Babamla İlgili Hatıralar


 01 Şubat 2015

Babam, Ziya Samedi 20 Kasım 2000 yılında ebedî âleme intikal etti. Aradan yıllar geçtikçe, biz evlatları, ana ve babalarımızın meşale gibi hala ortalığı aydınlatan, bizlere olan şefkatini, sevgisini her an samimiyetle hatırlayarak onları özlemle yâd ederiz. Aradan kaç yıl geçse de onları hasretle, özlemle hatırlamadığımız hiçbir gün yok. Babamın, nurani yüzünden yayılan merhamet ve şefkati, ağırbaşlılığı, söz ve hareketlerindeki doğruluk, kesin kararlılık ve adilliği, Allah’ın her bir günü aklımdan çıkmaz. Çocukluğumuzda, benliğimize sindirilen, mert ve yiğit insana yakışan, bu yüksek erdemler, benim günlük hayatıma yardımcı rehber olmaktadır...Babamın, biz evlatlarına yudum yudum içirdiği paha biçilmez bu hasletlerden sonsuz derecede memnunum. Babam, çocuklarına olan görevlerini hiç ihmal etmeden, vatanı ve milletine olan mukaddes vazifesini de şerefle yerine getirerek milletinin sevgi ve saygısına mazhar oldu. 1944 yılı Ekim ayında Kulca şehir havaalanı hınca hınç dolu, sanki bütün şehir halkı yolculuğa çıkmış gibi. Bunlar, ana babalar, akrabalar eş veya sevgililerdi. 1937 yılında Çin işgalci devleti tarafından “Milliyetçi” ve “Halk Düşmanları” olarak ilan edilerek sürgüne ve hapse gönderilip cezası bitenlerini getiren uçağı bekleyenlerdi. Kimileri sevinçten gülse, bazıları da mutluluktan hem ağlıyor hem gülüyordu. Babamı karşılamak için anası Hemsihan, annemin babası Ekber Kazı dedem ve birkaç yakın akrabalar, beni de yanlarına alarak havaalanına gelmişlerdi. Ben uçaktan inenlere bakarak hangisi benim babam diye dikkat   kesildim, zaman bir türlü geçmek bilmedi, dayanılacak gibi değildi. Aradan ne kadar vakit geçti bilmiyorum, Uzun boylu, uzun palto giymiş bir adamın uçaktan indiğini gören dedem “Ha ! işte baban uçaktan çıktı” diye seslendi kolumdan sıkıca tutarak beni babamın önüne adeta attı. Babam, beni hemen bağrına bastı, sıkıca kucakladı öptü. O anlatılması çok zor bir özlem ve hasret duygusu ile dolu gözlerle bana, uzun uzun baktı. Yedi sene zindanlarda yattıktan sonra oğluna kavuşan bir babanın mutluluğu elbette sonsuzdu. Bende babamı ilk defa görerek dile geldim, ona ilk defa” baba” diyerek onun kucağına atlamam beni o kadar şaduman etti ki bunu sözle anlatmamın mümkünatı yok. Bu güne kadar o bahtlı günü hala unutamam. Babamla karşılaştığım o anda o çocuk kalbimden “İşte benim babam, ben, adsız öksüz değilim. Ben de, babalarının yanında gururla yürüyen, mahallemizin çocukları gibi, başım dik, gururla yürüyeceğim artık” diye iç geçirip sevinçlere gark oldum.  Lakin, Çin, zalimlerinin cezaevlerinden, sürgün yerlerinden ve çalışma kamplarından sağ salim yurtlarına kavuşamayan binlece insanın çocuklarının gözlerin de acı yaş yüreklerinde hasret ve kin.  