Bal ve Kan


 01 Temmuz 2026

Pişmanlık, özlem, gurur, öteki ve bencillik vadisinden yıllar sonra firar etmeyi başaran iki gazi ruh. Biraz utangaç, biraz mahcup, biraz da geç kalmışlık çeşnisinin kokusu sarmıştı Üsküp’ü ve iki pişman ruhu. Koşar adımlarla iki yaralı kuş misali, hem zorlanıyorlardı hem daha da geç kalmamak için seri olmaya çalışıyorlardı. Geç mi, erken mi kalınmıştı, her ikisi de araftaydı. Uzun zaman önce idi... Şar Dağ’ın az ötesinde, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nde ayrılan iki örgülü saçlı kız. Şimdi karşı karşıya aynı yerdeydiler. Bir daha görüşmeme kararı almışlardı. O zamanlar bu kopmanın müsebbibi bu taş geçit idi. Bu geçit, iki ayrı insanı birleştirendi. Bir şehrin içinde var olan iki ayrı dünya. Türkkan, Fatih Sultan Köprüsü’dür, Makedonka da Kamen Most’tur derken, yıllar yılları kovalamıştı; kaçan kimdi, o da belli değildi. 

Her ikisi de kendi dilinde haklı, sadece birlik dili zedelenen ve hırpalanan olmuştu. Birliğin dili tekti. Bu dost eşiğinin kapısında suçlu yoktu, “suçlu geçmişti” dediler, “geçmiş geçmişte biz âtiye” diyemediler. Yutkunup, boğazı düğümlendi her ikisinin, “benimdir” dediler de “bizimdir” diyemediler. Biz deselerdi, diyebilselerdi, keşkelerin kasvetli kalesi ne Fatih Sultan Köprüsü’nün ne de Kamen Most’un yamacında inşa edilmeyecekti belki de. Hep “belki” dediler, yollar ayrıldıktan sonra denen her şey, nafile değil miydi? Tam da burada, yıllar önce kaybolmuştu dostluğun iki bahtsız menekşesi. Bal ve kan, menekşeleri sadece kana buladı, hem de dostluğun kanına. 

Tek bir söz ayırdı yürekleri. Şimdi, şimdi ise küçük kızları ile tekrar yeminlerini bozup bozmama köprüsündeydiler, hırçın Vardar’ın suyu bencillik tılsımının etkisini bertaraf etmişti galiba. Tevafuk mu, yoksa sıradan bir tesadüf müydü bu onlar için? Sorgular âleminde, hâkimin karşısındaydı her ikisi de. Müşahit ise iki küçük kızdı, onlardan birer yansımaydı; akis değil. Birbirlerine uzunca baktıktan sonra, sözler sükût eyledi, gözler dillendi. Konuşmadan anlaştılar ve yanlarında iki küçük melek, annelerinin gözlerinden damlayan yaşlara bakarak birbirlerine bakıştılar. Küçük kalpleri acıdı birden. Belki de, geçmişe dökülen yaşlar doldurmuştu Vardar’ı. Vardar’ı, Vardar yapan buydu belki de. Makedonka için, bu köprü “Kamen Most”, yani Makedonca “Taş Köprüsüsü”; Türkkan için ise “Fatih Sultan Köprüsü”... Aslında bu köprü her ikisiydi, hem Makedonka hem de Türkkan’dı. Ne oyunlar oynamışlardı da kazanan,  kaybedene kızmamıştı. Ne ekmekler bölüşüldü de her ikisi de, en küçüğüne talip oldu. Toprağın altındakiler, üstündekilere hükmedene kadar... Hoş, onların da ne kabahati vardı ki?

Türkkan, gözlerinden köprüye akıttığı yaşlara baktı. Şu an burada, sadece Makedonka ve Türkkan olarak vardılar. Yıllar önce de aynısıydı. Bu köprüyü beraber yapmışlardı. Bu köprü onların, bu köprü tarihin miskini etrafa yaymak için birleştirmek için vardı; Cam şişelerde iki ruhu hapsetmek için değil. Onlar bal ile kanı kavuşturandı, zehir ile balı karıştırmak için yaratılmamışlardı.

