HaftanınÇok Okunanları
HİDAYET ORUÇOV 1
Tahircan Muhammed, Mukaddes Mirza 2
Coşkun Haliloğlu 3
Fatih Sultan Yılmaz 4
MEHMET ALİ KALKAN 5
ELMİRA ACIKANOAVA 6
Coşkun Haliloğlu 7
"Bizim keder dediğimiz duygunun,
aslında bizim için yararlı olduğunu kendi
yaşadığım deneyimlerden biliyorum."
- L. Tolstoy
İl merkezindeki müzede ressam Güljanat'ın eserlerinden oluşan bir sergi açılmıştı. Güljanat'ın duygu tellerinin renk diline dönüştüğü tablolarını görmek için çok sayıda ziyaretçi gelmişti. Gelenler arasında meraklı izleyiciler olduğu gibi sanat çevreleri de vardı.
Serginin kapanışında Güljanat ziyaretçilerle bir araya geldi. Özellikle “Barınak” (Baspana) adlı tablosu hakkında dikkat çekici yorumlar yapılıyordu.
Sanat Tarihi Fakültesi son sınıf öğrencisi Nursesim adlı genç kız şöyle dedi:
“Güljanat Anuarbekkızı, bu "Barınak" adlı tablonuz keder yüklü bir eser. Siz de bana kaderin yükünü taşıyan bir ressam gibi görünüyorsunuz. Bizi bu tabloyu yapmaya yönelten düşünceyi anlatır mısınız? Yoksa bu bir sanat sırrı mı?”
Güljanat'ın içinde bir şeyler duygularını açığa vurmasına izin vermedi. Gözleri bir an hüzünle, bir an ışıkla doluyor, fakat içindekileri dile getirmiyordu. Sanki kabuk bağlamakta olan bir yarayı yeniden açmaktan çekiniyormuş gibiydi.
“Sanat uzmanları bunu tabloda kendileri bulsunlar. Düşünmeye yer bıraktım, araştırsınlar,” dedi ve gizemli bir tebessümle gülümsedi.
Gülümsediği anda dudaklarının üzerindeki iki ince kırışıklık, özenle makyajlanmış yüzünde belirginleşti.
Sanat çevreleri Güljanat'ı zaman zaman tablolarının fazla hüzünlü, koyu renklerinin fazla baskın olduğu gerekçesiyle eleştiriyordu. O da bu eksikliği gidermeye çalışmıştı. Ancak ne zaman parlak ve canlı tablolar yapmaya kalksa, renkler yine de onun tabiatına uyarak koyulaşıyor, kahverengimsi bir hüzne bürünüyordu.
Güljanat'ın “Baspana” (Barınak) ve “Tirşilik” (Hayat) adlı tabloları anlam bakımından birbirine çok benziyordu.
Babası öldükten sonra üvey annesi evi satıp kendi ailesinin yanına gitmişti. Evi satın alanlar şehirde yeni bir yapı inşa ettiklerini, bu eski evi ise sadece inşaat malzemesi olarak değerlendirmek için aldıklarını söylemişlerdi.
Ev gözlerinin önünde yıkılırken Güljanat kayısı ağacının arkasında durmuş, çaresizlik içinde hıçkırarak ağlamıştı. Ev sallanmış, ardından büyük bir gürültüyle çökmüştü.
Anne ve babasının sevgisinin izlerini taşıyan, kendi mutlu çocukluğunun kahkahalarının sindiği duvarlar çatırdayıp yıkılırken, sanki birilerinin inleyerek ağladığını duymuştu.
Evin önündeki yaşlı bahçe bile kedere gömülmüş gibiydi.
Bir an, eğer erkek olarak dünyaya gelmiş olsaydı ata evinin ocağının sönmeyeceğini düşündü. Evin yıkılmasında kendisinin de payı varmış gibi hissederek harabenin etrafında dolaşıp durdu.