Bu ana kadar ben babamın, karakterini, çehresini, iş-hareketiyle sözlerinin nasıl olduğunu tasavvur bile edemezdim; fakat büyük annem, dedem ve anamın anlattıklarından onun gönül adamı, güzel bir insan olduğunu, Urumçi de hapishanede yattığını biliyordum. Ben, yedi yaşına kadar annemin ağabeyi Abdurrahman Cahan dayımı “Abdurrahman baba” diyerek onun çocukları olan Azat, Gayret ile beraber büyüdüm. O,  bana kendi çocukları gibi baktı, aziz tuttu, hiç bir şeyini esirgemedi. O bana atalık yapan çok merhametli bir insandı. Dedem yani anamın babası Ekber Kazı, annem ve onun kız kardeşleri olan Buvihan, İzzetbuvi ve başkaları bana özel bir önem ve ihtimam gösterdiler. Akıl belagata erince anladım ki, bunların bana çok iyi bakmaları, her ne kadar bana babasızlığımı bildirmemek olsa da, onların babama olan sevgi saygılarından kaynaklanmış. Ben doğulduğumda dedem adımı “Rıza” koymuş, ona “torununuzun adını babasının Ziya olan adına uygun olsun diye mi böyle koydunuz?” diye sorduklarında “Yoook, Ziya, genç yaşına bakmadan, milletine,  bizleri kendinden razı edecek hizmetler yaptı, bu hizmetlerinden dolayı Çinliler onu hapis etti. O bununla arkasında silinmez izler bıraktı. ”Ziya ! bizler senden razıyız” demek için onun oğluna bu ismi koydum “ demiş. Babam, yedi yıllık zindan hayatında kurtularak aile ocağına kavuşunca, benim çocukluk hayatımda bambaşka bir manevi güzellik, gönül tokluğu ile dolu yeni bir aile hayatı başladı. Çünkü etrafımda beni doğuran, yedi yıldan beri kanatları altına alan, babamın yokluğunu fark ettirmeden terbiye eden, merhamet ve şefkat yüklü anam. Her an benim başımı sıvazlayarak beni şefkatle bağrına basan anneannem. Doğduğum da bizimle beraber olamayan ve hapisteyken dünyaya gelen oğluna hasret babam vardı. Halkımızın başına gelen bitmez tükenmez azap ve işkenceler, binlerce Uygur evladının hapishane ve sürgün yerlerinde öldürülmesi, babamın Çinli mütecavizlere olan kinini ve nefretini daha da arttırdı. Onu tavına getirip iyice pişirdi ve onu yenilmez bir cengaver haline getirdi. Hapishanede beden olarak zayıflayan ve güçten düşen babam, evde bir az vakit dinlenip kendine gelince, kendinin ülküdaş ve gönüldaşları olan milliyetçi dostları,  Kasımcan Kambiri, Tayip Hacı Sabitov, Cemaleddin Yahya ve başkaları ile vatan ve milletin bağımsızlığı mücadelesine başladı.1944 yılının Ekim aylarının sonuna doğru üç vilayet milli bağımsızlık ayaklanması başladığında,   babam ilk önce DOĞU TÜRKİSTAN ihtilalci gençler teşkilatının yönetim kurulu başkanlığına ilaveten, devlet tiyatrosu müdürlüğü ve Kulca şehrinin ikinci ilçesinde emniyet müdürlüğüne görevine gelir.1947-49 yılının sonuna kadar, yani Çin komünistlerinin Sovyet Rusya’nın askeri yardımıyla ülkemize tekrar hakimiyet kurmasına kadar,  milli ordumuzun baş komutanlığında Albay rütbesiyle istihbarat başkanlığı ve ordumuzun yayın organı olan” İnkilap Ruhu” gazetesininde genel yayın müdürlüğünü yapar. Babam, ”Uygurun Uygur olarak bu güne kadar var olması, kendisinin kutsal Uygureline sahip olması, bağımsızlık arzumuzun en belirgin işaretidir. Bütün bunları kendi kalıbına getirdiğimizde vatanımızın, milletimizin bağımsızlığını ve devletimizin birlik ve beraberliğini ele geçiririz.” diyerek, bu sözlerini kendine rehber edinmişti. Bu maksatla bütün gücüyle ve aklı – ferasetiyle uğraştı didindi. Bundan dolayı da, Şarki Türkistan Cumhuriyetinin kısa ömründe, kendine verilen her bir görevi canla başla, fedakarane bir şekilde