HaftanınÇok Okunanları
KEMAL BOZOK 1
Serdar Dağıstan 2
HİDAYET ORUÇOV 3
VILAYET GULIYEV 4
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 5
Kardeş Kalemler 6
ORHAN SÖYLEMEZ, ÖMER FARUK ATEŞ 7
Gök yarılır gibi yağan yağmurun sesine annemin ayak sesleri karışıyor, ikisi birlikte dünyanın en güzel melodisini çalıyorlar. Uykudan uyanan kalbim bu güzelliklerle kanatlansa da gözlerim kapalı. Yağmuru küçüklüğümden beri severim. Annemin ayak sesleri ise dünyadaki her şeyden daha aziz ve sevimli. Büyülü bir andan sonra başka bir büyülü an geliyor. Baş ucumda annemin nefesini duyuyorum: “Sevgili yavrum, doğum günün kutlu olsun!” diyerek sıcak dudaklarıyla alnımdan birkaç kez öpüyor. Biraz sonra tan yerini kaplayan bulutların arasından güneşin çıkmasıyla evimiz de aydınlandı ve ısındı. Annem ise hayatımın biricik güneşi. O yanımdayken yağmurlu havanın serinliği ne demek, kuduran kışların soğuğu bile beni etkilemiyor. Annemin olduğu yerde kara bulutlar bile gözüme gökkuşağı gibi görünüyor.
Doğum günüm. Aklım erdi ereli bu günümü küçük bir bayrama benzetmek için annem her yıl elinden geleni yapar. İşte bugün de beni okula gönderirken “Kız arkadaşlarına haber ver, saat dörde doğru gelsinler. O vakte kadar ben yiyecek içecekleri hazırlarım.” dedi.
Kahvaltımızı bitirirken yağmur suları ufak çaplı sele döndü. Ama ben bugün okula gitmesem de üzülmezdim. Okulu sevmediğimden değil, tarih derslerini sevmiyorum. Sevmiyorum demek az gelir, görmeye bile dayanamıyorum. “Falanca yıllarda şu savaş oldu, şu kadar devlet savaşa katıldı, savaşta şu kadar insan öldü.” diye bizi istatistiklerle tanıştıran öğretmen, kalın defterini koltuğunun altına kıstırıp sınıftan çıkıp giderdi. O savaşlarda kaç kişinin kaderinin çizildiğinden tek bir derste bile bahsetmezdi. Savaş meydanında kendini kurban eden her insanın kendine göre bir hayatı, eşi, çocukları, canından çok sevdiği dostları olduğu, can çekişirken çektiği acı, aklından nelerin geçtiği hiçbirinin umurunda bile değildi. İyi not almak için öğretmenin bize saydığı rakamları ezberlemek yeterli oluyordu. Böyle olunca savaşları yıllar ile değil, kara haberlerin zehirlediği günler ile, yıldan uzun geceler ile, kadınların, kızların gözlerinden akan yaşlar ile saymak daha doğru olurdu. İşte bu yüzden ben öğretmenin cansız sayılarından memnun değilim. Zaten kendisi de sayılardan daha cansız görünüyor. Elbette kitaplarda yazılanları açıklamaktan başka; savaşlardan, kalplerde açtığı dermansız yaralardan ne anlar ki? Benim ise aklımda, kara kanlara bulanmış yüzlerin arasında, simasını fotoğraflardan tanıdığım babam kalmıştı.