Onu teselli etmeye çalışan çok olmuştu ama teselli bulamamıştı.
Doğup büyüdüğü evin yığıntı görüntüsü gözlerinin önünden gitmiyordu.
Sonunda zihnindeki bu görüntü renklere dönüştü, sanata aktı ve ruhuna yeniden güç vererek “Ev” adlı esere dönüştü.
Sanat nimetini kendisine bahşeden Allah'a şükretti.
Yıkılmış evin yanında, yüzü hüzünle kaplanmış halde bir ağaca yaslanan genç kız figürü sanat tarihçilerinin dikkatini çekmişti. Yıkılmış ev görüntüsü kimilerine toplumun değişmesiyle bazı şehirlerin ıssızlaşıp harap kaldığı dönemleri hatırlatırken, kimilerine de mutluluğu sarsılmış bir yuvanın sembolü gibi görünüyordu.
Güljanat yıllarca şehirde bir ev sahibi olamamıştı. Biriktirdiği para da kazandığı gelir de küçücük bir eve bile yetmiyordu. Şehrin bir köşesinden öteki köşesine sürüklenerek taşındığı günler sabrını da tüketmişti.
İki evi bulunan yaşlı bir Rus kadının dairesinde kiracı olarak oturduğu sırada, kadın kira parasını sayıp alırken sözde acıyarak:
“Bu ev oğlumun üzerine kayıtlı. Karısı onu terk etti, artık geri dönmez. Benim oğluma varırsan evsiz kalmazsın,” diyerek sabahın erken saatlerinde eve gelen, içkiye düşkün oğluyla tanıştırmıştı.
Güljanat ikisinin gözlerinde acıma duygusunu fark edince gururu incinmiş, öfkeyle bakmıştı. O gece boyunca evsiz kaderine lanet okuyarak uyuyamadı. Ertesi gün başka bir eve taşındı. Taşınırken de sürüklenip duran hayatına, göçebe kaderine içerledi.
Sanat insanlarına yurtlarda yer verildiğini duyunca başkalarının tavsiyesine uyup yetkili bir kişinin huzuruna çıkmıştı. Uzun yıllardır sanatla uğraştığını, fakat hâlâ bir yuvaya hasret olduğunu anlatmıştı.
Adam kendinden emin bir tavırla:
“Evi olan biriyle evlensene?” demişti. “O zaman bu mesele de çözülür.”
Bu sözleri duyunca içi karardı. Yüreğinin derinliklerinde saklı duran bir düşünce, çaresizliğin kefenine bürünmüş gibi kararını vermeye başladı.
“Evet,” diye düşündü. “Kim olursa olsun, yeter ki evi olsun. İçki içmiyorsa geri kalanına katlanılabilir... Katlanılır...”
Böylece gerçekleşmesi zor yüce ideallerinden vazgeçti. Artık akıllı, ruhu güçlü, yüksek karakterli bir adam beklemiyordu. Tek şartı kalmıştı. Başının üzerinde bir çatısı olsun yeterdi.
Belki de şartı azaldığı için, düşündüğünden çok daha hızlı gerçekleşti bu isteği.
Adamın ne boyu uzundu ne de düşünceleri.
“Olur,” dedi kendi kendine. “En azından evi var. Evi var...”
Kararından vazgeçmemek istercesine bu cümleyi defalarca tekrarladı.
Sonra da fazla düşünmeden Erbol ile evlendi.
Yüzünde, yaşamaktan vazgeçip sadece hayatta kalmaya razı olmuş insanların ifadesi vardı. Fakat kalbi hâlâ ısınmıyor, kurduğu bu hayata alışamıyordu.
Yalnızca sürekli taşınmaktan eskimiş tabloları, sonunda kalıcı bir yer bulmuşçasına yeni eve yerleşmişti.
Güljanat eski tablolarına bakıp ağladı. O günden sonra resim yapamaz oldu.
