Ayakkabı


 01 Aralık 2023


44 Günlük Savaş Zaferinin Üçüncü Yıldönümüne Bir Armağan

 

 

Mürsel, esneyip gevşeyerek avluya çıktı, bahçede semaver yakmaya çalışan karısı Gülgez`le

selamlaştı. Gözleri semaverin dumanından yanarak acıyan Gülgez yan yan eşini süzdü: “Neler oluyor,

Hasanhan`ın zurnası gibi yine sabah erkenden kalkmışsın?” – diye söylendi.

Karısının şakasından pek alınmadı – dudağı bile kaçmadı. Donukalmıştı. Sanki uykudan yarım

kalkmış gibiydi. Yutkunarak boğazını temizledi, sakin fakat amirane, tok bir sesle, “Kendi zurnanı

çalsana, sabah sabah Hasanhan`ın zurnasıyla ne işin” diye karısına kızdı.

-Olmaz olaydı... Hiç olmaz benim zurnamdan. – Gülgez fazla bekletmedi, hemen laf soktu.

- Böyle oldu, demek ki. Beğenmezsin şimdi beni – Mürsel alındı.

- Evet ya, bundan sonra sana ne gerek var ki.. Bir ayağın burda, öbürü çukurda.

Mürsel istemeden ayağına bakarak sustu. Birkaç saniye sonra sıcak bir sesle, “Bakar mısın ya,

Gülgez, diyorum ki, acaba Korkut Ata o zamanlar bacağın ismini neden baldır koymuş ki? Adam

ağzının tatını mı kaybetmiş, acaba? Bacakta ne tatlılık olacak ki?” – diye sordu.

- Yaa, o senin bacağını kastetmemiş ki – Gülgez yeniden saldırıya geçti.

- Belki, senin damarları çıkan bacağını kastetmiştir – diyerek Mürsel karısının konuşmasının

taklitini yaptı.

- Şimdi böyle konuşursun – Bu defa da Gülgez kızdı ve kızgınlığını saklamadı bile.

- Herkes güzelliğime bayılıyordu. Beni bu hallere kodun, şimdi de beğenmez oldun. Hatırlıyor

musun bohçacı Semaye`yi (kocasının ağzını açmaya imkan bile vermeden devam etti), beni her

gördüğünde hayıl-mayıl olup diyordu ki, “Kız, Vallahi de senin bu kalçaların bende olaydı da, üstüne

oturmağa bile kıyamazdım”...

Güzlgez`e konuşmak için konu gerekirdi, o da bu konuyu bulmuştu. Uzun yılların hayat

deneyiminden Mürsel bunu güzel biliyordu. Şunu da biliyordu ki, karısı bir konuşmaya başladıysa, en

az bir saat susmayacak. Birce çare vardı. Tatlı dille aradan sıvışmak:

-Gül`üm, biraz bahçede gezeyim, canım sıkılıyor neyse. Çay hazır olunca çağırırsın - Mürsel

sıcacık sesle karısına yalakalık yaptı ....

Gülgez hiçbir şey söylemedi, ama kocasına öyle bir sert bakış fırlattı ki, dövseydi, bundan

daha iyiydi.

Rengarenk çiçekler açan ağaçların arasında dolaşmak, insana özel bir rahatlık, zevk verir.

İnsanın içi sanki çiçekler açıyor. Geçen yıl bahçeye dikilen aşılanmış fidelerin çoğu bu yıl hasat

yapacaktı. Açan her çiçek bir meyve demektir. Bu düşünce bile Mürsel`e paha biçilemez bir zevk

veriyordu.

 

2

Adım adım yürüyerek dut ağacına yaklaştı. Sağ olmuşlar dut ağacını gelin gibi süslemişlerdi. –

Artık dallarını keserek, ona şekil vermiş, gövdesini belli bir yere kadar beyazlatmışlardı.. Ama tüm

bunlar onun yaşlandığını saklayamazdı. Aynen sahibi gibi, yüzünde, gövdesinde her yıl artan

kırışıklıkları gittikçe daha da derinleşerek, sanki uzaktan “ben yaşlanmışım”- diyerek içini çekiyordu.

