HaftanınÇok Okunanları
AYSUN DEMİREZ GÜNERİ 1
BURHANETTİN ÇAKICI 2
Nergis Biray, Sema Eynel 3
KEMAL BOZOK 4
BURHANETTİN ÇAKICI 5
Ece Türköz Oğuz 6
HİDAYET ORUÇOV 7
Baymırza’yı arayıp soruyorum. Onu sözünün eri olduğu için arar sorarım. Elbette, bir buçuk milyon sakini olan bu şehirde Baymırza’dan başka hem kendisi iri hem de sözünün eri olan insanlar bulunur. Amma ve lakin bu gençte insanı tamamıyla kendisine çeken bir şey var. Üstelik onun duruşuna, dış görünüşüne bakarak haz duyarsın. Boylu bosludur; bazı sıradan Avrupalılardan aşkın gövde, boy vardır onda. Ona bakarak kendisini zayıf, kuru, cılız, kikirik diye küçük düşüremezsin. Yaradan bu boya layık geniş omuz, büyük gövde vererek daha da heybetlendirmiştir. Verdi dediysek bu geniş omuz, büyük gövdeyi gelişigüzel değil; ince beline doğru sim gibi belirgin kaslı atletik yapıyı yakıştırarak vermiştir. Plajda veya tenis kortunda ya da saunada onun bacak kaslarıyla kas karizmasını görenler beden eğitimiyle sağlam bir şekilde uğraştığını hemen anlarlar. Baymırza’nın yüz şekli, tıpkı Avrupalılar gibi ne uzatılmış yüz şeklidir ne de Moğol ırklılar gibi yayılmış çıkık çenelidir. İkisinin ortasında sanki kesilip biçilmiş tipik bir Kazak simasıdır. Ne büyüktür ne de çekiktir. Kara kaşlar, açık ela gözler, ince, kambursuz ve düzleşmemiş düz burun sadece euromongoloid tipine hastır.
Öyle ise bu gencin dış görünüşü nasıl diyorsunuzdur…
Kızıl sarı (kırmızımtırak/kırmızıya çalan) ile sıvı (sulu) siyahı karıştırırsan ne olur? Tabii ki esmer çıkar. Hanımların ten renginin sarışın, buğday tenli, esmer olması, erkeklerin ise esmer, kızıl tenli olmasının sebebi bundandır.
Alnını açarak taradığı simsiyah saçları yüzünün açık rengini daha da açmaktadır. Tek kelimeyle, gelip geçmiş dönemlerdeki tam Kazak Türklerine özgü bir biçim ve imaj vardır onun dış görünüşünde.
İşin gerçeği, eskinin kahramanları bile olsa olsa Baymırza kadar olabilmiştir…
Üzerine ok geçmeyen zırh giyerse, eline zırhı söken bir mızrak tutar da altına hızlı koşan at binerse, normal zamanda bile gücü kuvveti taşan, giydiği gömleğini patlatırcasına görünen Bayeken1 heybetlenerek ortaya çıkmaz mı? İki tarafın mahir silâhşorlarının teke tek çarpışmasında (mübâreze) rakibinin zayıf tarafını bularak mağlup edecek kadar bilekli, azılı düşmanın aniden her tarafından saldırmasına karşı duracak kadar yürekli, kahramanın ta kendisi olmaz mı?
Ancak Baymırzalar sadece mübâreze eden kahraman olarak kalmaz. Onun askeri birliğe önder olacak liderlik aklı da vardır. Allah’ın vergisi on on beş oğluyla sülalesinden, boyundan kendisine eşlik edecek kardeşlerini bir araya toplayarak yüz askerin serdarı olmaya gücü yeter. Kim bilir, Yaradan kollarsa belki binbaşı hatta “tümen başı”2 olurdu. Sonra da düşmanlarını mağlup ederek, ganimet (tutsak) olarak getirdiği güzel kızla nikâhını kıydırarak…
İşte atalarımızın en zayıf tarafı burası olmuştur.