yerine getirdi. Babam, yeni kurulan Şarki Türkistan Cumhuriyetinin takdirlerine ve hürmetine de sahip oldu. Ona, Şarki Türkistan Cumhuriyetinin en yüksek madalyası olan “İstiklal” madalyası verildi, buna ilaveten iki defa takdirname alması, bu söylediklerimin belgeleri olsa gerek. Babamın kendi zamanında ki hizmet ve faaliyetleriyle alakalı onun çağdaşlarının iftiharla söylediklerini zaman zaman çok yerde işittim. Babam, gani gönüllü, eli açık, başkaların menfaatlerini çokça düşünen, birilerinin başına bir fenalık gelse, elinden geleni esirgemeyen bir insandı.1948 yılı olsa gerek, babam, Ordumuzun asker kabul komisyonunda görevliydi. Bu sıralarda ben, artık etrafında olan biteni anlayacak yaşa gelmiştim. Bizim eve gelen yaşlı, orta yaşlı erkek-kadın kişilerin babamla konuştuklarını dertlerini anlattıklarını görüyordum. Bir gün, bir kadının babama gelip, iki gözü iki çeşme ağlayarak, bir tane oğlum var, onu da askere götürdüler, bana bakacak kimse kalmadı, şimdi ben ne yapacağım diye ferya etti. Babam ona ”Siz hiç merak etmeyiniz, oğlunuzun meselesine bakacağım ve elbette yardım etmeye çalışacağım” diye      onu teselli ederek evine yolladığına şahit olmuştum. Aradan bir kaç gün geçtiğinde bu kadıncağızın evimize tekrar gelip babaannemle konuşarak oğlunun eve geldiğini askeri görevden boşatıldığını söyleyerek babama memnuniyetinin ve teşekkürünün iletmesini rica ediyordu.. 1949 yılının sonunda Şarki Türkistan Cumhuriyetinin son bulması, Ahmetcan Kasımi başkanlığında devlet ricalinin ileri gelenlerinin “Uçak düşmesi” (!) sonucu şehit olmaları, babama çok menfii tesir etti. Bu vakitleri onun nasıl bir hayal kırıklığına uğradığı ve kaygı kasavete battığı hala gözümün önünde. O içinde bulunduğu ağır şartları kaygı ve üzüntüyü bize bildirmemeye çok uğraşırdı. Babamın, Bahtın rüzgarına kendini kaptırmayan, her türlü ağırlık ve zorluklara katlanabilen, ümitsizliğe kapılmayan bir insan olduğunu biz çocukları çok iyi bilirdik. Bundan dolayı o sessiz kalıp kendine has derin düşüncelere daldığında ona ne olduğunu soramazdık, sormaktan da çekinirdik. 1950 yılından 1958 yılına kadar babam bir çok yukarı levazımlarda devlet görevi yaptı. İlk önce Kültür müdürlüğü, sonra, Uygur Otonom idaresi kurulduğunda Maarif bakan yardımcısı, Bilahere Kültür bakanlığı, Edebiyatçılar ve sanatçılar birliğinin başkanı. Yazarlar birliğinin başkanı. Otonom idarenin dışişleri başkan yardımcısı, ”Tarım” gazetesinin genel yayın müdürlüğü. Bunlarla beraber, Uygur Otonom bölgesi ile Şenşiy, Ninşa, Gansu, Çinhey bölgelerinin Edebiyat ve sanatçılar birliğinin başkan yardımcısı gibi mesuliyetli görevlerde bulundu. Böylesine önemli görevlerde bulunmasına rağmen o hiçbir zaman kibirlenmedi, başkalarına tepeden bakmadı. İnsanlarla olan münasebetlerinde eskiden nasılsa bu makamlarda olduğunda da aynıydı. Biz çocuklarına da insani ilişkilerde mütevazilik ve sıradanlık tanıtmak gerekliliğini öğretti. Aramızda olan şu hadise hiçbir zaman aklımdan çıkmaz, bir gün beni makam arabasıyla okula bırakmasını söyledim o “senin diğer çocuklarla hiçbir farkın yok, her gün nasıl gidiyorsan öyle