Sağ eliyle ağacın gövdesini hafifçe okşadı. Gözleri yaşla doldu. Yıllar üstüste gelerek kendi işini

yapmıştı. Dut ağacı bu bahçede Mürsel`in kendi eliyle diktiği tek ağaçtı. Dut ağacı onun sanki özbeöz

çocuğu, yavrusuydu. Bu ağaç nelere, nelere tanıklık yapmamıştı ki... O zamanlar mültecilik döneminde

Mürsel iki en yakınını, sevdiğini bırakıp gitmek zorunda kalmıştır. Birisi ihtiyar babası, öbürü yavru

dut ağacı... Gitsin o günler, bir daha gelmesin...

Ermeniler ansızın başlarının üstünü almışlardı. Gece yarıdan geçmişti. Zifiri karanlıktı. Göz

gözü görmez olmuştu. İhtiyar babası yatakta ölüm kalım mücadelesi veriyordu... O gece her şey çok

ani, çok hızlı gelişti...

“Çocukları al, kaç burdan, beni merak etme” – demişti babası.

“Bana dokunmazlar. Önemli olan onların eline geçmemenizdir. Bir de baktın, alıp üstünüze

attılar beni de. Ne yapacaklar ki, beni?” Çok demiştim ki, seni burda bırakamam. Arkama alayım,

belki yolda araba falan buluruz. Bir türlü babasını razı salamamıştı. Dağı aşamayız, hepimiz ellerine

geçeriz. Dağda derede kurta kuşa yem olunca, kendi evimde öleyim, demiştir.

O gece babası ve dut ağacıyla helallaşıp gitti... O gece nankör evlat babasını, nankör baba

evladını – yavru dut ağacını burakıp kaçtı. Dişiyle tırnağıyla yaptığı yuvasını – evini barkını, çifliğini

burakıp kaçtı... Ve babasının onu bir ömürboyu yakacak yaşlı gözlerini de kendisiyle götürdü. Bu

bakışlardan başka bir nişane kalmadı... Ne öldüsü, ne de kaldısı bilindi.

O gece yenice İrevan`dan aldığı, ayağına giymeye kıyamadığı çok beğendiği o ayakkabılarını

giydi (Ayakkabı hastasıydı. Bir ayağına azı beş çift ayakkabısı vardı). O gece İrevan`dan aldığı

ayakkabılarını giyerken kendine bir söz verdi. Göz yaşı işinde bir yemin etti... Birgün bu

ayakkabılarla yuvasına geri dönecekti...

Evden başka hiçbir şey alamadılar... Sadece canlarını götürüp kaçtılar...

Köylüler sanki birbirlerinden küsmüş gibilerdi. Yalnız gerektiğinde konuşuyor, zor bela dağa

tırmanmaya çalışan çocuklara ve yaşlılara sessizce yardım ediyorlardı. Herkes biribirinden utanıyordu.

Herkes birilerini ve birşeylerini bırakıp çıkmak zorunda olmuştu.

Zurnacı Hasanhan eliboş olduğu için, geride kalan herkese yardımcı ola biliyordu. Zurnacı

Hasanhan`ın koynuna koyduğu zurnasından başka hiçbirşeyi ve kimsesi yoktu. Gençken bohçacı

Semaye`ye sevdalandığını diyorlardı. Babasının, ben kızımı bir zurnacıya asla veremem, il alem bana

maskara yapar diyerek evlenmelerine izin vermediğini diyorlardı. Bu yüzden zorla dört aylık evlilikten

sonra ne Semaye`nin, ne de Hasanhan`ın yeniden evlenmediğini diyorlardı.