“Sülalemin kanını temizleyeceğim!” diye tutsak gelen yabancı yurdun güzeliyle; “Çoluk çocuğumu başka kapıya baktırtmam.” Diye de erken vefat eden kardeşlerinin dullarıyla nikâhlanarak günümüzdeki ahlakla uyuşmayan işlere el attı.
Düşünsenize, “obur” nasıl iyi nam değilse, “Çok kadını var.” demek mi iyi nam? Hey, mübarek atalarım benim, nikâhsız işin tümünü günah saydığında elde ettiği kârı ne kadar oldu ki? Keşke daha rahat hareket ederek bir yolunu bulup görüşseydi, günümüzde daha yeni irtibatta olmaya başladığımız uygar ülkelerin karşısında “çok kadın alanların” nesli gibisinden kötü imaj edinmezdik. “Üst kültürlü olanlar” bu hali tam bir “yamyamlar nesli” dercesine istemeyerek kabul ederler.
Baymırzalar ise atalarının bu tür adetlerinden uzak yeni dönemin gelişmiş kültürüyle eğitilmiş delikanlılardır. Bu hali ilk selamından bellidir. Eski Kazaklar gibi “bazen göl, bazen çöl” misali vermiyor selamı. Ne “ağzını açarsa damağı görünecek” kadar safdillik vardır onda ne de dudaklarını zar zor kıpırdatan kibirlilik… Yüzündeki sıcak tebessümle ve kulağa hoş gelen sesiyle güzelce selamlaştığında için ısınıyor hatta gülümseyen sert bakışları bile kalbi yumuşatıyor. Ne zaman baksan, kiminle görsen de aynı haldedir. Tüm insanlara iki eliyle dostluğunu ve gönlünü beraber sunar. Bütün bunların sadece kibarlık değil, bahşedilmiş tebrike şayan özellikler olduğuna birkaç kere ikna olduk.
Bir Cuma günü akşamleyin Gazetemizin bölüm başkanı Jaras beyle birlikte “Kalamger” kafesine girmiştik. “Moral bulacak kadar eğlenir çıkarız.” diye düşünmüştük.
Ancak çok geçmeden “ne orada ne de burada” durumuna düştük.
“Gitmeliyiz!” diyoruz, bir türlü gidemiyoruz, çünkü nefsimiz yine bir şeyler istiyor. Cebin de isteğimizi yerine getirecek, nefsimizi tatmin ettirecek hali kalmamıştı.
Jaras bey, “Bir çaresini bul artık!” dercesine bana bakıyor; ben de etrafımıza bakınıyorum. Belki tanıdığım birileri geldi mi, gelmedi mi düşüncesiyle. Jaras bey ise “Elinden bir şey gelmeyen birisiymişsin.” demeye başladığında karşımızda gökten düşercesine bir şişe dikilmez mi?
Garson sadece bize değil, tüm masaya birer şişe dağıttı.
Şişenin kapağını açıp ilk kadehi aldıktan sonra bu ziyafetin sahibini araştırdık. O ise bu barın kenarındaki sandalyede bize sırtı dönük olan bir delikanlıymış.
“-Bu Baymırza.” dedi Jaras bey. Eli açık, merhametli delikanlıdır. Birçok sanatçıya sponsorluk yapmakta. Bunun gibi gençler çok olursa Kazak çok yaşayacaktır.
Teşekkür ederek elini sıkmak için yerimizden kalktık. Belki diğerleri de böyle düşünmüştür. Salonun yarısı o tarafa doğru ilerledi. İlk varanları o iyi karşıladı, iltifat ederek yanındaki sandalyelere oturttu ama biz geciktik. O, nasıl sessiz girdiyse aynen o şekilde sessiz sedasız çıkıp gitti. Hatta duygusal bir ağabeyimiz sarılarak yanağından öpmeye çalışmıştı. Göz açıp kapayıncaya kadar Baymırza’yı cam kapının öteki tarafından gördük.
