Ayak İzi


 01 Ekim 2020



Hava soğuktu. Ben sokakta otobüs beklerken karların üstünde yürüyor ve paltomun altında titriyordum. İki gündür kar yağıyordu ama asla o gün gördüğüm kadar yoğun bir kar ışıltısı görmemiştim. Gözlerim hâlâ karın rahatsız edici ışıltısının etkisi altındaydı. Ders verdiğim odada soba vardı ve içerisi sıcaktı. Ama ne fayda? Ben ısınamıyordum. Yine caddede, buz tutmuş karlar ve soğukta otobüs bekleyişi… Dersimi erken bitirmiştim. Yorgun değildim ama üşüyordum. Omuzlarımdaki kemiklerin, paltomun altında titrediğini hissediyordum. Paltomun yakasını yukarı çekmiş otobüsü beklerken, sokakta su kanalının yanında yürüyordum. Hâlâ kar yağıyor, yavaş yavaş doluya dönüyordu. Taneleri ise küçük ve ağırdı. Yakamın üstüne dökülen kar tanelerinin, rahatsız edici soğuğunun enseme oturduğunu hissettim. İki tane otobüs geldi geçti, benim gözümse gecenin karanlığında yere düşen kar tanelerinin peşinde âvâreydi. İri kar taneleri, rahatsız edici soğuğu da beraberinde getiriyordu. Arabaların lastikleri, sokağın asfaltını temizlemişti ama kar yine de yerleri kaplamıştı ve ben karın yumuşaklığını, ayağımın altında ezilişini hissediyordum. Onun yumuşak, duymaya değer gıcırdama sesini, o sıra dışı sessizlikte duyuyordum. Caddenin loş lambasının altında kar taneleri, gökyüzünün yarı karanlığında bir dizi beyaz iz bırakıyordu. Gökyüzünde hiçbir yere bağlı olmayan bu hayali ve beyaz izler sadece gecenin karanlığında can buluyorlardı. Sokak bomboştu. Otobüs bekleyen biri daha vardı. Benim gözümse kar tanelerine takılı kalmıştı.

Loş ışığın altında durduğum bir an, gözüm caddede yeni yağan kardaki bir ayak izine takıldı. Büyük ve geniş bir ayak iziydi. Hâlâ kar taneleri üstünü örtmemişti. İstemsizce, “bu benim ayak izim olsa” keşke benim ayak izim olsa… diye düşündüm. Ve bir an o ayak izinin benim olmasını ne kadar çok istediğimi anladım. Geride kalan ayak izinin benim olmasını ne kadar arzuladığımı fark ettim. Neredeyse benim ayak izim olduğuna inanacaktım. Ama otobüs beklerken yürüyen başka biri daha vardı. Gözüm gökyüzünde kar tanelerinin oluşturduğu hayali ve beyaz izin peşinde yine boş boş dolanıyordu. Ve ben “acaba benim ayak izlerimin de yeryüzünde kalması mümkün müdür? diye düşünüyordum. Keşke benim ayak izlerim olsaydı!

İri ve yuvarlak kar taneleri, ağzımdan çıkan buhar arasından düşüyor ve gözümün takıldığı ayak izini örtüyordu. Bu arzu yüreğimde giderek alevleniyordu. Hava soğuktu ve ben hâlâ paltomun altında titriyordum. Otobüs beklerken, donmuş karları ayağımın altında eziyordum.

Arkaya dönüp geldiğim yola yeniden baktığımda gözüm bana doğru gelen ayak izlerine takıldı. Henüz yuvarlak ve iri kar taneleri, bana doğru gelen ayak izlerinin üstünü kapatmamıştı. Ama içim tekrar ısındı. Titreyip titremediğimi bilmiyorum. Ama içim ısınmıştı. İstek içimde yine alevlendi ve gözüm istemsizce hâlâ otobüsü beklerken dolaşan bir başkasının ayakkabısına takıldı. Ayağında parlak bir çizme vardı. Çizmenin altındaki derin iz karın üstünde belliydi ve kar hâlâ üstünü örtmemişti. Büyük ve geniş olan bu ayak izi ise derin değil, düz idi. Topuk ve taban birbirinden ayrıydı ve topuğundaki yedi tane küçük deliğin izi çıkmıştı. Artık titremediğimi hissettim. En belirgin ayak izlerini seçtim ve ihtiyatla onlara yaklaştım. Sağ ayak iziydi. Sağ ayağımı kaldırdım ve o ayak izinin yanına koydum. Ayağımın altında yeni yağmış olan karın ezildiğini hissettim, ayağımı kaldırdım “ne güzel! Acaba olabilir mi? Mümkün mü yani? Ama ne güzel!” Geçici, kısa bir mutluluk yüreğimde oluştu. Ve omuzlarım paltonun altında hâlâ titriyordu.

