HaftanınÇok Okunanları
KEMAL BOZOK 1
Serdar Dağıstan 2
HİDAYET ORUÇOV 3
VILAYET GULIYEV 4
BEDRETTİN KELEŞTİMUR 5
Kardeş Kalemler 6
ORHAN SÖYLEMEZ, ÖMER FARUK ATEŞ 7
Masal masal maslanır,
Yağa batar yağlanır,
Aya bakar aylanır.
Masala kulak verenin
Doru atı taylanır…
Bir zamanlar uzak bir memlekette bir oğluyla birlikte namuslu, akıllı, çalışkan bir kadın yaşarmış. Bu kadının babası okumuş bir kimse olarak kendi kızına çocuklukta okuma yazmayı öğretmiş, eğitim almasını sağlamış. Küçük kız büyüyünce hoca olarak çalışıyor, oğluyla birlikte açlık ve zorluk çekmeden kendi başlarına yaşıyorlarmış. Kadın da oğlunu aynı şekilde büyütüyor, terbiye veriyor ve ona çocuklukta pek çok kitap okuyormuş. Büyüme çağına gelen oğlan da annesi gibi çalışkan, bilgiye hevesli olmuş. Akranlarıyla oynarken her bir suale cevap bulur, her bir işi kolaylıkla halleder, bu yüzden ona “Akıl” lakabını takmışlar. Akıl’ı sabah annesinin pişirdiği katmerli katlamaların kokusu uyandırırmış. İki üç günde bir annesi kahvaltılık tereyağlı katmerli peynirli katlamlar yaparmış. “Mmm, bu kadar lezzetli kokular burnumu gıdıklayacak da ben yatacak mıyım?” diye düşünerek oğlan da yataktan kalkıp yüzünü yıkar, kahvaltısını yapar ve yola çıkmaya hazırlanırmış.
O gün Akıl ormana odun getirmeye gitmiş. Baharın başlarıymış. Orman tazelik kokuyor, ağaçlar yemyeşilmiş. Açık alanlarda büyümüş ve olgunlaşmış türlü otlar “biç beni” der gibiymiş. Kuşlarsa bir şey sezmiş gibi telaşlanırmış, türlü türlü sesler çıkarıp uçuşurmuş, dersin ki birbirlerine haber götürüyorlarmış. Oğlan bunu önemsemeden yoluna devam etmiş. “Yakında buralarda yer çileği çıkacak, onun hoş kokusu etrafa yayılacak, şu tatlı taneleri birer birer ağzına atmak ne kadar güzel!.. Biraz daha vakit geçtikten sonra arkadaşlarımla böğürtlen toplamaya geliriz. Burada yetişen böğürtlen çok lezzetli olur! Bu düşünceler karnımı acıktırdı, işimi çabucak bitireyim de evime döneyim.” demiş Akıl kendi kendine ve aceleyle çırpıları toplamaya başlamış. Orman çok büyük değilmiş fakat ardında Barma Dağı yükseliyormuş. Bu dağ sıradan bir dağ değil, tehlike ve tuhaflığıyla meşhur bir yermiş ki oraya gitmektense gitmemek daha hayırlıymış. Onun için herkes oradan sakınırmış, sadece Akıl bu söylenenlere masal deyip inanmazmış.
Hiç beklenmedik bir yerde, ansızın gök gürleyip şimşek çakmış, ardından iri iri damlalar hızla yere düşmeye başlamış. Oraya buraya uğuldayıp şiddetli yağmura dönecekmiş. O zaman oğlan Barma Dağı’nın eteğine çoktan varmış. Ne yapsın, artık evine çabucak gidemeyecekmiş. Dağın tepesine çıktığında bir taşın içinde bir oyuk görmüş, orada saklanmaya karar vermiş.
Çıkmış, taşın altında yağmurda saklanmış. Fakat o sırada girişe kocaman taşlar devrilip düşmüş ve kapana kısılmış. Çocuk endişelenmiş, taşları itmiş. Oraya vurmuş, buraya vurmuş, nasıl çıkacağını bilememiş. Hiçbir çare bulamayınca gücü tükenip uyuyakalmış.
