaklarda siyah kılları seçmek zorlaşıyordu.
Memleket meseleleri için dört bir yandan gelen elçileri Kral elinin tersiyle reddedip huzura çıkmalarına bile izin vermiyordu.
Hatta kimseyle görüşmek istemiyordu.
Bir gece yarısı Kral tebdil-i kıyafet edip tek başına sessizce saraydan dışarı çıktı. Doğru mezarlığa gitti. Mezarlığın kapısından içeri adım atmak istediğinde ayağı havada donmuş kaldı. Ayağını geri çektiğinde eski halini aldı. Tekrar mezarlığa adım atmak istedi. Yine ayağı havada taş kesildi. Diğer ayağını denedi. Taşa dönmüş gibi ayağı havada kaldı.
Mezarlığın kapısında içeri adım atamadı Kral.
Mezarlığın kapısında diz büktü. Başını dizlerinin arasına aldı.
Başı kesilmiş kuş gibi titredi vücudu.
Çırpınıyordu...
Bağırmak haykırmak istedi.
Krallık içgüdüsü çok şeye mani oldu o an.
Sabah ezanı duyulmaya başladı. Kral boynu bükük başı iki dizinin arasında iki koluyla da dizlerini kavramış yerde oturuyordu.
Belli, gece boyu çok ağlamış gözlerinden akan yaşlar elbisesini ıslatmıştı.
Mezarlık en sessiz yerdir. Kenar mahalle çocukları için müstesna oyun yeri olmuştu.
Her kuşluk vakti mezarlıkta toplanan çocuklar o sabah pejmürde giyimli birinin oracıkta yan yattığını ve yanaklarında süzülen yaşlar olduğunu gördü…
Nefesi çıkmıyordu.
*
“Eyüp oğlum,” diye seslendi annesi. “Seni sofraya bekliyoruz.” Karşılık duymayınca odaya girdi.
Eyüp yerde oturmuş, başını dizlerinin arasına almış, kollarıyla da ayaklarını kavradığını gördü.
Bir sürü kâğıt yere serpilmişti.