Bakırı Altın Etmek


 01 Mart 2025

Mustafa Usta elindeki bakır siniyi ve ahşap tokmağı atölyedeki masaya usulca bırakırken "Durmaz zemin-i dilde cıva bardağı gibi" diye mırıldandı. Ufuk, dedesine dönerek "Bir şey mi istediniz?" diye sordu. Bakır dövmekten iyice nasırlaşmış elini nazikçe torununun omzuna koyup "Bir mısra okudum." dedi. Yaşlı bedeninden beklenilmeyecek bir çeviklikle taburesinden kalktı ve rafta duran altın renkli ibriği alıp gösterdi. "Büyüdüğünde bu ibriğin nasıl yapıldığını sana öğreteceğim." dedi. 

Ufuk'un ailesi Kapalı Çarşı'da üç kuşaktır bakırcılık yapıyordu. Babası Mehmet Bey'in hayali oğlunun iyi bir eğitim almasıydı ama oğluna aile yadigârı bakırcılık zanaatını sevdirmek de istiyordu. Bu yüzden okuldan sonra onu atölyeye getiriyordu. Burası henüz ilkokul öğrencisi olan Ufuk için büyülü bir yerdi. Atölyenin girişinden itibaren bir renk cümbüşü başlıyor; duvarlarda asılı duran altın, gümüş ve bakır rengindeki eşyalar parıltısıyla gözünü alıyordu. Masaların üstü adını henüz bilmediği irili ufaklı aletlerle kaplıydı. Dedesi ve babası bakırı döverken ortaya çıkan ses, ona huzur veriyordu. Taburesinde sessizce oturup hayranlıkla atölyede olup bitenleri izliyordu. Tıkır tıkır işleyen bu düzen Çaycı Ali geldiğinde sanki sözleşmiş gibi bir anlığına duruyordu. Ali, bakır çay tepsisindeki çayları yaş sırasına göre dağıtıyor, sıra Ufuk'a geldiğinde ıhlamuru uzatıp "Afiyet olsun küçük ustam." diyordu. Ufuk, ıhlamur çayını içerken hem atölyedeki sohbeti dinliyor hem de resim defterine etrafındaki eşyaları çiziyordu. 

Mustafa Usta, Osmanlı Dönemi’nde kullanılan kahve cezvesi, gülabdan, şerbetlik, miğfer, kılıç, ibrik gibi eşyaların yapımında bir hayli hünerliydi. Öyle ki Osmanlıyla ilgili çekilen filmler için bir eşya gerektiğinde ilk akla gelen kişiydi. Sabah namazından sonra besmeleyle atölyesinin kapısını açar, öğle saatine kadar bakır döverdi. Cumartesi günleri öğlen olduğunda iş kıyafetlerini çıkarır, kahverengi takım elbisesini giyer ve ikindiye kadar ortadan kaybolurdu. Ufuk, atölyeye gelip de onu göremeyince babasına "Dedem nerede?" diye merakla sorar, her zaman aynı cevabı alırdı: "Bakırı altın etmeye gitti." O zamanlar henüz sekiz yaşında olan Ufuk, babasının ne demek istediğini bir türlü anlayamıyordu. Bakırı altın etmek ne demekti? Dedesi bunu nasıl yapıyordu? 

Bir cumartesi günü atölyeye geldiğinde dedesini her zamanki yerinde oturmuş; yakın gözlüklerini takmış, ciddiyetle bir defterin sayfalarını çevirirken buldu. Normalde bu saatte atölyede olduğu görülmüş şey değildi. Üstelik üzerinde kahverengi takım elbisesi vardı. Torununun şaşkınlıkla ona baktığını görünce "Hoş geldin oğlum." dedi. Tabureyi yanına çekerek "Bugün seninle konuşacaklarım var." diye ekledi. Ufuk, heyecanla tabureye ilişti ve gözlerini kocaman açarak beklemeye başladı. Yakın gözlüklerinin üzerinden "Bu defter senin mi?" diye sordu. "Evet, dedeciğim. O, benim resim defterim." dedi. İyice emin olmak istercesine "Bu resimlerin hepsini sen çizdin, değil mi?" dedi. Ufuk başını evet anlamında sallayarak önüne baktı. Yakın gözlüklerini çıkarıp masaya bıraktı. Torununun başını okşayıp "Haydi o zaman defterini, kalemini al. Bakırı altın etmeye gidiyoruz!" dedi. Ufuk, bir süre kulaklarına inanamadı. Dedesinin ciddi olduğunu anlayınca heyecanla eşyalarını topladı ve "Hazırım!" dedi. Mustafa Usta, oğlu Mehmet'e dönüp "Bu akşam atölyeyi sen kapat. Allah'a emanet." dedi.