Az önceki şair ağabeyimiz tebessümü ile açık kalan ağzını kapatamadan öylece kalakaldı. Acilen gitmeye mecbur olduğunu cep telefonunu göstererek ima ile bildiren delikanlı “Affedersiniz!” diyerek sağ elini gövdesine koyup başını hafifçe eğdi, hepimize sıcak bir tebessüm ile vedalaşarak döndü ve gitti. Bundan sonra da o “Kalamger”e birkaç defa gelerek soframızı doldurdu. Masa başı birer kadeh içmek kolay mıdır? Hatta gittikçe buna memnun olmayanlar, yenileyip yine içenler, büfeciye olan borçlarını ödetenler de oldu. Bu gibi çıkarcıları da tatlı bir gülümseme ile razı etti, Baymırza.
Bundan sonra ona “tam bir delikanlı” demeden kendi karısıyla çoluk çocuğunu barındıramayan bana mı “tam delikanlı” desin bu toplum?!
Bizi bir daha şaşırtan yanı “Şişmanlığı sadece koyun kaldırır.” derdi. Baymırza ise zenginliği, varlığı kaldırabilen delikanlıdır.
Gençler kendisine şükranda bulunarak razılığını bildirirken bizim bazı yazarlar gibi böbürlenmeden sadece gereken soruları yanıtlayıp edeple sohbet eder. Kendisini övmekten göğe çıkarttırmaya başladığında yavaşça adım atarak diğer gruba katılı veriyor veya tamamen alanı terk ediyordu.
Tabii ki, onun erken ayrılmadan orada bulunmasıyla, o günkü eğlencenin şahidi olarak gönlünü tok sayan gençler “Seni seviyorum.” Diye kendisine bir türlü iletemeden lafı uzatan gevezeleri oyalayarak Baymırza’dan uzaklaştırmaya çabalar. Ama arabulucuların bayağı manipülasyonlarını, hilelilerini kullanarak hitabet sanatını kullansalar bile bu hareketleri eğlenceli, cilveli “Kalamger”de onların istediği neticelere ulaşamazlar.
O yüzden ne yazık ki, deminki inatçının önünü keserek kaba güç kullanarak durdurmak zorunda kalır, sonunda anlaşmazlıktan el kaldırmak mecburiyetinde kalınır.
Zavallı “Kalamger” sadece cilveyi kaldıramaz, sarhoş olduğunda “Ben herkesten yetenekliyim.” gibisinden inatlaştırır.
İşte bu “Parnas”ta “Alatau” da ayakaltında kalır, sağlam adım atan merhametliye bu hareketlerin tümü onun yeteneğini kıskanıyor gibi görünür ve karşısına gelenlere, engel olanlara güç göstererek, mahvetme meselesi yer alır aklının bir ucunda. Hatta sarhoşluktan Baymırza’ya olan gönlü yüz seksen derece negatif olarak değişir ve “Kim bu varlıklı olanlar?”, “Tükürdüm zenginliğine.”, “Ağzını burnunu kırarım.” diye sataşır.
Tabii ki, o an Baymırza çoktan ortamı terk etmiş olur. Amma ve lakin Baymırza’nın şöhretini artıran, adını çıkartanlar da yine bu “Göstereceğim!” diye böbürlenen gençlerdi.
Ağzını bozarak değil, “bay” (zengin, varlıklı adam), “mırza” (asalet ünvanı, zengin beyefendi) diyerek ağzının suyu kuruyuncaya kadar övdüler ve makale de yazdılar.
Sarhoşluğu geçtikten sonra kendine gelince “Kalamger’deki” yaptıklarını temizlemek mi istiyor ne ise, yayında Baymırza’yı bir daha överek yazarlar.
Bu makalelerde, tilki olduğu zamanda çakal olarak ele geçiren hileli vatandaşın istemli duygusu olmasa bile bazen yetimhaneye bazen sanatçılara, bazen de spor yarışmalarına sponsorluk yapan eli açık, cömert biri olarak göstermeye çalışmışlardır.
Bunun gibi gençleri parlatarak gösteremeyen, topluma tanıtmayan bizmişiz.