Eline kalemi alsa da düşünceler ve ilham onu terk etmiş gibiydi. Yakınına bile uğramıyordu. Şimdi sanatını özlüyor, onun hasretiyle yanıp tutuşuyordu.
Eskiden özlem ve hayallerle dolu günlerini bile özlemeye başlamıştı. Kötü sayılmazdı aslında; düzenli, küçük bir hayatı vardı.
Her şey sakindi. Her şey yolundaydı. Ama mutluluk yoktu. Sanki bir duygu ışığı yolunu şaşırmış da ona ulaşamamıştı.
Her şey var gibiydi. Ama yine de bir şey eksikti. Resim yapmaya devam etsene, derdi uysal kocası.
Onun solgun yüzüne acır, sanatı anlamasa da anlamaya çalışırdı. Güljanat da buna şükrederdi.
“Hiç olmazsa anlamaya niyeti var,” diye düşünürdü.
Sonra gece gündüz çalışarak "Tirşilik" (Hayat) adlı tablosunu yaptı.
Acıdığı şey geçen ömrü müydü, yoksa duraklayan sanatı mıydı; kendisi de anlayamıyordu.
Tablosunu kocasına gösterdi.
Erbol, boyalara bulanmış yorgun ama aydınlık yüzüne sevgiyle baktı; onun sevincini paylaşmak ister gibiydi.
Güzel olmuş, dedi çocukça bir sevinçle. Bir süre sonra aniden:
“Peki bu tablo ne kadar eder?” diye sordu. Güljanat'ın yüzü birden karardı...
Bir süre sonra aniden:
“Peki bu tablo ne kadar eder?” diye sordu.
Güljanat'ın yüzü birden karardı. “Bilmiyorum,” dedi ve içi burkularak sustu.
Evin içi darmadağınıktı. Uzun zamandır da toparlanmamıştı. Evlenmemiş görümcesi eve söylenerek girdi:
“Evin hali ahır gibi dağınık! Bu evin kadını var mı yok mu? Kadın olmuş ama ev toplamayı bile bilmiyor!” diye öfkelendi.
Kocası mahcup bir şekilde onu savunmaya çalıştı:
“Toplar elbet, toplar. Daha demin resim yapıyordu.”
Fakat ablası daha da hararetlendi:
“Nereden toplasın? Sanki daha önce bir evi olmuş da ev çekip çevirmeyi öğrenmiş! Onun birkaç kalemle bir tuvalden başka neyi var ki?”
Güljanat ağlayarak:
“Gidiyorum!” dedi.
Kocası çaresizce:
“Gitme!” diye yalvardı.
Ablası ise kardeşine dönerek:
“Giderse gitsin, peşinden yalvarma. Gidince nereye gidecek ki? Sen hiçbir şey kaybetmezsin. Başının üstünde evin var ya, bunun gibilerinden sana daha nicelerini bulurum. Çocuğu da yok. Gitsin de tablolarına sarılıp yaşasın, deli kadın!” dedi.
Kardeşi sustu.
Güljanat ise düşünüyordu: “Ben kaçıp gidiyorum. Evsiz kaderime doğru bir kuş gibi uçup gidiyorum. Evsiz hayatıma sığınmaya gidiyorum.”
Ressamın yalnız kaldığı haberi şehirde yayıldı.
Kimileri:
“Çocuğu olmayınca zor tabii...” dedi.
Kimileri de:
“Fazla hayalperest olunca böyle oluyor işte...” diye konuştu.
Güljanat ise dünyaya getirdiği cansız tablolarını evladı gibi bağrına basıyor, Tolstoy'un şu sözlerini içinden tekrar edip duruyordu:
“İnsanların benim hakkımda söyledikleri yanlış ve değersiz düşünceler, bu durumda kalmak zorunda oluşum; her ne kadar zor olsa da, bazen ruhumu olgunlaştırdığını ve zenginleştirdiğini anlıyorum.”