Otobüs korna çaldı ve ben kenara çekildim. Otobüsün lastikleri, tam ayak izinin üzerinden geçti ve iki adım ötede durdu. Bindim ama hâlâ titriyordum. Otobüs soğuk ve boştu. Ayak parmaklarım ayakkabının içinde donmuştu. Camın aralığından soğuk geliyordu ve kendisiyle birlikte kar tanelerini de getirip yüzüme vuruyordu. Önüme odaklanmış bakışım, arabanın karla dolu olan camına yöneldiğinde donup cama yapışıyordu ve ben şöyle düşünüyordum: Yani… Pekâlâ bu da karın üzerindeydi! Ayak izleri karın üzerindeydi! Kar üzerindeki ayak izleri benim ne işime yarayacak ki? Yani olması mümkün mü? Bu soğukla! Allah cezasını versin, ayağım donuyor! Yani mümkün mü? Ama nasıl mümkün ki? Ve çok kötü titriyordum. Arabanın içi soğuktu. Camlar titriyor ve rahatsız edici bir ses çıkartıyordu. Lastiklerin zinciri karın üzerine çarparak ses çıkartıyor, şoför muavini yüksek sesle konuşuyor ve bazen kafasını dışarı çıkartıp bağırıyordu.

Kavşakta indim. Kitabım, koltuğumun altından düşmek üzereydi. Hatta ayaklarım titriyordu ve neredeyse kayacaktım. Dişlerimi sıktım. Yakamı yukarı çektim ve kitabı koltuğumun altında düzelttim. Ayağımın altındaki karlar sertleştiğinde kaldırıma çıktım. Ayak izlerimin onun üzerinde kalmayacağını biliyordum. Kavşağın kenarındaki kaldırım kalabalıktı. İnsanların çoğu hızlı hızlı gidiyorlardı. Hepsi ellerini ceplerine koymuştular ve at gibi nefes alıp veriyorlardı. Herkes kendi şemsiyesinin altına sığınmış ve ısınmıştı. Yoksul ve kimsesizler ortalıkta görünmüyorlardı. Ya karların altında zahmetsizce ölmüşlerdi ya başkalarına masraf çıkartmadan defolup gitmişlerdi ya da ısınmak için kendi barakalarına sığınmışlardı. Yanımdan geçen insanların yüzlerinin kıpkırmızı olduğunu görüyordum. Sıcak bir odadan dışarıya çıkmış gibiydiler. Sanki hamamdan çıkmışlar ve sıcaklığı da kendileriyle beraber getirmiştiler. Herkes kıpkırmızı olmuştu. Ellerine eldivenlerini takmıştılar ve ayak izleri de yeni yağan kar üzerinde ya kalıyor ya kalmıyordu. Ben bununla ilgilenmiyor, kendi ayak izlerimi düşünüyordum. Kıyafetlerimin altında titrerken ve soğuktan kaçarken kendimi düşünüyordum ve kendi kendimi “görüyor musun? Aptal! Hepsi mutlu ve ısınmış” diye azarlıyordum. Hepsinin at gibi soluduğunu görüyor musun? Ayaklarını nasıl da hızlı kaldırıyorlar. Evet. Sen ne diyorsun? Sen, soğuktan donan sen. Sen ki canın çıkıyor ve ayak izlerin hiçbir yerde kalmıyor. Anlıyor musun? Hatta kar üzerinde bile!..