Makedonka, kızının minik elinden sıkıca tutup Türkkan’ın kızına doğru sakince yaklaştırmaya çalıştı. Fitne ve fesadın kara bulutları onların üzerinde de dolanırken, “keşke Türkkan’ın elini bırakmasaydım” diye aklından geçirdi, kalbi kor oldu. Bu yıllar önce onları uzaklaştırmaya çalışan ellere inat bir haykırış, başkaldırıştı.  

Annelerinin ayrılan elleriyle yaklaşan iki küçük melek, ellerinin sıcaklığı ve samimiyetin şeffaflığı ile ellerini birbirlerine uzattılar. Çocuk ya, tebessüm ediverdi, hemen oracıkta anlaşıp oyun oynamaya başladılar. Anneleri ise onları izledi.

Çocukların oyun oynamasını “özlem ve vuslat” hissiyle izleyen Türkkan, Makedonka’nın yanına vardı. 

“Hatırlar mısın Makedonka, tam da şurada ip atlardık. Bir defasında oyuna o kadar dalmıştık ki, eve gitmeyi bile akıl edemedik, akşama kadar kaldık.”

“Hiç unutmadım ki, seni eve ben götürmüştüm.”

“Evet, Makedonka, sen daha cesurdun. Ben ise daha korkaktım.”

“Hayır, hayır. Sen de cesurdun, ben sadece köprünün diğer tarafını çok merak ediyordum. Bu yüzden seni yalnız bırakmıyordum. Annem, köprünün diğer tarafına geçmemi yasak etmişti bana, ona oyuna daldık diye yalan atmıştım o zaman.”

“Bak şimdi, demek bu yüzden sürekli geliyordun. Keşke söyleseydin, seni daha sık bize götürürdüm.”

“Evet, itiraf etmeliyim ki sizin yaşam tarzınız, kültürünüz, çok ilgimi çekiyordu. Çok da beğeniyordum. Beğenmemin nedeni de, bizde de aynılarının yapılmasıydı. Sadece sizde Türkçe, bizde ise Makedonca dile getirilmesiydi. Sonra, sonra ne oldu da bu duruma...”

“Benim de, sizin yaşantınız ilgimi çekiyordu Makedonka ama sen bir defa bile beni davet etmedin.”

“Doğru, seni hiçbir zaman davet etmedim. Çünkü evimde sizin kültürünüzde yasaklı olan şeyler vardı ve ben, seni hiçbir zaman rencide etmek istemedim.” 

Türkkan, bunu bu şekilde düşünmemesinden dolayı hayıflandı. Her zaman Makedonka’nın ona samimi olmadığını düşünmüştü. Kendisi bize geliyor ama beni davet etmiyor. Her zaman arkasından bir şey çevirecek potansiyeli olduğuna inanıyordu. Makedonka da tam olarak onu tanıyamamış olmanın pişmanlığını yaşadı, zira Türkkan her zaman onun evine gitmek, onu daha yakından tanımak istemişti. Anne ve babaların kavgasını çocuklar çekmişti. Bu hikâyede, anne ve babalar mağlup ve mahcuptu. Galip ise, köprü ve kızlardı. Vardar aktıkça, köprü yenilenecek; köprü yenilendikçe, umut yeşerecekti bu topraklarda. 

Aslında bu köprü ne Fatih Sultan Köprüsü, ne de Kamen Most’tu. Bu köprü iki ayrı lisânın onuru, iki yakanın birliği, iki ayrı ama aynı insanın sek sek oynama yeriydi. Bu köprü değerler köprüsüydü. Bu köprüde o değerler anlaşıldığınca ve saygı duyulduğunca, buradaki millete bal ve kan olacaktı. Anlamak ve anlaşılmak için de dinlemek gerekiyordu. Şimdi iki anne yıllarca gözyaşlarının yıkadığı ama yıkamadığı, tertemiz ve umut dolu bir geleceğe köprü oldular.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 235. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 235. Sayı