“Geçerken uğrayıp Asiyat’a da söylersin yavrum.” diyerek annem beni uğurladı. Asiyat bizim biraz ötemizde oturan komşumuzun kızı. O, okulu bırakıp evde oturalı kaç yıl oldu. Bir bacağını savaşta bırakarak dönen babasının sağ kurtulması imrenilecek bir durum değil. Annesi sabah alaca karanlıkta çıkıyor, hava kararmadan işten eve dönemiyordu. Sakat babasına bakmak için evde bir kişinin kalması gerekiyordu. Bu sebepten Asiyat’ı okuldan almak zorunda kalmışlardı. Akranları okuyup gelecek planları yaparken o, yaşlı kadınlar gibi eve tıkılı kalmıştı. Ama ben Asiyat’a gıptayla bakıyorum. Benim babam da kolsuz bacaksız da olsa, gözü kör, kulağı sağır da olsa, nasıl olursa olsun, savaştan sağ dönmüş olsaydı yeryüzünde benden mutlu kimse olmazdı. Okuma nedir bilmesem de babamı bir an bile yalnız bırakmazdım; sever okşardım, hatta küçük bir bebek gibi yemeğini elimle yedirirdim.
Yeni evlenen annemle babam mutlu gelecekleri için büyük umutlar yeşertirken “Savaş başladı!” diye o acı haber gelmiş. Sevgili karıcığının yüreğinin içinde küçük bir yüreğin çarptığını bilen babam, dünyanın ve daha doğmamış ilk çocuğunun geleceği için kendi isteğiyle düşmanla savaşmaya ilk gidenlerden olmuş. Canı gibi aziz hayat arkadaşını savaşa gönderen annemin o gün akmaya başlayan gözyaşlarıyla ıslanan yanakları hâlâ kurumadı. Kaç gece onun ağlama sesine uyandım. Onun ağladığını bildiğimi belli edersem çok üzülür endişesiyle uyur gibi yapıyordum. Bu acı genç canımı acıtıyor, gözümden akan yaşların sayısını annem bilmiyordu.
Okula girer girmez sınıfımızın kapı önünde önünde Batır isimli oğlanın ayakta durduğunu uzaktan fark ettim. “Anlaşılan derse benden başka da geç kalanlar var.” diye düşünerek yaklaştım ve birden:
“Kutluyorum!” dediğini işittim.
Yok, söylememiştir, kulağıma öyle çalınmıştır düşüncesine kendimi inandırmaya çalışırken kapıya doğru bir adım daha attım.
“Mutlu yıllar…” diye ekledi o bir daha.
Sözlerim boğazıma tıkandı, şaşkın bir hâlde olduğum yerde kalakaldım. Kendinden bile utanan temiz karakterli bu genç, boş konuşanlardan değildi. Bizimle birlikte okuduğu iki yıl boyunca derslerle ilgili bir iki soru sormak dışında yanıma bile gelmemişti. Bugünün haricinde onun derse geç kaldığını da hiç hatırlamıyorum. Doğum günümü öğrenip sınıfın önünde beni beklemiş olmalı…
Şimdiye kadar hiç bilmediğim garip duygular kalbimi sardı. Göğsümden çıkacak gibi çarpan kalbimin sesini sadece önümde ayakta duran genç değil, bütün dünya işitecekmiş gibi korkuyordum. Duygularımı gizleyeyim diye birden bakışlarımı yukarı çevirip elimi aceleyle kapının koluna uzattım ama arkadaşım benden önce davrandı ve gözleriyle “Gir!” diye işaret etti.
Benimle aynı sırada oturan can arkadaşım Aminat:
“Sana ne oldu? Kendinde değil gibisin…” diye takıldı. Ama başımdan geçeni ona söylemeye çekindim. Öte yandan ben ne kadar uğraşsam da onu düşünmeden kendimi alamıyordum. Duygularımla baş başa kaldığım ilk dersin nasıl geçtiğini anlamadım.
İkinci ders çok ilginç başladı. Öğretmen bize okuldan sonra nerede okumayı düşündüğümüzü, hangi mesleği seçmek istediğimizi sordu. Biz de yıllardır birlikte okuduğumuz arkadaşlarımızın umutlarını severek dinliyoruz. İşte sınıfın çoğu düşüncelerini söyledi. Ben ve Batır sona kalmıştık. Öğretmen gözlerini bana doğru çevirdi ve sorusuna cevap vermeye hazır olmadığımı fark ederek Batır’a döndü. Zil çaldı. Kalbimi titreten bu oğlanın ne söyleyeceğini çok merak etsem de öğrenmek kısmet olmadı.