Bölümündeki beş altı memurunu bir araya getiren Jaras Bey yüzümüze şunu söyledi:
“Paralı insanların da insan olduğunu, varlıklı insanların da milletin geleceğine hizmet ettiğini bilinçli şekilde” diğerlerinden de etkin, sindirici halde yazma görevini koydu önümüze. Ama ilkin kimi yazmamız gerektiğini söylemeden, isim vermeden “Kendiniz sununuz.” diyerek evvela beni gözleriyle süzdü. Kimden bahsettiğini kimi ima ettiğini hemen anladım ve “Baymırza hakkında yazmak gerekir.” dedim. Jaras bey “Doğrudur!” diye kolladı. Bu yüzden Baymırza’nın evine geliyorum.
Onun gönderdiği “Mersedes-600” Al Farabi caddesine ilerledi ve “Orbita” diye adlandırılan küçük bölgeye girmeden sola döndü, dar bir sokakta dağa doğru yürüdü.
Zevkine göre farklı yükseklikte çeşitli renklere boyanmış duvarlarla çevrili, sadece özel konutlar olan bu sokak, otomobil hariç yaya kişiyle pek karşılaşmazmış. Hatta onların yürüdüğü yol kesik kesiktir, bazı evlerde olan bazı evlerde olmayan şu kalın duvarlar insanları içine hapsetmiş gibi.
Sokakta canlı varlık rast gelmiyor, arada bir demir araçlara baka baka içim donmuştu ama bir yokuşu aşınca karşıma çıkan manzara her şeyi unutturuverdi.
Şimdi ben güneybatıya doğru uzayan dümdüz sokaktan görünen dağ sıraları ile ona tepenin yamaçlarından inen ve yamaçlarına yansıyan güneşin kızıllığının güzelliğini izledim.
Ah, bizler, gazeteciler, kendi hayalimizde bir tarz yaratan ve ona gönülden inanan halkız ya!
Tam o anda göz kamaştıran sıcaklık azalarak kırmızı gün batımı bana Alatau’ın (Aladağ) kutsal parsını hayalle gözümün önüne getirdi.
Boylu, ince, zayıf, koşuya hazır at gibi, yay gibi gerilmiş güzel bedeniyle uçurumun kenarında batıya doğru uçuyor gibi gözükse bile yüzü bize dönüktü.
Onun dış görünüşüne dikkatle bakarak ateş gibi kedigözlerinin alev ile sırıtan ağzından çıkan heybetini hissedinceye kadar sol tarafa dönen “Mersedes” aracı kapıya gelip durdu. Durur durmaz pas tutmayan bezemeli kalın kapı otomatik olarak açıldı ve avluya girdik. Arabadan çıktığımda ilk hissettiğim, geniş âlemin bu duvarlı kuşatmanın ötesinde kalmasıydı.
Evin yeriyle toplam otuz dönüm avlunun duvarından gök görünmezse Aladağ görünmemekte. Ancak dağın yakın bir yerde olduğu, araçtan çıktığımda nefesimi açan temiz havadan fark ediliyordu.
“- Hoş geldin, Kurmaş!” diyen bir ses duydum sanki yan tarafımdan. Aniden baktığımda gülümseyen, bana doğru ilerleyen, yavaş adımlarla yürüyen Baymırza’yı gördüm. “− Şehirdeki konforlu yerlerden birinde görüşmektense evde görüşmek isteyen sensin.” dedi.
“ - Dışarıdayken herkes dört dörtlüktür, belki bir yönü evinde açılır, diye umut ettim.” Diyerek açıkça bildirdim fikrimi. Hatta kendisine söylemesem bile avlusu belirtir çok şeyi, diye gerisini şakaya vurmuş gibi oldum.
“ - Öyle ise gör, tanış, şimdilik bir şey demeyeyim, sadece sorunu cevaplayayım.” dedi.
Beni getiren araba demir kapıdan tekrar çıkıp yoluna devam etti. Avluda depo, garaj gibi ek tesisler gözükmüyor. Demek, tüm yardımcı tesisler evin arkasında gibi… Üstelik arka tarafa açılan kapı da var.
Mayıs-Haziran aylarındaki yağışların eşliğinde gelen dağın çamurlarından görüntüsü bozulan avlunun ayna gibi temizliği, daha ilk adım attığımda göze çarpmıştı. Daha demin dağın doğal görkemliliğini yoklayan gönül şimdi ise insanın elleriyle icat ve inşa ettiği güzelliğe çok çabuk kandırıldı. Yüksek duvarın içindeki cennet dersin.