Epeyce uyuduktan sonra güneş ışıklarının yüzünü yaktığını hissetmiş, gözlerini açmış, bakmış, kendinin bambaşka bir yerde olduğunu, bir çayıra düştüğünü fark etmiş; kurumuş ve susuzluktan çatlamış bir toprağın üzerinde yatıyormuş. Susadığından dilinin damağının kuruduğunu hissetmiş: “Gidip içmek için su bulayım.” diye yerinden kalkmış.
Ayağa kalkınca etrafını çok berbat bir halde görmüş: Ağaçların sadece gövdelerine yapışık dalları, sanki ellerini açıp dua eder gibi yukarıya bakıyormuş, nehirler ve dereler susuzluktan kurumuş, görünen manzaranın hiç iç açıcı yanı yokmuş. Çayır bir tepedeymiş. Aşağıdaki ovada bir kasaba görünüyormuş. İşte şu görünen evlerin olduğu taraf. Kasabaya girince orada burada bir başına bir şeyler yapan insanları görmüş, sevinip selam vermiş, yanlarına gitmiş, birine, başka birine;
- Buranın adı ne? Afedersiniz, bana su verebilir misiniz, çok susadım? diye sormuş, fakat onunla kimse konuşmamış, dönüp evlerine girmişler.
Böyle yaptıklarını gören akıl şaşırmış, hiçbir şey anlamadan kasabadan çıkıp gitmiş, boş bir tarlanın kenarındaki taşın üstüne oturup düşünmüş: “Bunlar nasıl insanlar, anlamadım? Ne sorarsan sor dönüp bakmıyorlar. Yaşadıkları yer de hiç benim köyüme benzemiyor. Ben buraya nasıl düştüm?” diye düşündüğü sırada daha kasabadan çıkarken peşine takılıp gelen bir köpek yanına yaklaşıp, gözlerini insan gibi Akıl’ın gözlerine dikmiş, oğlan anlamış ki köpeğin bir derdi var.
- Ne diyorsun sarkık kulak? Yoksa aç mısın? Benim de karnım aç ama yiyecek hiçbir şeyim yok, annemin hazırladığı torbayı evde unuttum demiş oğlan köpeğin başını okşayarak.
- Hav, hav, hav diye havlayan köpek, böyle konuşan insanları görmek ne hoş, insanın kendi dilinde konuştuğunu en son daha küçücükken duymuştum. O zamanlar insanlar bambaşkaydı, demiş kendine has bir hırıltıyla insan dilinde.
- Sen… s-s-sen benim gibi mi konuşuyorsun? diye şaşırarak güçlükle sormuş oğlan.
- Yalnız ben değil, bu kasabada her köpek, her kedi ve başka bütün hayvanlar gizliden insan gibi konuşur, insanlarsa bu sınavdan geçemediler, demiş köpek.
- Dur, nasıl bir sınavmış bu? İnsanlara ne oldu? Şaşılacak şey, koca kasabanın içinde soruma cevap verecek bir adam bulunmadı, aynı zamanda her bir hayvan insan gibi rahat rahat konuşuyor! İşte, ben de bir köpekle insan gibi insanların takdirini müzakere ediyorum. Olacak şey değil! Galiba ben daha uykudan uyanamadım… deyip başını ellerinin arasına almış.
- Uyandın, uyandın! Bunların hiç biri rüya değil. Hem de sen buraya tesadüfen gelmedin, senin mühim bir vazifen var diye düşünüyorum! demiş bir daha köpek ciddi bir yüzle
- O nasıl bir vazifedir? Ben hiçbir şey anlayamıyorum, diye hala şaşırıyormuş akıl.
- Bizim ülkemizde insan gibi konuşan yalnız bir insan kaldı, o sana her şeyi anlatır. Arkamdan gel, karanlık çökmeden gitmeliyiz, diyerek kurumuş ormana doğru koşmuş. Akıl, meseleyi aydınlatmak için, çaresiz, ardından yürümüş. Akıl’ın kafası hala karışık, olup bitenleri hiçbir mantığa oturtamıyormuş. Ama yerli halkın başına bir bela gelmiş besbelli, çünkü hiçbiri konuşmuyor, bir tuhaflık sarmış.