Kavşaktaki tereyağı satıcısının camları içeriden buğulanmıştı, camdan loş bir ışık dışarıya yansıyor ve onun aydınlığında kaldırımın üzerindeki karlar görülüyordu. Belki iki kişi oradan zorla geçebilirdi. Karın üzerinde bir yol açılmıştı ve ayak izleri birbirinin üstüne gelmişti, birbirlerini ezmiştiler. Sağ köşede ince ve kısa bir kadın ayakkabısı sanki nal şeklindeki topuğunu yere sürtmüştü. Dört tane çıplak, sol ayak parmak izi karın üstündeydi. Bir tane de üreten fabrikanın markasının bile belli olduğu, büyük bir erkek lastik çizmesinin izi kalmıştı ve her türlü ayak izi… Ayak izlerinin iç içe geçtiği, karlarla kaplı dar yolda ve kaldırımındaki karların üstüne düşen loş ışıkta bir an yeni bir şey düşündüm. Görüyor musun? Nasıl olduğunu görüyor musun? Hiç kimsenin sağlam bir ayak izi kalmamış. Sağlam kalmamış. Kimin ayak izi sağlam kalmış ki seninki kalsın. İnsanların kaldırımda ayak izlerinin kalmasına gerek yok ki… İnsanların ayak izleri yol açmaya yarar. Önemli olan, yolun açılması ve karların bastırılmasıdır. Cadde açıldığında, ayak izleri artık ne işe yarar ki? Seninki de aynı. Diyelim ki ayak izin kaybolmuş, caddede kaybolmuş. Bir cadde ki karlar üstünde uzayıp giden ve bir cadde ki gelip geçilen.  Diyelim ki ayak izlerin kaybolmuş. Ama onun yerine cadde açılıyor, karlar içinde bir cadde… Bulduğum bu küçük mutluluk, bir an yüreğimi ısıtıp sakinleştirdi ve biraz kafamı rahatlattı. Bu küçük mutluluğu düşünürken, aklımın başka bir köşesi de başka bir şey diyordu. Neresi olduğunu bilmediğim, başka bir köşe. Belki de aynı yerdi… Belki aynı yerden bu düşünceler ortaya çıkıyordu. Ama bu düşünce daha belirgin ve daha net idi. Ve bana caddeler açılmış, diye sesleniyordu. Evet. Caddeler açılsın diye senin ayak izin mi kaybolsun? Aha! Cadde sanki hamamdan yeni çıkmış ve nefesleri at gibi soluyan insanlar için mi açılsın? Bunlar için mi? Caddeler neden açılsın ki? Niye insanlar kara değmesinler? Yoksa ayakkabıları mı yok? Yoksa sakatlar mı? Niye senin ayak izin kaybolsun ki? Ve bulduğum bu küçük mutluluğa gülüyordum. Hem de acı ve rahatsız edici bir gülüşle. Bir gülüş ki, ne yüzümde beliriyor ne de yüreğime yol bulabiliyordu. Dişlerimin altında ezdiğim bir gülüş. Ve eğer yapabilseydim onu ayaklarımın altında da ezerdim. 

Kaldırım karanlıktı ve ben ezilmiş karlarla kaplı kaldırımdan geçiyordum ve hâlâ paltomun altında titriyordum. Kendime kızıyor ve bulduğum küçük mutluluğumla dalga geçiyordum. Sokağa döndüğümde, bir ışığın altında kar taneleri daha da büyümüş ve daha hafiflemişti. Ve sanki hallacın yaya vurduğu pamuklar gibi havada hareket ederek yere düşüyorlardı. Sokak lambasının altında kara kedinin ölüsü uzanmıştı ve bir an içim acıdı. Ya bizim kedimiz olsaydı? Olur mu ki... İlerledim, ayakkabımın ucuyla onu hareket ettirmek istedim. Ama karlara yapışmıştı. Hareket etmedi. Bizim kedimizdi. Sadece karanlıkta koridora koşup odaların açık kapılarından içeri kaçan, kara, tembel, sevimli bir kedi. Onunla arkadaş olmayı istediğim hırslı ve meraklı bir kedi, sonunda da başaramamıştım. Ve hep onu koridorun karanlığında ezip öldürmekten korkardım. Çok üzüldüm. Gönlüm beni esir eden, bir avuç gamla doldu. Ve sanki içimdeki tüm o karmaşık duyguları, bulmuş olduğum bu günahkârın başına yıkmak istediğimi anladım. Neden dışarı çıktın? Neden? Hem bu soğuk ve buz gibi havada hem de bu karlar üzerinde. İnsanlar bu soğukta donuyorlar. Neden dışarı çıktın? Ve aynı paltonun altında donuyordum. Merdivenlerin karanlığında soğuktan kaçıyordum. Ve odamın anahtarı, bir parça buz gibi avucumun içinde kalmıştı. Kalbim sıkıştı ve kendi kendime kızdım. Ve belki de ayak izlerimin yeryüzünde kalmamasından korkuyordum.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 166. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 166. Sayı