Kapalı Çarşı'daki insan kalabalığının arasından sokağa çıkarken Ufuk'un içi içine sığmıyordu. Nasıl geçtiğini anlamadığı on beş dakikalık bir yürüyüşün ardından iki kulenin arasında tüm heybetiyle duran giriş kapısına varmışlardı. Topkapı Sarayı'na defalarca gelmişti ama bugün başkaydı. Kapıyı geçtikten sonra Mustafa Usta adımlarını iyice yavaşlattı. Bu anla ilgili her şeyi hafızasına almak istiyor gibi bir hâli vardı. Müzenin kapısına gelince müze görevlisiyle selamlaştı, "Bugün torunumla geldim." dedi. Müzeye girdikten sonra içinde çeşit çeşit bakır eşyaların bulunduğu bir vitrinin önünde durup "Buradaki eşyalardan birini çizmeye çalış bakalım. İstediğini seçebilirsin." dedi. Ufuk'un gözüne üzerinde mavi işlemeleri olan bir ibrik takıldı. Dedesinin atölyede ona gösterdiği ibriğe çok benziyordu. Defterini çıkarıp yaşından beklenmeyecek bir ciddiyetle çizmeye başladı. Dedesi göz ucuyla onu izliyor ama rahatsız etmemek için konuşmuyordu. Resmi bitirdiğinde defterini dedesine uzattı. Ciddi bir şekilde defteri inceleyerek "Çok nadir bir eşya seçmişsin. Bu tombak ibrik 18. yüzyılda Osmanlı Sarayı’nda kullanılmış." Birden uzaklara bakarak "Tombak yapmak zor ve zehirli bir iştir. Ustaları çok yaşamazdı." dedi. Ufuk'un ona korkuyla baktığını görünce "Korkma, o eskidendi. Şimdi teknoloji ilerledi." diyerek torununu rahatlatmaya çalıştı. "Haydi, dede torun bir ıhlamur çayı içelim!" dedi.

Mustafa Usta cumartesi öğleden sonraları müzeleri ziyaret eder, yeni yapacağı bakır eşyalar için ilham arardı. Topkapı Sarayı'na gittikleri o günden sonra torunu da bu ziyaretlere dâhil oldu. İstanbul'daki bütün müzeleri sırasıyla geziyor, bakır eşyaları dikkatle inceliyorlardı. Atölyeye döndüklerinde torununa bakırcılığın püf noktalarını anlatıyordu. Ufuk liseye geçtiğinde bakırcılıkta iyice ustalaşmaya başladı. Müzede gördüğü saray işi bakır eşyaların aynılarını yapabiliyordu. Mustafa Usta, torununun yeteneğinden emin olunca ona tombak sanatını anlatmaya karar verdi. "Eski ustalar bu sanatı yaparken canlarını verdiler. Nedenini biliyor musun?" diye sordu. Ufuk, "Bu konu hakkında biraz araştırdım. Cıva yüzünden zehirleniyorlar." dedi. Aldığı cevaptan memnun bir şekilde "Bakırı altınla kaplamak için altın ve cıvadan oluşan bir macun yapmak gerekir. Yirmi dört ayar altın parçaları ile cıva bir bardağa konulur. Usta, cıvayı buharlaştırmak için odun ateşi üzerinde maşayla tuttuğu cıva bardağını hiç durmadan bir sağa sola çevirir. Bu zehirli buharı soluyan usta, kısa hayatı boyunca çok az tombak eser yapabilir." dedi. Bu son cümleden sonra aralarında bir sessizlik oldu. Ufuk kendi kendine "Müzede gördüğüm her tombak eşya aslında zahmetli geçen kısacık bir hayat." diye düşündü. O an içinde bir alev yanmaya başladı: "Dede, bu ustaların yaptıklarının unutulmaması lazım."

Ufuk'un üniversiteye başladığı yıl Mustafa Usta hastalandı, çok sevdiği atölyesine gidemez oldu. Hem ev halkı hem de atölyedekiler için bu hastalığı kabul etmek kolay değildi. Çünkü zanaatındaki ustalığını hayat tarzıyla da birleştirebilmiş bu nadir insanı kaybetme ihtimali herkesi üzüyordu. En çok da onu rol modeli olarak gören Ufuk'u... Dedesinin hastalığından sonra iyice sessizleşmiş; atölyede daha fazla zaman geçirmeye başlamıştı. Bir akşam atölyeden dönüşte iki katlı evlerinin üst katındaki küçük odaya çıktı. Mustafa Usta yatağında zorlukla oturmuş, tesbih çekiyordu. Endişeli bir ifadeyle "Son günlerde atölyeden çok geç geliyorsun. Üniversiteyi aksatma sakın." dedi. Ufuk, saklamaya çalıştığı ama sesindeki titremeden belli olan bir heyecanla "Size bir hediyem var." diye cevap verdi. Yatağın yanındaki çekmecenin üzerinden yakın gözlüklerini alıp "Getir bakalım." dedi. Bez çantayı yavaşça yatağın üzerine bıraktı. Yaşlı adam çantayı açıp içine bakınca yılların ağırlığı omuzlarından uçup gitti, yüzüne çocuksu bir sevinç geldi. Mavi işlemeli, ışıl ışıl parlayan tombak ibriği havaya kaldırıp "Bakırı altın etmeyi öğrendin oğlum." dedi.

(AYB Türkiye Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, Aralık 2024)

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 219. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 219. Sayı