HaftanınÇok Okunanları
KEMAL BOZOK 1
MEHMET İRGE 2
Kardeş Kalemler 3
İsa Habibbeyli, Mehdi Genceli 4
TAHİR MELİK 5
Ece Türköz Oğuz 6
SEYFETTİN ALTAYLI 7
Tatar halkının tarihinde, onun siyasi ve medeni yükselişinde Ayaz İshaki (1878-1954) ismi ayrı bir yer tutmaktadır. İshaki, Tatarları millet olma yolunda birleştirme ve yüceltme ülküsünü hayata geçiren aydınların başında gelmektedir. 18 Mayıs 1906 yılında çıkmaya başlayan Tan Yıldızı gazetesinde halkına: “Birleşin! Birlikte çalışın! Ancak mücadeleyle kendi hakkınızı kazanabilirsiniz!” diye seslenir. Bu çağrıyı aynı yılın yazında İttifak-ı Müslimin Partisi’nin Mekerce panayırında gerçekleştirilen üçüncü kurultayında mücadelenin sloganına dönüştürür: “Mücadeleyle kazanırsın hakkını!”.
Şurası su götürmez bir gerçek ki: A. İshaki’nin kendisi de bu ülküyle yaşamış; bütün ömrünü, hayatının her anını çok sevdiği halkının refahı, parlak geleceği için harcamıştır. Yine bu şiar ona dağılmış, bölünmüş Tatar’ı birleştirmeye, milletini ortak bir hedef doğrultusunda tek bir çatı altında toplamaya, medeni ülkeler seviyesine çıkarmanın yollarını aramaya yöneltmiştir. Kendisi de buna yürekten inanmıştır. Milletini geleceğe taşıyacak her çareyi bulmaya ant içmiştir.
A. İshaki’nin üç romanı, otuzu aşkın povest ve hikâyesi ve iki desteye yakın drama eserini vücuda getiren zengin edebî mirası, yazarın çağdaş edebiyatı da geniş halk kitleleri için en tesirli araçlardan biri haline getirdiğini destekler. O, yazarlığı bu mücadelenin ayrılmaz bir parçasına dönüştürür. Edebî eserlerinin ortak yönünün ise halkını, milletini geliştirme ve değiştirme yollarını aramakla ilişkili olduğu aşikârdır.
1898 yılında Tatar Öğretmen Okulu’nda okumaya başlayan yirmi yaşındaki Ayaz’ın yaratıcılığının ilk meyveleri arasında “Taallümde Saadet veya İlim Öğrenmekte Rahat Ömür” (1899) hikâyesi, “Takkeci Kız” (1900), “Zengin Oğlu” (1903) povestleri ve “Üç Kadınla Hayat” (1900) piyesi yer alır. Bu eserler öğüt ve nasihatlerle dolu, didaktik tarzda yazılan eserler olarak kabul edilse de Tatar edebiyatının yükselişine de katkı sağladıkları muhakkak. Çünkü C. Velidi’ye göre Gayaz1 “yaşadığı dönem içerisinde milletinin hastalıklarını tespit etmiş, kanayan yaralarını göstermiştir”.
1903 yılında basılan “Zengin Oğlu”nun önsözünde yazarın neden edebiyatı tercih ettiği gün yüzüne çıkar: “Milletimizde bu meseleyi ıslah etme fikri uyanmaz mı, diye ben yaptıklarımızı elimden geldiğince göstermek istedim. Cenab-ı Hak her birimize doğru yolda olmayı, milletimizi gaflet uykusundan uyandırmayı, vatanımızın faydasına çalışmayı nasip etsin!”