Teneffüse çıkmadan önce tarih dersinin yapılmayacağı söylendi. “Heeyy, ne güzel bir haber bu! Doğum günümde canımın sıkılmasını Allah da istemiyor belli ki!” diye sevinçten yerimde zıp zıp zıplıyorum. Ama çok geçmeden, görmesem de gam yemediğim Öğretmenim İspaniyat Muratovna’nın bugün okula niçin gelmediği anlaşıldı. Dün akşamdan şafak sökünceye kadar durmaksızın yağan yağmurda evini su basmış ve zarar vermiş haberi yayıldı.
“Büyük zarar vermişe benziyor. Az olsa idi derse gelmezlik yapmazdı. Belki yardım gerekiyordur. Gidip baksak iyi olur.” diye sınıftaki kızlar dersten sonra öğretmenimize gitmeye karar verdiler.
Uzaktan bakınca insan yaşayacak bir eve de benzemiyordu bu. Bense şehrin güzelliğini bırakıp köye göçen bu öğretmenin evi kaleler gibidir herhâlde diye düşünüyordum. O yüzden evini su basmış sözü beni şaşırtmıştı. Gözlerimin önünde duvarsız kapısız, işte buradayım diye açılan avlu, evin yıkık dökük duvarları, eğri büğrü kapısı… İçeri giriyoruz. Alçacık bu eve güneş de sırtını dönmüş gibi; güneşin kızgın anlarını bile görmüyor, garip, loş bir karanlık, can sıkıcı. İçerideki odada tek başına kerevette yan yatmış biri gözümüze çarptı. Sesimizi işiten İspaniyat Muratovna öteki odadan çıkıp geldi. Bizi gördüğüne çok sevinmişti. Öğretmenimizin gülümsediğini ilk kez görüyordum. Bu kadın gülmesini beceremez mi acaba diye çok düşünmüştüm.
“Hoş geldiniz! Ne iyi ettiniz! Girin hadi.” diye çıktığı odaya götürdü. Kerevette yatan kişi, öğretmenimizin hastalanıp yatağa düşen annesi imiş. Biz nineyle konuşup niçin geldiğimizi söyledik.
“Allah sizden razı olsun, kızlarım! Çok sağ olun. Görüyorsunuz, evimiz Hazar denizine dönmüş gidiyor. Sabahtan beri bir yola koymağa çalışıyorum. Sizin gelmeniz çok iyi oldu. Dersten çıkıp geldiniz, açsınızdır. Ben size bir güzel sofra hazırlayayım hemen.” diye öğretmen oturduğu yerden kalktı.
“Yok, biz aç değiliz, zahmet etmeyin. Yardıma ihtiyacınız vardır diye gelmiştik.” dedi Aminat.
“Yapacak bir şey yoksa gitsek de olur.” diye Madina söze karıştı.
“Çay içmeden bir yere gidemezsiniz. Beni üzmeyin.” diye İspaniyat Muratovna bana doğru baktı ve sıcak bir şekilde bir daha gülümsedi.
Ben sessiz duruyorum. Söyleyecek sözüm, düşünecek fikrim kalmamıştı. “Bu öğretmen hakkında çok yanılmışım. Tarih kitaplarında yazan istatistiklerle bu garibin ne ilgisi olabilirdi ki? Savaşları bu mu başlatmıştı? Ölenleri bu mu öldürmüştü?” diye oturduğum yerde kendime kızıp duruyorum. Bu insanın yaşantısını görünce ona acımamak mümkün değildi. Ama annesinin hikâyesini dinleyince yüreğim parçalandı.
Babamın kaybolduğu savaşta öğretmenimin de üç yakını can vermiş. Uzun süredir sevdiği nişanlısının ölüm haberi üzerine yas tuttuğu günlerde küçük erkek kardeşinin de canını kurban ettiğini öğrenmişler. Aradan iki hafta geçmeden ağabeyinin de acı haberi gelmiş.