git” dedi. bir daha bu meselede ağzımı açamadım. Babamın çalışma kabiliyeti, akıl ve feraseti, milli gururu, onun önüne çıkan her türlü engellere aldırmadan, kendi vazifesini sonuca ulaştırmakta en büyük yardımcısı idi. Özetlersek, onun kendi devrinde milli eğitimimizin, medeniyetimizin, edebiyat ve sanatımızın geliştiğini, Çinin iç ülkelerine, yurt dışına başta Uygur gençleri olmak üzere başka milletlerin de gençlerini okumaya gönderdiğini, kendi idaresinde olan kurumlara Uygur halkının okumuşlarını ve aydınlarını yerleştirdiğini, hak ve hukuku çiğnemeye kalkan Çin yetkililerinin şapkasını eline verdiğini gören ve bu olaylara şahit olan vatandaşlarımız bugüne kadar bu olan biteni gururla anlatır. 1956 yılında babamın başkanlığında Medeniyet heyeti, Orta Asya Cumhuriyetlerine resmi ziyaretlerde bulundu. Bu seferden dönen babama,  hoş geldin demek için İbrahim Turdi,  Abdurrahim Eysa, Uygur Sayrani ile beraber bir kaç kişi evimize geldi,  ben,  çay ve yemek getirme hizmetinde idim. Babam yaptıkları ziyaretten edindikleri intibaları anlattı ve Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan’da ki Uygur aydınlarının listesini alıp geldiğini dile getirdi ve bunları vatana çağırarak, ihtisasları alanında görevlendirmek istediğini anlattı. Gelen konukların hepsi bu düşünceyi kollamıştı. Maalesef babamın bu planı gelişen ve değişen siyasi olaylar yüzünden gerçekleşemedi. Babam kendisi görevine nasıl düşkünse, başkalarından da bunu beklerdi, Görevlerinin mesuliyetini bilenlere hürmet ve saygıyla bakardı. Böylelerinin hizmet ve makamlarının derecesini yükseltir,  işe olan heveslerini arttırırdı. Yarım yamalak iş yapanlara, kendi hak ve hukukunu bilmeyenlere üzülürdü. Onlara daima doğruları anlatır, güzel fikirler söylerdi. Yanılmıyorsam 1957.yılı olsa gerek, Babamla beraber onun makamında otururken içeriye iki adam girdi. Babam bunlara hoş geldiniz şöyle oturun diye yer gösterdi ve buyurun dedi. Gelenlerin biri,  -   Ziya Ağa,  siz İli, Hoten ve Kaşkar vilayetlerinden seçilen bir grup sanatçıların Pekine gönderilmesi için gerekli olan evrakları Parti komitesine imza ettirin demiştiniz, onlar,  şu anda para yok diye evrakları imzalamadı.      Şimdi ne yapacağız?!Babam bunlara gözlerini alartarak şöyle bir baktı. -  Milletin içinde büyüklenerek büyük laflar edersiniz. Parti komitesinde oturan sümüklülere, bir iki laf söylüyerek, sözünüzü geçiremeden benim önüme geliyorsunuz. Diye, Parti komitesinden birine telefon etti, Çince bir kaç söz söyledikten sonra, ahizeyi yerine koyarak, - Şimdi geldiğiniz yere gidin. Evrakları imzalayacaklar, diyerek, şaşkınlık içinde oturanlara baktığında onlar, teşekkür ve minnetlerini ifade ederek çıktılar. Babamla beraber çalışanlar, onunla münasebeti olanlar, onunla sohbetlerde bulunanlardan biri bana rastladıklarında, sohbet arasında “Ziya ağa soğuk görünmesine rağmen, son derece sıradan, gönlü geniş ve hep doğruyu söyleyen adamdı, o bizler için büyük bir dayanaktı” derler. Bu onların babama olan sevgi ve samimiyetinin de bir ifadesiydi. Babam biz çocuklarına nisbetle gani gönüllü ve gönül avlayan bir insandı, bizim