- Madem beraber gidiyoruz, gel tanışalım, olmadı böyle. Bana herkes Akıl der, ya senin adın ne? demiş nihayet oğlan.
- Benim adım Sarkık Kulak. Sen benim adımı bir kerede bulup söyledin ya, bu yüzden kim olduğunu ben o zaman anladım demiş köpek.
- Nereye gittiğimizi bana kısaca anlatır mısın? diye lafını sürdürmüş Akıl.
- Biliyor musun, bizim insanların derdine derman bulmak için akılla fikrin bir araya gelmesi gerek, işte, seni Fikir Baba’ya götürüyorum. O, alimdir, çok bilgili bir adamdır, lakin artık yaşlandı. Zalimlerin zulmünü sadece Akıl ile Fikir karşı çıkıp yenebilir, demiş köpek güçlükle nefes alarak, çünkü hem acele yürümek hem tarif etmek ziyadesiyle zormuş.
Ormanın sağ tarafından dönüp epey gittikten sonra, bir dağın eteğinde küçük, alçak bir ev görmüşler. Köpek doğruca o eve gitmiş. Ak sakallı bir ihtiyar, bekliyormuş gibi, kapının önünde oturuyor. Akıl onun yanına gelip:
- Allah’ın selamı üzerinize olsun! deyip elini öpmüş.
- Aleyküm selam oğlum, hoş geldin sefa geldin! demiş ihtiyar ve yerinden kalkıp içeri girmeleri için işaret ederek kapıdan girmiş. Öyle ki ihtiyar Akıl’ın geleceğini, onun aç ve susuz olduğunu biliyor, ona annesinin yaptığı katlamalardan, kendi demlediği ot çayından hazırlayıp bekliyormuş.
- Bu katlamalar buraya nereden geldi ki? diye sormuş şaşıran çocuk.
- Benim için bu yapılamayacak bir iş değil, bizim meselemiz başka… Biliyorum, şimdi senin soracakların çoktur, yerken dinle, her şeyi sırasıyla anlatacağım diye cevaplamış Fikir Baba ve anlatmaya başlamış.
- Bir zamanlar bizim ülke gördüğün gibi değil, bambaşkaydı: insanlar çalışkan, mutlu, misafirperverdi. Doğası zengin, toprakları bereketli nehirler, dereler şırıl şırıl akar, ormanlar, bağ bahçeler, tarlalar yemyeşil, bol bereketi zor toplayabilirdik. Ata dedelerin asırlar boyunca topladığı bilgiler özenle gelecek nesillere miras bırakılır, gençlerse tüm öğütleri gururla yüceltirler, korur ve yaşatırlardı. İnsanlar huzurlu bir ömre sahiptiler. Fakat karşıdan gelen zalim insanlar bizim yaşayışımıza özenip yavaş yavaş bizim topraklarımıza taşınmaya başladılar, misafirperverliğimizi kullanıp tepemize çıktılar. Onlar çoğunluk olduktan sonra, bizim tüm ilim kitaplarımızı yok ettiler, zenginliğimizi dağıttılar, korkutup insanların dillerini yok etmek istediler, bu yüzden insanlar konuşmadılar. Dilimiz ise tamamıyla yok olup gitmeyeyim diye insanların ağzından hayvanlara geçip saklandı. İşte, o gün bu gündür ülkemizin sakinleri konuşamaz halde, toprakları da gördüğün gibi perişan.
- Bu ağır vaziyetten kurtulmanın çaresi yok mu hiç? diye sormuş Akıl.
- Her şeyin çaresi bulunur, tek hayırlı vakitte hayırlı işler yapılsın ama şu insanlara önce kendi kimliklerini hatırlatmak lazım.
- Fikir Baba, her şeyi unutan, dilden sözden kesilen insanlara nasıl anlatıp kimliğini hatırlatmalı?