A. İshaki’nin “Karşılaşma” (1903) povestinde “test edilmiş/denenmiş” psikolojik yöntemler, en çok da düşünce dünyasının izlerini kahramanın arkasından kesilmeden sürebilmek, insanın duygularını tabiat ile yan yana canlandırmak, sembollere müracaat etmek vardır. Tatar edebiyatını, Tatar dünyasını baştan sona değiştiren “İki Yüz Yıldan Sonra İnkıraz” (1902-1904) povestinde bu teknikler yeni bir görünüş kazanır. Eserin merkezinde Tatar halkının iki yüz yıl sonra yaşadığı milli trajedi ve krizin yansıması yer alır. Edip, milletin ilerlemesini engelleyen ve onu neredeyse yok olma aşamasına getiren sebepleri şu şekilde sıralar: “1- Tatarlarda hayatın dizginlerinin eski görüşlü din adamlarının elinde oluşu, 2- Mektep ve medreselerin azlığı. Sayıca arttıkları zamanlarda ise okutulan derslerin gündelik hayata uygun hâle getirilememesi, 3- Milletine hizmet etmek isteyen aydınların yaşadığı ekonomik problemler yüzünden emeklerini yalnızca karınlarını doyurmaya harcamaları, 4- Gençlerin Rus mekteplerinde eğitim almalarına karşı gelinmesi, 5- Başlanan işin neticelendirilmemesi. İşte, milletimizi faciaya sürükleyen deliller bunlardır.” Ancak povestteki didaktik katman öğretici hüviyetinden sıyrılıp sosyal ve siyasi kimlik kazanır. Eser bir bakıma millet hayatını şekillendiren bir “program metni”ne dönüşür.
İshaki, Tatar milletinin yok oluşa sürüklenişi gerçeğini okur üzerinde tesirli kılmak adına kendine has yöntemlere başvurur. Zamanı fantastiğin imkânlarını kullanarak Bulgar adıyla bilinen milletin yok olduğu yüzyıla getirir. 22. yüzyılda yeryüzünde topu topu iki Bulgar kişisi; edip ve tarihçi Cegfer ile onun hamile karısı Söyimbike kalır. Cegfer, çocuklarını ölü doğuran Söyimbike’nin de yattığı yerden kalkamamasıyla kutsal Bulgar toprağına gitmeye karar verir. Ancak kendisi de yolculuk sırasında fırtınanın savurduğu bir sütunun altında kalarak can verir. Tatar milletinin varlığı Kazan Hanlığı’nın son hanbikesi (sultanı) Söyimbike’yle, halkın dirileceğini, neslin devam edeceğini sembolize eden son ümidin de ölümüyle tükenir. Yazar, Kazan’daki Söyimbike minaresinin yıkılışını da dile getirir. Hatta hafızasını yitirir. İshaki öğüt ve nasihatleri bir kenara bırakıp psikolojik, romantik-sentimental, egzistansiyal ve sembolik görünüşü öne çıkarır.
Bu gelişmeler milli edebiyatımızda ideolojik-estetik dönüşümleri belirginleştirir. “Dilenci Kız” (1901-1908) romanında psikolojik yöntem ve tekniklerin kullanımı yoğunlaşır. Yazar, Tatar kadınının ruhi açıdan zenginleşmesini, sosyal mücadeleye katılmasını, kendi fikirlerini savunmasını merkezine alır. Zikredilen bu yönlerini milletin kaderiyle bir tutar. Tatar kadınının hayatını (köydeki mutlu çocukluk dönemi, şehirde dilenci kıza dönüşme, köle olarak görülme, zengin biriyle evlenme, ilk kez tiyatroya gitme ve başka hayatlara ilgi duyma, eğitim alma, muhtaçlara yardım etmekten keyif alma, halka hizmet etme arzusunun doğuşu gibi) birkaç safhaya ayırır. İshaki, anlatı başkişisinin düşüncelerini, hayâllerini, iç geçirişlerini, korku ve sayıklamalarını okurun gözünde canlandırır. Sembolleri ve tabiatın imkânlarını kullanarak okurun başkişiyi çözümlemesini kolaylaştırır. Bu uğraşının yanı sıra kinaye ve lirik sözlere yer vermesi, insanın haletiruhiyesinden çok sayıda detayı paylaşması okurun anlatı boyunca metne olan ilgisini sıcak tutar. İshaki en önemlisi dilenci kızdan milletin hizmetkârına, genç kızlar için rol model olmaya evirilen Segadet karakteri özelinde Tatar cemiyetinin, Tatar milletinin de eğitim alarak atıllıktan kurtulacağı inancını yansıtır.