şahsi işlerimize karışmazdı. O bizlerin iyi eğitim almamızı, ne gibi bir işe başlasak ta onu neticeye vardırmamızı, insanlarla olan münasebetlerde hakka, hukuka riayet ederek adil olmamızı, hiçbir şekilde yalan söylemememizi, birilerinin arkasından kötü söz söyleyip gıybet yapmamamızı öğütlerdi. Kendisi çok konuşmaz az ve öz söylerdi, dediklerini bir daha tekrar etmezdi. Onun için o bir şeyler söylerken son derece dikkat ederdim. Bununla ilgili bana ders olan bir hadiseyi anlatmadan geçemeyeceğim.1950.yılın yaz aylarıydı galiba, babamın Kulca’ya geldiği sıralardı. O beni çağırarak,  - Bu gün Seyfullayev Urumçiden gelecekti, sen onun evine git,  gelip gelmediğini öğren,  bana gel, dedi. Gittim, baktım ki adam evine gelmiş, ben hemen içeri girerek babam sizi çağırıyor diyerek onu doğru bizim eve getirdim. Onu eve getirdiğimi gören babam,  bana öyle bir baktı ki,  ben,  korkudan öyle kalakaldım. Babam onunla selamlaşıp hoş beş ettikten sonra ”Çok özür diliyorum, siz gelmişseniz,  evinize giderek hoş geldiniz demek için oğlumu sizin eve göndermiştim. O beni anlamadan uzak yoldan yorgun argın gelen sizi buraya kadar alıp gelmiş.” diye üzüntülerini  bildirdi. Biraz sohbetten sonra Sefullayev çıktı gitti. babam hemen beni çağırarak ”Ben sana bu adam gelmiş mi gelmemiş mi öğrende gel demedim mi? Ben bunu söylerken senin aklın fikrin nerdeydi? O geldi diye benim karşılamam ona hoş geldiniz demem gerekti, çok kötü bir iş ve çok ayıp oldu. Biri sana bir şeyler söylediğinde dikkatli dinle, böyle yapmazsan işte böyle utanca batarsın.” diyerek nasihat etti. Bu olaydan sonra babam bana bir şey söylediğinde ve bir iş ısmarladığında son derece dikkatli dinler oldum. 1957 de “Bütün güller açsın, Bülbüller şakısın” sloganıyla yeni bir siyasi hareket başladı. Bu Uygur Özerk bölgesi Komünist Partisinin genişletilmiş kurultayında, toplumun önde gelenleri ve aydınları arasında ilan edildi.Bu toplantıda konuşan babam, Partinin ve Çin Komünistlerinin,  hak hukuk tanımaz siyasetini onların şovenist milliyetçiliğini, Uygur milli özerk bölgesinin adının var kendisinin yokluğunu,  Çinin,  Doğu Türkistan’ın, siyasi, iktisadi, içtimai ve diğer bütün alanlarına sahiplik ettiğini,  milli kadroların, mevki makamı var; fakat hukuk ve yetkisinin olmadığını ve buna benzer bir çok konuda, ispatlı,  belgeye dayanarak uzun bir konuşma yaptı. O, Çin Şovenistleri, ”Lenju –Şincan demiryolunun yapılmasını, sanki bizlere iyilik yapıyormuş gibi önümüze koyuyor. Bu demiryolu, Şinjana, baht-saadet getirmek için değil, bela ve felaket getirmek içindir” demişti. Demir yolunun açılmasıyla beraber Çinin iç kısımlarından Doğu Türkistan’da tarım yapmak için Çinliler getirilmeye ve bunlara toprak bölünmeye başlandı. Böylelikle, yer altı kaynaklarıyla beraber yer üstü zenginliklerimizin Çinlilere peşkeş çekilmesi hız kazandı. Babamın, “Tren batıdan, teknoloji ve kültür Çin’den gelirse, belanın ve felaketin ne olduğunu o zaman görürsünüz.” sözünün ne derece doğru olduğunu zaman kendiliğinden ispat ett. Bu kurultayda ki beyannamesi dinleyiciler tarafında takdir ve alkışlarla karşılanır. Babamın