Baharın Getirdiği


 01 Haziran 2019

‘’Hoş geldin Gülbahar.’’

‘’Merhaba abla, çok beklettim mi seni?’’

‘’Yok, yeni gelmiştim ben de.’’

‘’Bugün ne yapacağıma henüz karar veremedim ama bu el işini bitirebilirsem arkadaşıma hediye edeceğim.’’

‘’Bir kolye mi olacak? Boynunda nasıl duracağını iyi düşün.’’ dedi, atölye sahibesi Ebru Hanım.

Düşünüyordum, düşünmesine ama ilham öyle bir şeydi ki ufacık bir kıpırtıda bir seslenişte belki de bir kelimede saklıydı. Dışarıdaki yağmur sesi bile ilham vermiyordu. Böylece dalmışken, Ebru Hanım atölyeyi havalandırmak belki kendiside şiir gibi yağan yağmurdan bir hisse alabilmek için pencereyi açtı. İçeriye bir parça ilhamın girdiğini hissettim. Hırçın rüzgârın sürüklediği az ilerideki çınar ağacının sararmış bir yaprağı, taze ve soğuk toprak kokusunu da alıp pencereden içeri girdi. Hafifçe ürperdim. Yaprağın bu zarif düşüşüne rüzgârın uğultusu eşlik etti. Gülümsedim. Yollarını gözlediğim hissiyat gökten düşüvermişti önüme. Sararmış ıslak yaprağı elime aldım. Zamanda geriye yolculuğum için bir anahtardı elimdeki ve beni o ana götürüverdi. 

 ‘’Rahat bırak o yaprağı!’’ dedi Ebru Hanım muzip bir gülümsemeyle. ‘’Fırını az önce açtım, o ısınırken biz de işimize başlayalım.’’ dedi. İçeri giren soğuk havadan üşümüş olacak ki kollarını elleriyle ısıtmaya çalıştı. ‘’Burası da iyice soğumuş, benim sevgili ilham perilerim kaçıverirler soğuktan, belki seninkiler de çoktan kaçmıştır.’’ deyip pencereyi kapadı. 

Yaptığı işten emin insanlarda bulunan hafif küstahlıkla bakır levhalardan birini aldım. İstediğim şekli üzerine çizdikten sonra levhayı kesmeye başladım. Bir yandan da renkleri düşünüyordum. Zihnimde sonbaharın tonları arasındaki geçişin uysallığı canlandı. Tüm renkler birbirlerini kabul ediyorlar, kendi aralarında fazlaca farklılığa tahammül edemiyorlardı. Onların birbirlerine boyun eğişi her mevsim geçişinde yaşanan dönüşümün kendineydi. Renkler bu dönüşümü ölüm öncesi bir şenlik olarak yaşıyor ancak bunun gelecek bahara bir davetiye olduğunu biliyorlardı. Bu davete gönülden itaat ediyorlardı.

Bu itaatkâr renklerden hangisini seçsem diye düşünürken, onun beyaz tenine kırmızının ne kadar yakıştığını hatırladım. Evet, rengimi bulmuştum.

Bakırı kesme işimi bitirip kestiğim parçadan ipin geçeceği bir delik açtım. Polisaj makinesinde levhayı iyice parlattım. Küçük cam parçaları içeren mine tozlarıyla bakır levhanın pürüzsüz yüzeyini taşırmadan boyamaya çalıştım. Dikkatli davranıyordum çünkü bu sulu renklerin ne yapacağı pek belli olmazdı. Mine tozları eridikten sonra bakır yüzeye tutunur, onu renkli bir cam gibi kaplardı. 

Hazırladığım mine işini fırına dikkatlice yerleştirdim. Şimdi bu küçük kızgın fırında pişmekte olan minenin bir kalbi olsaydı, hediye edileceği güzel kızı bilseydi erimiş camın en parlak halini yansıtmak için elinden geleni yapardı diye düşündüm.

Sabırsızlığım saniyelerin zamanı ilerletme telaşını azaltıyordu. Sanki fırındaki yüksek sıcaklık mineye tesir etmiyor, Ebru Hanım’ın göz kapakları daha yavaş birbirine kavuşuyordu. Atölyenin tahta penceresi içeriye girmeye çalışan rüzgârı uğultuya çeviriyordu. Rüzgârın akıncıları bu uğultular olmalıydı. Hepsi birden hatıralarıma hücum ediyorlardı. Tanıdık bu seslerle kendimi farklı bir zamanda buluverdim. 