Yarı bodrum katı ve mansard çatısı olan Baltık ülkelerinin modelleriyle inşa edilmiş evin avlusuna sanki kilim döşemiş gibi. Giriş kapısından eve kadar yaya yolunun her iki tarafı kilim desenli çiçeklerle süslenmiş. Çeşitli Kazak desenlerine benzeterek özel yetiştirilmiş yemyeşil çayır çimenlerle küçücük nazik çiçekler, tam da güzel ditilmiş bir yün gibi kabarıyor. Süs ağaçlarından söğüt ile ardıç aralık bırakarak karıştırılarak dikilmiştir. Bunların ortasında iyice cilalanmış meşe ağacıyla yapılmış kamelyalar vardır. Avlunun diğer tarafı tamamen başka âlem dersin. Burada küme halinde göz nurunu alan güller gözü kamaştırıyor. Gül dikilen alanın etrafı çalı nesilli bitkilerle çitlenmiş, çevrelenmiş. Ayrıca boş yerlere sandalyeler konmuş.
İşte bu çalının her bir ölçülü aralığında dalları balon gibi çerçevelenmiş süs ağaçları muhteşem bir istikametle yapılmıştır. Gündüz sıcaklığında sandalyelere gölge yapan da bunlardır. Ayrıca âlemin tam ortasında yer alan havuzdan fıskiye su saçarak saf havayı daha da serinleştirmekle beraber dağın eteğinde tenhada yerleşen evin güzelliğini artırmaktadır. Havuzun etrafına dikilmiş çiçeklere dizilmiş kuğu dersin…
“ – Cennet ya burası!” diye deminki düşüncemi sesli düşündüm.
“ – Neredeki cennet?” dedi Baymırza gülümseyerek.
“ – Başka insanların yazlık evi bile benim bu evimin on katı güzeldir.”
“ – Muhteşem saray inşa edenlerden benim de haberim var. Ama onların tümü avlusunu sizin avlu gibi kilim desenlerle süslememiştir.”
“ – Çiçek bakımı benim en sevdiğim uğraşımdır.” dedi Baymırza. Çiçeklere bakmak beni dinlendiriyor.
“ – Demek, güzelliği seviyorsun.”
“ – Güzeli kim sevmez ki?” dedi gülerek.
Ama ben ona eşlik ederek gülmedim. Şakaya vurarak devamını getirmedim bile. Söz konusu güzellik olduğunda ucuz şakalar aklıma gelmez, nerede kurşun gibi ağır ve ciddi kelimeler varsa gelir aklıma.
Bu kez de:
“ – Sevmek vardır bir de kadrini bilmek vardır.” diye kısa kestim.
“ – Biliyor musun?” dedi önemli bir şey söyleyecek gibi. Çiçeklerin solduğunu gördüğümde çok zorlanıyorum. Hiçbir zaman köküyle koparıp dallarından kırmamışımdır.
“ – O zaman kimseye çiçek hediye etmediniz mi?”
“ – Hediye ediyorum. Fakat büyümekte olan çiçeği toprağından ayırmadan saksısıyla götürürüm.”
“ – Canınız çok nazikmiş. Ancak yaradılışın yaptığına çare mi var?! Mevsimler değişir. Bitkiler solar…
“– Sonbaharda biraz moralim bozuluyor.” dedi yine konuşmamı devam ettirmeden…
“ – Aksine evimin içinde çiçeklerin çok çeşidini yetiştiririm. Mevsim değişerek bitkiler solduğunda evimin içindeki çiçekler canıma merhem oluyor.