bu söyledikleri, Urümçi’de milli kadrolar, Üniversite öğrencileri ve aydınlar arasında geniş münazaralara yol açar. Bu durum Komunist partisinin merkezinde büyük endişe ve korku ya yol açar. Ortaya çıkan yangını büyütmeden söndürmek, duruma hakim olmak için.1958 in Ocak ayında Pekinin işaretiyle, Uygur Özerk bölgesi Komünist partisinin genişletilmiş mücadele toplantısı açıldı. Bu toplantının esas maksadı, Babam başta olmak üzere, Başkan İbrahim Turdi, Abdurim İsa, Abdurrahim Seyid, Aziz Kari saflarında olanları hizaya getirmekti. Bu toplantıda yapılan tehdit ve korkutmaya dayanan konuşmalar, bazılarını şaşkına çevirip telaşlandırdı, bazılarını da dehşete kaptırıp af dilemeye, tövbe etmeye bile götürdü. Bu güna kadar “Milliyetçiyim” diyenlerden birileri de “makamımı ve makam arabamı benden almayın” diye yalvardı; fakat babam onların korkutmalarına ve tehditlerine pabuç bırakmadı. Ben o zamanlar babamın o beyannamesini ayakta alkışlayanlardan birçoğunun aniden değişerek, babamı töhmet altında bırakarak hakaret ettiklerini hayretler içinde görmüştüm. Çinin ufak bir narasından, haykırışından dehşete kapılan bu adamlar, nasıl olurda kendilerini bu milletin evladı sayar.? diye düşünmekten de kendimi alamamıştım. Babam, bu mücadele kurultayında ki konuşmaların tamamının bir kopyasını eve getirmişti, bundan dolayı orda kimin ne söylediğini iyi bilirim. Bunların isimlerini açıklamayacağım. Babamın dediği gibi belki onlar hata etti. Kim bilir, belki de Çinlileri aldatmaya veya onların öfkesini bastırmaya yönelik bir hareketti. Ve lakin bir Uygur için ar-vicdan en önemlisi de milli menfaatler her şeyden öncelikli olmalı. Maocu çinlilerin zalimliklerini iyi bilenler, babamla alakalı menfi fikir ileri sürmedikleri için baskı gördü. Bunlardan bazıları, Merhum Rahimcan Sabır hacı, Zikri Elpettah, Tursun İsrail, Abdugopur İminov, Abdurim Hasanov. Aklımda kalan bu insanlar, babamla yakın münasebet içinde olan bilgili, aydın kişilerdi. Bu korkulu ve dehşet dolu günlerde, tanış-bilişler, dostlar hatta bazı akrabalar “Ziya” diye babamın adını anmaktan korkar oldular. Bu günlerde bizim tanımadığımız, hatta evvelden hiç görmediğimiz türlü meslek sahibi Uygur, Kazak, Mogol halklarının mensupları gizlice   bize gelir, babamdan hal hatır sorardı. Onun kendi milleti için yiğitçe Çin’e karşı tavır koyduğunu belirtiyorlardı. 1959 yılında ben Üniversiteyi bitirip Kulcaya gelmiştim. O zamanlar ekmek karneyle verilirdi.Bir gün evimizde ekmek kalmadığından bir kiloluk ekmek karnesi alarak fırına gittim. Ekmek yapan adam bana dikilerek bakar ve “Sen kimlerdensin” diye sorar, bende ismimi söyledim. O “Babanın adı ne?” diye alçak bir sesle sordu. - Ziya, dedim. O çok samimi olduğu yakın bir dostunun adını duymuş gibi memnun bir şekilde. -Bizim Ziyamı! O adamı ben gördüm, sen ona benziyorsun onun için sormuştum. Bildiğim kadarıyla babanızı uzak bir yere sürgüne göndermişler, sağ selamette olsun, o adamcağız, bizler için o çileleri çekiyor, dedi ve ekmekten on kadarını bana uzattı. Ben ekmek biletini ve parayı ne kadar ısrar ettiysem de almadı. Ekmekçi bütün içtenliği ile: -Hiç çekinmeden her zaman gel dedi. Ben, bir daha o ekmekçiye gitmedim; çünkü onunda elindekiler sayılıydı, bizim yüzümüzden zor durumda kalabilirdi. Fırıncının babama olan saygı ve sevgisi bana oldukça tesir etti ki bu güne kadar hala unutamadım. Çin emperyalistleri ve içimizden çıkan bazı hainlerin, babamın mücadele gücünü ve iradesini kırarak, ona diz büktürmek ne kadar uğraşsalar da maksatlarına ulaşamadı. Hatta Pekin’de oturup Uygurlara karşı yürütülen mücadeleyi direk idare eden Din Şavpin” Bütün yolları deneyin, Ziyaya baş eğdirin” diyerek, ben ona gösteririm demişti. Babam, “Mao,  bizi it dalaşına sokup, kendisi bir tepede tesbih çekerek bizleri temaşa etmek istiyor.” diyerek halkının dikkatini çekiyordu. Maocular, 1958 yılının Nisan ayının sonunda biten, beş ay süren Parti toplantısını “Galibiyet toplantısı” diye adlandırsa da, toplantının esas hedefi olan “En büyük mahalli milliyetçi, sağcı Ziya’ya “baş eğdiremedi. Onlar babamı bütün görevlerinden aldılar ve bütün hak ve hukukundan yoksun bırakarak Takla makan çölünde ki çalışma kampına sürdüler. Onların galibiyeti buydu. Gerçi, babam çalışma kampında günde 16-17 saat ağır işçilik yapsa da Çölün cehennem sıcağında, kışın buz kesen soğuğunda barınaksız ortamlarda yatsa da, bu dehşetangiz azapları çekse de, gözleri hastalanarak göremez hale gelse de, yine de kendisinin durduğu yerden ve ülküsünde vazgeçmedi. Bu ağır azap dolu günleri anlatırken şunları söyler: “Ben, o yerde, suçsuz yüzlerce Uygur ile beraber çalıştım. Bizlere cezaevi mahkumlarına yapılan muamele yapıldı. İki senelik çalışma kampı hayatım, yedi yıllık hapishane ömrüme denk oldu; fakat ben maddi ve manevi kendimi korumak için ümitle yaşadım ve bunda başarılı oldum. Kaldırdığım her çapa darbesini halkım için diye vurdum. Bu gerçeği aklınızdan hiçbir zaman çıkarmayın. Vatanını, milletini bütün ruhu ile seven bir insan, ne kadar ağır şartlar altında kalırsa kalsın davasından vazgeçmez. Yedi senelik hapishane azabı, burada beş ay süren dayak, işkence ve fiili, sözlü hakaretler, iki yıllık çalışma kampı sürgünü, milletimin bağımsızlığı, vatanımın bütünlüğü ve egemen devletimin var olması için yapmış olduğum kavgada benim şevkimi ve irademi kıramadı aksine daha da pekiştirdi, sağlamlaştırdı. Ben bundan memnunum.” Babam da insanlara kin beslemek ve öç almak duygusu hiç yoktu. Kendisini kötüleyenlere karşı öfkelenme hissinden de yoksundu. Kendisine hasetlik yapan ve onu içine sığdıramayarak, kötüleyen, birkaç tane kitap okuyunca bilge olduğunu zanneden, gıybetkar dedikoduculara bakarak “Benim milletimden olan bazı kişiler, beni kötüleyerek, bana hakaret ederek mutlu olacaklarsa varsın yapsınlar; Çünkü onlar benim sevdiğim milletimin insanları”. Babam vefat etmeden birkaç gün önce” Ben vatanımın ve milletimin bağımsızlığı için elimden geleni yaptım. Halkıma olan vazifemi layıkıyla yerine getiremedim. Geçen hayatımdan pişman değilim. Eğer hayatıma yeniden başlamak mümkün olsa, yine bu yolu seçerdim” demişti.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 98. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 98. Sayı