Tahta pencereden içeri yine aynı uğultunun girdiği eski ama bakımlı bir evdeydim. Pencereyi örten dantelli perde bu uğultulara eşlik edercesine dans ediyordu. Ben ve küçük kız, pencerenin önündeki koltukta oyun oynuyorduk. Kızın kumral lüleli saçları her hareketinde havalanıyordu.

‘’Abla.’’ dedi. ‘’Yapraklar ağaçların kardeşleri değil midir?’’

‘’Evet, öyledir.’’ dedim.

‘’Peki, yapraklar yere düşüyor çöpçü de onları süpürüyor. Bir daha birbirlerini hiç göremiyorlar mı?’’

‘’Elbette görüyorlar. Ağaçların yaprakları baharda yeniden çıkacak. Yani sonbahar ve kış geçince yine görüşecekler.’’

‘’Üstünden ne çok zaman geçiyor.’’ Küçük kız bunu derken elleriyle ayları saymaya çalıştı. ‘’Of, amma da çokmuş. Ağaç yapraklarını nasıl unutmuyor abla?

‘’Ağaç o soğuklarda baharı, kardeşlerini düşünüyor. Öyle ısınıyor. Yaprağını unutan ağaç mı olur hiç? Eğer unutursa kuruyuverir. Sen merak etme. Bizim bu koca çınar unutkan değildir. Hadi gel, dışarı çıkalım.’’ dedim.

Uğultulu odadan gülüşerek çıkıp evin kahve-beyaz boyalı vernikli merdivenlerinden aşağı indik. Hemencecik ayakkabılarımızı giyip sokağa çıktık. Rüzgâr soğuk esiyordu. Kardeşimin kırmızı beresi hafif kepçe kulaklarını örtüyor, birkaç asi lüle, beresinin altından çıkmış sallanıyordu. Kardeşim az önceki sohbetin hayalinde canlandırdıkları ile ‘’Kardeşler, kardeşler.’’ Diyerek uçuşan yaprakları kovalıyordu. Yerden aldığı yaprakları göğe saçıyordu. Üşümüş çınar ağacı yapraklarıyla oynayışımızı izliyordu.

 ‘’Gülbahar. Hey, Gülbahar! Fırına bakıyor musun?’’ diye ikaz edici bir sesle irkildim. Ebru Hanım karşımda duruyor, yüzüme endişeyle bakıyordu. Telaşla fırının içini görebildiğim tek yer olan küçük deliği açıp, mineye baktım. Kıpkırmızı kesilmiş, sanki kor olmuştu. Yeteri kadar piştiğine kanaat getirip bir maşa yardımıyla dışarı çıkarttım. Soğuması için demir ızgaranın üstüne koydum. Soğuttuğum mineye rengine uygun bir ip geçirdim. 

Bu sırada pencereye baktım. Yağmur dinmiş ve uğultular kesilmişti. Yapraklar hareketsizdi. Vakit epeyce ilerlemişti.

Ebru Hanım, atölyeyi toparlıyordu. Ona baktığımı görünce: ‘’Sahi ya.’’ dedi. ‘’Mineyi bir arkadaşına yaptığını söylemiştin. Yurtdışındaydı değil mi?’’

‘’Evet, en iyi arkadaşlarımdan birine yaptım. Kardeşime, Gülnar’a. Eğitimi için yurtdışına çıktı. Ama bahara dönecek. Zaten kardeşlerin geri dönüşü hep bahar ayında olmaz mı?’’

Ebru Hanım sorumu anlamadığını belirtircesine kaşlarını kaldırdı. Ama üzerinde durmadı. Kolyeyi çok sevdiğini, kardeşime çok yakışacağını söyledi. Mine işini küçük bir kutuya koydum. Kutuyu nazikçe çantama yerleştirdim. Ebru Hanımla tekrar görüşmek üzere anlaşıp, atölyeden ayrıldım. 

Sokağa çıktığımda soğuk kendini hissettiriyordu. Yerdeki yaprakların üstüne basarak yürürken gözlerim buğulandı. Dudaklarımdan istemsizce, ‘’Kardeşler hep baharda gelirler.’’ cümlesi dökülüvermişti. Sararmış çınar yapraklarının süslediği asfaltı, rüzgârın uğultusunu dinleyerek adımladım.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 150. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 150. Sayı