- Çok doğru düşünüyorsun evladım, onlara önce dillerini hatırlatmak gerek. O zaman her şey yerli yerine dönecek. Üç gün içinde üç çocuk insan gibi konuşmaya başlarsa her şey ona bakıp değişecek. Dili de onlara öğretmek senin vazifendir. Sonra merkez meydandaki temaşa gösteren aynanın dümenini bulup, aynadan koparıp atmak gerekecek, o zaman çeşmeden zehirli su da kesilir, insanlar onu içmezse kendi kimliklerini hatırlamaları kolay olur. İşte bu kadar.
- Ben bu işi becerebilir miyim? Aynanın dümenini nereden bulacağım? diye sormuş Akıl.
- Bu işi sadece sen becerirsin yavrum. Sen merhametli, bilgili ve temiz yüreklisin. Meydanın karşısında eski bir kuyu var, içine iner, birbiri ardında bulunan odaların üç kapısını açıp oradaki dümeni kırarsanız yukarıdaki ayna da bozulur. Ben ve Sarkık Kulak sana yardım ederiz. Gece burada kalırsın, gündüz kasabaya gidip çocuklarla tanışır ve vazifeni yaparsın, Sarkık hep yanında olacak. Şimdi yat, uyu, birazdan sabah olacak demiş ihtiyar.
- Nasıl ben burada geceleyeyim? Beni evde annem bekliyor, dönmezsem merak eder diye sormuş ihtiyara çocuk.
- Sen onu düşünme, burada bir gün geçtiğinde sizin dünyanızda bir dakika geçer, bizim üç günümüz sizin orada henüz üç dakikanızdır. Annen meraklanamaz bile.
- Öyleyse iyi, ben elimden geldiği kadar yardım ederim demiş oğlan ve yorgunluktan birden uykuya dalmış.
Sabah ihtiyar Akıl’a yine kendi ot çayından demlemiş. Bu çayı başka kimsenin bilmediği şifalı otlardan demlemiş: “Susarsan başka su içme, bu çayı iç, hem susuzluğunu giderir, hem açlığını.” deyip yanına bir şişe koymuş Fikir Baba. Oğlan Sarkık Kulak ile birlikte yola çıkmış.
Kasabaya girdiklerinde mahallenin başında ağlayan bir oğlan görüp, yanına gidip, çantasından şişedeki çayını çıkarıp o çocuğa içirmiş. Çocuk çayı içtikten sonra Akıl:
- Sen niçin ağlıyorsun? diye sormuş.
- Ben öksüzüm, komşuların evinde oturuyordum, onların artık bana bakacak güçleri yok, zalimlere verecekler diye cevap vermiş oğlan ve insan gibi konuştuğuna kendisi de şaşırmış.
- Öyleyse benim dostum ol, benimle beraber olursan zalimlerle karşılaşmazsın. Senin adın ne? demiş Akıl.
- Adım Yurt diye cevap vermiş ağlayan çocuk. Tanışmışlar, Akıl ona ilginç şeyler anlatmış, şakalaşmışlar, o ara akşam olmuş, çocuklarla köpek Fikir Baba’nın yaşadığı yere gitmişler.
İkinci gün çocuklar birlikte gitmişler. Mahallede yürürken bir anda karşılarına yolun ortasından bir kız gelmiş, kenara da çekilmiyormuş.
- Bu kızın adı Derya, o kör, onun gözleri görmüyor demiş Yurt. Akıl onu elinden tutup kenara çekmiş, bir yere oturmuşlar ve Akıl yine şifalı çayını çıkarıp kıza biraz içirmiş ve çayla kızın gözlerini yıkamış. Kızcağız görmeye başlamış, sevinmiş. Öyle sevinmiş ki düzgünce, insan gibi konuşmaya başlamış.
Üçüncü gün çocuklar topal bir oğlanla tanışmışlar. Onun adı Bahtiyarmış. Akıl ona da sihirli çay içirmiş, oğlan önceden tanıştığı çocuklar gibi değişip zihni açılmış, konuşmaya başlamış. Çocuklar aralarında insan gibi konuşmuşlar, birbirlerini kolay anladıkları için sevinmişler. Ondan sonra toplanıp merkez meydana gitmişler.