Kendisi rehberlik ederek evini gezdirdi bana. İlk katta: Koridor, hol, mutfak, salon, misafirhane; ikinci katta ise birkaç yatak odası ve bir duvarı komple kitap rafları ve yazı masası olan, çalışma koltuğu, birkaç sandalye yerleştirilmiş çalışma odası. Yarısından çoğu boş olan kitap rafları her ne kadar pahalı ağaçtan süslenerek yapılmış olsa bile göze değişik göründü ve gönlü hüzünlendirdi. Ayrıca çalışma odasına çoktandır kimsenin girmediğini masanın üzerindeki tozlar söyledi. Yazı araçları bile elle tutulmamış gibi…
Buna bakarak raflardaki isimleri altın kaplama simli yazıyla yazılmış yepyeni kitapların içini birisi karıştırdı, açtı demek zordur.
Beyaz börte (kurdun dişisi) derisi döşenmiş yumuşak koltuk, sakin kafayla çalışmaya değil, daha çok yılkı etine doyduktan sonra keyfini çıkartmak için gibi. Aksine küçük salon ya da çocuk odası diyemeyeceğim geniş oda ise teknik cihazlarla doludur. Ekranı küçük tıpkı sinemadaki gibi büyük TV ile film kurulumu, onları video görüntüsüne uyarlayan uygulamalar, karaoke veya şarkı söyleten çeşitli müzik setleri vardır.
Evin bodrum katını da bir sağlık merkezi desek yerindedir. Burada; yüzme havuzu, sauna, ortasında çay, içecek içmek için büyük masa, etrafı komple siyah deriyle kaplanmış koltuklar, büyük boy ayna, yüze ve bedene sürülen krem, yağ, parfüm ve diğer sıvı türleri dizilmiş iskemle, yükseğe geniş ekranlı TV asılmış dinlenme odası; bilardo ve fitness ekipmanlarıyla donanmış salonlar ve bir masaj odası varmış.
Odaların hepsinde çiçekler ya da çiçek açan veya açmayan çeşitli bitki türleri dizilmiş.
Örneğin, holün dört köşesinde palmiye ailesinden tropikal bölgelere uyarlanmış devenin ayağı gibi büyük yapraklı bir bitki filizlenmektedir. Mutfağın pencerelerine, kökünden itibaren dolambaçlı saplarından büyüyen yeşil yaprakları yayılan “para çağıran” adlı ağaca benzer büyük bitki koymuş. Salonun penceresindeki küçücük seramik kaplarda sanki camın alt tarafına yapılmış örnek gibi büyüyen beyazımsı, açık mavi, kırmızımtırak renkli reyhan çiçekler göze sıcak geliyor ve gönle ferahlık veriyor.
Biz salona tekrar döndüğümüzde “Dağ Gülü” restoranının kurumsal takımını giyen bir garson sofrayı hazırlıyordu.
Sadece bir misafir için mutfak eşyaları ve yakıtıyla restoran servisine müracaat etmesi beni çok şaşırttı. O anda geldiğimden beri Baymırza’nın hanımını görmediğimi hatırladım. Belki, çoluk çocuğuyla bir yere mi gitti? Düşüncemi toparlayıncaya kadar ikinci kattan aşağıya inmekte olan hanımın gülüşü işitildi.
Bu arada Baymırza yatak odasının kapısını açmadı gibi geldi. Tabii ki, kadının odasını yabancı birisine göstermemesi iyidir.
Sadece eve bir misafir geldiğinde evin sahibi hanımefendinin hala yatak odasında oyalanması ve şimdi çıkması tabii ki değişik geldi bana. Fakat günümüzde evin hizmetini paraya yaptıran, kendi evinin misafiri olan yalnız bunlar değil ki…
Salona giren iki kadın evvela benimle selamlaştı. Sonra sarı gömlekli, İskoç etek giyen boyu kısa, tombul bedeni oyluk gibi eğrilen güler gözlüsü tıpkı bir asker gibi marş marş adımlayarak benim sıramdaki divana gelip oturdu.
Uzun boylu, açık renklisi sofraya doğru döndü. “Tamam, ev sahibi hanım budur.” Diye yorumladım. Onun, rengi solmuş, mavi çizgili, ara sıra nakışlanmış, ince, gri elbisesinden “karınca bel” ile “kuş gövdesi” şeffaf suyun ötesindeki balık gibi kıpırdıyor. Hatta meyve ve et ürünlerini kendisince düzenlemek üzere vaşak gibi uzayınca gövdesinin geniş oyuğundan devrilmiş göğüsleri bir açılıp bir kapanmaktadır. Sim gibi çekilen güzel bedeni, tombul biçilmiş kuş gövdesi zaten dikkati kendisine çektiğinden misafirlerin karşısında böyle bir elbise ile gezinmesini aslında beğenmedim.