A. İshaki’nin mücadele yıllarıyla yoğrulan “Muallim” (1906), “Tartışma” (1908) dramaları; “Aldım Verdim” (1907), “Kıyamet” (1909-1910) ve “Cemiyet” (1909-1910) komedileri merkezine Tatar toplumunda milletin ilerlemesine karşı gelen güçleri ifşa etmeyi alır. Bu tip güçler eski görüşlüler, en çok da din adamları şeklinde sunulur. Dramaturg onların hayatın kaçınılmaz yeniliğine karşı durma çabalarının anlamsızlığını sahneler. Aynı zamanda reddedilen eski hayat modelinin karşısına milleti ilerlemeye, aydınlığa götürecek yeni yol ve toplumsal iyileşmenin imkânları koyulur.
1909 yılından itibaren yazarın eserleri ele alış biçiminde değişiklikler görülür. Edip toplumda gözle görülen çarpıklıkları eleştirmeyi bir kenara bırakıp millet hayatının derinliklerinde gizlenen, kökleri çok uzaklara giden görünüşleri çözümleme uğraşına girer. İstanbul’da “Hayat mı Bu?” (1909) povestini yazar. Bir öğrencinin hatıraları ve günlükleri üzerinden hayatında yaşanan değişiklikler, kendini tanıma süreci kaleme alınır. Yazar şahıs trajedisini, 1905 İnkılabının değişiklikler getireceğine içtenlikle inanan Tatar gençliği kuşağının trajedisiyle örtüştürür, kendi hayatına değer veren ancak onu değiştirmeye gücü yetmeyen millet trajedisine bağlar. Ancak neticenin yine bu açık fikirli, temiz kalpli, milleti ve halkı uğruna hayatını feda etmeye hazır Tatar gençleri eliyle elde edileceğini bilir. Bu düşünce A. İshaki’nin yaratıcılığında şekillenir, dile getirilir, geniş sahalara yayılır.
Yazar eserleri ele alış biçimindeki bu tercihini yaratıcılığının en son numunelerine kadar devam ettirir. A. İshaki millet hayatındaki derin tabakalara, tarihi ve siyasi olaylara, örf ve âdetler etkisinde gelişme gösteren koşullara müdahil olur. Aynı zamanda milleti dönüştürme yolunu bilgiyi aşırmakta, başka milletleri taklit etmekte değil; milletinin kendi iç potansiyelinde, genetik kodlarında ve fikri altyapısında bulur.
A. İshaki, 1910 yılının baharında Petersburg’dan gizlice Finlandiya’ya geçer ve yazı orada geçirir. Kısa süre zarfında “Molla Dede” (1910) romanını ve “Aile Saadeti” (1910-1912) isimli hikâyeler dizisini yazar. A. İshaki’nin en hacimli eserlerinden biri olan Molla Dede’de köylü bir çocuğun medreseyi bitirdikten sonra köyüne molla olarak gelme hikâyesi konu edilir. Yazar, anlatı başkişisinin arzusunu Tatar dünyasını değiştirecek ve tarihin tekerlerini döndürecek itici güç şeklinde yorumlar. Romanda ihtilale kadarki ataerkil köy yaşantısı ve medrese hayatı geniş yer bulur. Anlatılanlar gerçeklikle büyük ölçüde uyuşur. Örneğin, köyde molla seçme, gelin çıkarma, düğün yapma, medresedeki eğitim faaliyetleri, öğrencilerin tatil akşamları, tabiata çıkma, şarkılar ve danslar, meddahlık ve tiyatro gösterileri gibi ayrıntılar göz önüne getirilir. 20. yüzyıl başlarındaki Tatar mollalarının hayatını böylesine detaylı ve büyük bir özenle anlatan ikinci bir eseri Tatar edebiyatında bulmak güçtür.