Meydanın ortasında, iki uzun direk arasına yerleştirilen kocaman bir ayna duruyormuş. Ona bakıldığında zalimlerin oyunları, türlü farmazonlukları görünürmüş. Etraftaki tek çeşme onun yanına yapılmış, insanlar içmek için gelip oradan su alırlarmış. Çeşmenin suyu zehirliymiş, onu içen kimse ölmez ama hep içip durursa sersemlermiş. O aynanın temaşasına bakan insanların aklı yavaş yavaş eksilir, dili de tutulurmuş. Akıl anlamış ki aynayı yok etmedikçe insanların aklı şaşacak.
Karşıda, bir kenarda duran eski kuyuyu bulmuş, önceden hazırladığı ipi sağlamlaştırıp içine atmışlar. Sarkık’ı gözcü olarak bırakıp dikkatlice kuyunun içine inmişler. Fikir Baba’nın dediği gibi önlerinde bir kapı duruyor, üstünde yazılana göre onu sadece öksüz bir çocuğun eli açacakmış. Yurt gelip elini değdirmiş, kapı açılmış. Boş bir odaya girmişler, Burada da bir kapı varmış, onun üstünde kör bir çocuğun eliyle açılacak yazıyormuş. Orada Derya gelip kapıyı açmış. Yine boş bir odanın içine girip üçüncü bir kapıya rastlamışlar. Üçüncü kapıyı da sadece topal bir çocuğun eli açabilir diye yazıyormuş. Bu sefer kapı Bahtiyar’ın eliyle açılmış üçüncü odaya gelince bir masanın üzerinde küçük, etrafı düğmeli aynayı görmüşler. Akıl hemen yanına gidip onu bozup, kırıp atmış ve hepsi derhal yukarıya çıkmışlar. Meydandaki ayna artık hiçbir şey göstermiyor, çeşmeden su akmıyor, sıra bekleyen insanlar telaşlanıyor, kızıyor, kavga etmeye başlıyorlarmış. Orada insan gibi konuşabilen çocuklar seslerini çıkarıp birbirleri ile konuşmaya başlamış, türküler söylemişler, sanki sürekli böyle konuşuyorlarmış. Kavga eden insanların dikkati çocuklara kaymış.
Epey vakit onlara bakakalmışlar. Çocuklar büyüklere bir zamanlardaki mutlu yaşayışı hatırlatmaya çalışırken isteklerine ulaşıvermişler: kimi insanlar kendi çocukluklarını hatırlamaya başlamış, kimisi gençliğini, kimi ilk aşk şarkılarını, kimi insanlar çocuklukta ihtiyarların anlattığı masalları, destanları, annelerinin nazik sesli ninnilerini. Onlar bir taraftan gülüyor, bir taraftan ağlıyorlarmış. Baharda ıhlamur, eskemçek çiçeklerinin mis kokuları, fırında pişen taze ekmek, akşamları esen yelin nazik okşaması, yazın bağ bahçelerin bal gibi tatlı şeftali, kayısı ve bir sürü başka meyveyle yemişlerinin lezzeti birden akıllarına gelmiş, gönüllerini açıp en gizli saklı tellerine dokunmuş. Bir zamanlar konuşan, şarkı söyleyen, ninniler söyleyen tatlı dillerini hatırlamaya başlamışlar. Zalimlerin yalanına aldanıp, onların verdiği zehirli suyu içip tuzaklarına düştüklerinin farkına varıp bu yüzden tek eğlenceleri olan dillerini yok eden aynayı yıkmış, kırmış, parçalamışlar… Artık hiçbir halka, hiçbir güce kendi yurtlarının sahipliğini vermeyeceklerine, yalan dolanlara kanıp kimliklerini hiçbir zaman akıllarından çıkarmayacaklarına söz verirler. Verdikleri sözden de dönmezler! Akşam Akıl ihtiyarın evine yorgun argın gelmiş, yatağa girip yatmış. Uyandığında sanki hiçbir şey yaşanmamış. Yine yağmur, ama artık dinmek üzere, oyuğun taşları kayıp düşmüş. Akıl taşlı oyuğun içinden rahatça çıkmış ve içi heyecan dolu evine doğru yol almış.
Ya siz ne düşünüyorsunuz, o dünya şimdi ne halde acaba?