“Bir ay içinde… bir ay içinde üçü de hiç olmamış gibi gittiler. Bu acıya dayanacak gücü kalmaz, İspaniyat’ım aklını yitirir diye korkuyordum. Ağzından süt kokusu çıkmamış garibime bu yükü kaldırmak kolay mıydı? O zaman ölmeyip de sağ kaldıysam artık hiç ölmem.” diyerek ağlıyordu nine. “Başımıza gelenler azmış gibi evimizi de kaybettik. Başka gidecek yer bulamayınca köye göçtük. Sağlığımı da ağır acılar bozdu, görüyorsunuz, yatağa bağlanıp kaldım. Şu durumda bile ayağa kalkamıyorum. Bu kıza da yazık oldu, ev bark kuramadı zavallı, bana bakacağım diye…”
“Hüzünlü anılarla gençleri üzme annem. Güzel şeylerden konuşalım.” diyerek İspaniyat Muratovna bizim bulunduğumuz odaya girdi. “Çay doldurdum, yürüyün hadi, soğumadan içelim.”
Çay boğazımdan nasıl geçti, bilmiyorum. Tuttuğum gözyaşlarımın, biri dokunsa ırmak gibi akacağı kesin. Neyse, vedalaşıp evden çıktık.
Arkadaşlarım sözleştiğimiz gibi saat dörde doğru bize geleceklerini söyleyip evlerine gittiler. Kenarlarını otlar saran sokaklardan eve gidiyorum. Yakınlarda hiç kimse görünmüyor. O an bütün dünyada yapayalnız kalmış gibiyim. “İspaniyat Muratovna, geliniz, bana geliniz… İspaniyat Muratovna…” Nasıl dursun gözyaşlarım? Akar denince akar mı, aksa deryayı dolduracak gibi. Yine de aklımı başıma toplayayım dedim. Beni mutlu edeyim diye annem evde türlü türlü yemekler yapmak için koşturuyordur. Mahzun yüzümü görürse üzülecek.
“Anneciğim, kırlardaki en güzel çiçeği senin için kopardım! Hediyemi kabul et!” diye avludan girer girmez bağırarak eve daldım. Sevgili annemin ışıltılı yüzünü görünce hüzünlü düşüncelerim dağılıp gitti. Yanına gidip yanaklarından öptüm ve elimdeki çiçeği uzatıp:
“Gökten parlak bir yıldızı da koparmak istedim ama… biliyorsun ki… gündüz vakti. Onu gece yaparım, kimsenin görmeyeceği bir zaman. Senin için ben gökten yıldız çalarım annem.” diye şakalaşarak güldüm.
“Sevgili yavrum, gerekmez. Gökteki yıldızı ben ne yapayım? Benim kimselere benzemeyen, hepsinden büyük, hepsinden parlak kendi yıldızım var, yerde parlayan yıldızım. O yüzden gökyüzü de bana imrenerek bakıyor.” diye küçücük çocuk gibi yumuşak kolları ile başımı bağrına bastı. O anda dünya dönmez olsa umurumda bile olmazdı.
Toplandık. Biraz geç de olsa Asiyat da geldi. Arkadaşlarım bana iyi dileklerini söylüyor, konuşuyor, gülüşüyor; benim aklım ise başka yerde. Bunu kızlar da fark etti.
“Bize de söylesene, sana ne oldu? Kalbini bir yiğit çalmış olmasın?”
Kalbim bu sabah olduğu gibi beni rahatsız etmeye çalışsa da hiçbir şey olmamış gibi:
“Öyle olsaydı onu ilk bilen siz olurdunuz.” deyip gülüverdim.