1910 yılının güzünde İstanbul’a gelen A. İshaki “Sünnetçi Dede” (1911), “Öğrenci Ağabey” (1913) ve “Damat” (1914) hikâyelerini yazar. Bu eserlerde Tatar hayatının öne çıkan örf ve âdetleri etnografik gerçeklikle sunulur. Saf Tatar tipleri yaratılır. İnsanların trajedilerine, yakarışlarına yer verilir. A. İshaki’nin İstanbul’da yazdığı “Zöleyha” (1912) dramı ise Tatarların tarihindeki en acıklı olaya, Hristiyanlaştırma politikasına dayanır. “O Daha Tereddütte idi” (1914) ve “O Daha Evlenmemişti” (1916) povestleri bu politikayı 20. yüzyılın başlarına taşır. Yine bu eserler karma aile problemini Ruslaşma meselesi temelinde açımlar. Eserlerde yabancı bir muhite dâhil olan Tatar insanının kendi toprağından ve yaşam biçiminden uzaklaştığı, neslini devam ettiremeyeceği endişesi anlatılır. Yazar bu durumun milletin kaderine olumsuz tesir edeceğinin altını çizer. Acı çekme felsefesiyle yoğrulmuş ve İshaki’nin en güçlü eserlerinden biri olarak kabul edilen “Güz” (1923) povestinde de o, Ruslaşma olgusunun sebeplerini araştırır. Bu olguyu çevreyle ilişkilendirir.
A. İshaki milletinin hayatına ışık tutmak için “Eve Doğru” (1922) povestinde ve “Dalgalar İçinde” (1920), Ulu Möhemmed (1944-1947) piyeslerinde tarihi öne çıkarır. Siyasi ve sosyal meselelere değinir. Tarihin en ağır dönemlerini canlandırarak Tatarların hayatında önemli bir yer tutan manevi kıymetleri yeniden göz önüne getirir. Memleket, kardeşlik, doğruluk, namus gibi.
A. İshaki, Türkiye’de “Tatar’ın Kızı” (1943) başlıklı bir roman daha yazar. Yazar bu esere kadar şekillendirdiği fikir ve görüşlerini daha da genelleştirir. Burada Tatar milletinin, halkının değişme ve büyüme gücünün onun asırlar boyunca gelişen geleneklerinde, yaşayışında, bilinç ve düşüncesinde yattığı vurgulanır. Yazar başka milletlerin yaşayışları bağlamında Tatarların yaşam tarzının, ailesinin, karşılıklı ilişkilerinin, gündelik hayatındaki en küçük detayların güzelliğini, önemini idealleştirip betimler.
Sonuç olarak A. İshaki’nin edebî numuneleri Tatar halkını, milletini geliştirme ve değiştirme yolunu aramakla doğrudan ilintilidir. İlk dönem eserlerinde bu yöneliş halkı eğitmek, onun düşünce dünyasını aktifleştirmek ve onu toplumdaki kötü sıfatlarından arındırıp rol model haline getirmekti. Daha sonraları ise aktif mücadeleye katılmayı, bireysel özgürlük mücadelesi aracılığıyla toplumsal özgürlük elde etme fikrini benimsetmekti. Özellikle 1909 yılından sonra onun fikirlerinde bazı değişikliklerle de karşılaşılır. A. İshaki, Tatar’ı bir millet olarak koruyacak, yaşatacak ve ileriye taşıyacak gücü onun kendi içerisinde; kısaca Tatar’ın hayatında, ahlâkında, geleneğinde, aklında ve dünya görüşünde bulur. Bu idrak ve yöneliş, onun edebî yaratıcılığının yüceliğini tesciller.
1 Yazarın adı Tatar Türkçesinde “Gayaz” olsa da Türkiye Türkçecinde “Ayaz” olarak bilinmektedir.