 

3

Hasanhan`ın garip bir şakeri vardı – her sabah erkenden kalkar zurnasını çalmağa başlardı. Onun

bu şakerine kimse kızmazdı. Köylüler zaten sabah erkenden kalkarlardı. Kalkmayanlara bile zurnanın

sesi bir başka zevk verirdi. Hem kimi kimsenesi yoktu, hem de herkesin hayır şerine yaradığı için

köyde herkes severdi Hasanhan`ı.

 

Mürsel o gün de sabah erkenden kalkmıştı. Şaka gibi değil, yıllar sonra bırakıp kaçmak

zorunda olduğu yuvasına geri dönmüştü. “Güzel evim, genç evim” diyerek yüz gözünü toprağına

sürmüştü.

Nereye baksan yenileme çalışmaları dikkat çekiyordu. Her şey modern, her şey yepyeniydi. Her

adımda, devletin bakımı, insanseverliği ve yardımıseverliği ile karşı karşıya gelinirdi. Allah'tan dut

ağacına dokunulmamış, ağacın etrafında güzel bir bahçe yapmışlardı.

O gün uzun yıllar ayrı düştüğü yuvasında – yeni evinde, sevinçten uyuyamadığı ilk gecenin

sabahı esneyip gevşeyerek avluya çıkmıştı. Etrafı dinlemiş, çiçek kokulu dağ havasını içine çekmişti.

Bu topraklarda yaşamaya da, ölmeye de değerdi. O, şimdi kendi evinde, yuvasında ölmek isteyen

babasını çok iyi anlıyordu.

Birdenbire uzaktan kara zurnanın sesini duydu. Bu, Hasanhan`dı, başka kim olucaktı ki. İçine

garip bir sevinç doldu. Otuz yıldan çoktur ki, bu ses rüyalarına giriyordu. Umutlarını kaybetmişti artık,

birdaha onun sesini duyacağına inanamıyordu. Birdenbire deli gibi yerinden fırladı. Kapıya varınca

geri döndü. Birzamanlar İrevan`dan aldığı, ayağına giymeye kıyamadığı sevimli ayakkabılarını geydi

ve aceleyle kapıdan dışarı fırladı. Az kala koşarak zurnanın sesine doğru yürüyordu. Sonra koşmaya

başladı. Sonra nasıl olduysa dağlara yüz tuttu.

Bağırmak istiyordu. En yüce zirveye çıkarak tüm gücüyle haykırmak istiyordu. Kalbi az kala

yerinden çıkacaktı. İçinde tuttuğu çığlık, boğazında bir kıkırdama ve inilti gibiydi. Yapabildiğince

bacaklarına güç verdi. Ve birden... Uçtu... Kuş gibi uçtu... Sanki kuş kanatları takmış gibiydi. Kalbi

çırpındı – içini çekerek çok yüksekten olmasa bile, biraz yukarıdan seyr eyledi toprağını. Sonra zevkle

gözlerini kapadı...

Hastanede gözlerini açınca mayna düştüğünü anladı. Sağ bacağı dizden aşağı kesilmiş, köy

mezarlığına gömülmüştü. Tuhaf bir şekilde ayaklarını düşündü, kendi kendine gülmek istedi.

Dudağına küçük bir gülücük kondu bile...

O günden Gülgez demişken, bir ayağı burda, biri de çukurda yaşayıp gidiyordu. O günden her

Cuma İrevan`dan aldığı ayakkabının birini giyip mezarlığa gider, sağ bacağını ziyaret ederdi. Garip

duygulara dalardı orda, acaip fikirler gelirdi aklına.

Bu tuhaf bir duyguydu... Hem de çok tuhaf. Burada gömülen o ayakkabısız ayağın senin bir

parçan olduğunu anlıyorsun. O parçanın yavaş yavaş toprağa karışıp toprağa dönüştüğünü anlıyorsun...

 

4

O toprağın SEN olduğunu, senin bir parçan olduğunu, senin VATAN’ın olduğunu anlıyorsun... O parça

bırakılabilir mi hiç?!....

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 204. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 204. Sayı