Hava karardı. Konukları uğurlayıp kapıyı bacayı kilitledim. Annemin yanına komşumuz Sapiyat gelmişti, sohbet ediyorlardı. Sabahki derslerime hazırlanmak için odama girdim. Ama beni rahat bırakmayan bin bir türlü düşünceler beynime üşüşmüştü. İspaniyat Muratovna’yı da düşünmeden edemiyorum. Duvarda asılı duran fotoğraftan bana bakan babam: “Endişelenme kızım, her şey güzel…” diye fısıldıyor. Ben onun sesini işitiyorum.
Sonunda derslerime kendimi verebildim. Baktım; kitaplarımın birinin arasından kıvrılıp sallanan bir mektup çıkıp geldi. Açıp baktım: “Kutluyorum! Dilerim hep mutlu olursun!” sözleri. Diğer yüzünde ise gül resmi. Olacak şey değil. Anında yüzümün kıpkırmızı kesildiğini aynaya bakmadan hissettim. Mektupta yazılanları fotoğraftan bakan babamın okumasından korkarak aceleyle çantamdaki kitapların arasına sıkıştırdım.
“Yıldızımı kim üzmüş bakayım?” diyerek annem odadan içeri girdi.
“İşte toplandık.” dedim ben kızarmış yüzümü annemin nurlu yüzüne çevirerek. Annem bana anlamsızca bakıyordu.
“Üçümüz de toplandık.” dedim yine ve yüzümü duvardaki fotoğrafa çevirdim. Ne demek istediğimi anlayan annem gülümsedi ve:
“Doğru söylüyorsun yavrum. Üç kişiyiz. Üçümüz de evdeyiz. Mutlu olmak için başka neye ihtiyacımız var?” diye benim gönlümü almak istedi ama gözyaşlarına hâkim olamadı.
“Söylesene anne; bir insanın cansız bedenini görmezsen, gömüldüğü kabri bilmezsen, isterse yüz yıl geçsin, ondan nasıl ümidini kesersin ki?”
Annem soruma ne cevap vereceğini bilemediğinden sessiz duruyordu.
“Anne, babam nasıl biri idi? O nasıl gülerdi, nasıl gülümserdi, nasıl insanları severdi? Lütfen anlat, yalvarırım…
“Sen yorgunsun yavrum. Şimdi yatıp uyusan iyi olur. Bunları yarın konuşsak olmaz mı?” dedi annem, yumuşak ellerini saçlarımda dolaştırarak. Ben biliyorum, duygular yoğunlaşıp doğum günümün sonu hüzünlü bitecek diye korkuyordu.
“Bugün bana çok güzel dilekler söylendi annem.” diye sessizliği bozarak konuşmaya devam ettim. “Şimdi ise bütün dünyaya söylemek istediğim biricik, ama çok önemli bir dileğim var…”
“Sabah…” dedi annem sıcak kolları ile gözyaşlarımı silerek. “Yıldızlara ağlamak yakışmaz!”
“Babamı anlat, annem!” İşte benim tüm dünya için dileğim; yeryüzünde yaşamak için yaratılan çocuklar dertlerle dolu şu sözlerin manasını hiç düşünmesin, ey Allah’ım…” dedim ben başımı yastığa koyarken. Ama bu sözlerimi annem işitmedi. O, avluda asılı çamaşırları yağmur başlamadan toplayayım diyerek yanımdan çıkıyordu.
…Avlumuz avlu değil gül bahçesi. Onun bir köşesinde davulunu almış düğün başlayacak diye hazırlık yapan çalgıcı görünüyor. Çok geçmeden sesi bütün köyü inleten düğün başladı. Bakıyorum: gelin ve damat, annemle babam giriyor. El ele bağlanmış, kalp kalbe. Düş gördüğümü düşümde de biliyorum. Uyanmaktan korkuyorum. Ama hiçbir düşün sonsuza kadar sürmeyeceği de belli.
“Zabiya… yavrum… çocuğum… uyan… uyan… uyan… Baban döndü… uyan…” diye baş ucumda annem hıçkırarak ağlıyor. Gözlerimi açtım.