Derken ev sahibi sofraya davet edince hepimiz oval masanın iki tarafına yerleştik. Ev sahibi “güler gözlü” ikimizi evin başköşesine oturttu. Oturmadan evvel yanımdaki resim gibi çizilen yuvarlak yüzlü komşum, şimşek gibi çakan gözlerini parlatarak tüm vücudumu süzüp geçtiğinde kalbim çarptı ve nefesim daraldı. Kelebek gibi nasıl telaşlandığımı sadece Allah bilir, ceylan bakışları alev gibi olsa üzerinden geçer, kuyu olsa içine düşerdim. Ne ise eninde sonunda bilincim “evlenme” frenine hızla basarak kıza takılan gözlerimi zor bela başka tarafa çekebildi.
Benim bu çapkınlığımı fark etmemiştir diye ev sahiplerine çekinerek baktım, meğerse Baymırza hanımını el ele getirerek sağ tarafına oturtuyormuş. Bundan ziyade sanki eli kadına ulaşamamış gibi kadına ayrıca özen göstererek “selvi boylum”, “ayva döşüm” benim diye sevgisini göstermeye başladı.
Bu hal, karı kocalarda özlemle görüştüklerinde olurdu ama durup dururken…
Dur bir dakika, bunlar akşama kadar bir birini görmediği için tutkulanmış olmalı… Daima sıcak ve hiç soğuk basmayan nasıl bir muhabbetti bu! “Baymırza’nın zengin haysiyetlerinden biri budur.” Diye algıladım.
“- Bu arada seni kızlarla tanıştırmamışım.” diye bana döndü.
Zayıf olan kız “İsmim Anar.” diye başını eğdi. Yılan gibi kıvrılan kız, “İsmim Janar.” diye gülümseyen gözlerini oynattığında bir şey vücuduma yıldırım çarpmış gibi tesir etti. Ancak bu sefer içimde şarkı söyleyen gönül tellerimi dizginleyerek görüntümü bozmadım. Hatta ailedeki kadının rolü hakkında konu açarak buraya gelme amacımı bildirmeye çalışmıştım, diğerleri desteklemedi.
Baymırza ise “Yemekten sonra her şeyi konuşuruz.” dedi ve tekrar Anar’ıyla meşgul oldu.
“Dağ Gülü’nün” garsonu hepimize elma suyu ile viski döktü. Baymırza ise dönemimizin güçlü gazetecisi yani benim sağlığım için kadeh kaldırdı.
Ben yanımdaki komşumun tabağına meyve koyarak hizmet etmek istemiştim,
“ - Hayır, aksine ben size koyayım. ” dedi. “ – Neden?” dedim.
“– Beni bu evin adamı dese de olur.” Anar ablam, Baymırza ise… derken aniden kıkırdayarak gülüverdi.
“ – Anlaşıldı.” dedim ben. “- Baymırza enişteniz oldu o zaman.”
O gülüşünü durduramasa bile başını salladı.
Janar’ın başını sallaması içimdeki şüpheyi giderdi. Baymırza’yı bir başka yönünden tanıyarak olumlu düşünmekteyim. O, dışarıda insanlara nasıl girişken ise ailesinde de öyle imiş. Demek, onun sinsi yürüyüşü, oturuş kalkışı ile davranışında yapay hiçbir şey yoktur, doğal huydur.
“Kendine yabancı gibi saygı göster, yabancılar bile hayal kırıklığına uğrasın.” Diyen kaideye uyan kişiliktir. Baksana, kendi hanımına nasıl hürmet göstermekte. Kadını da Baymırza’ya uyumlu şımarıyor. Hatta ailesinde değil, tıpkı restoranda oturuyor gibiler. Evlenmiş değil de evlenmeye niyetli çiftler gibiler.
Eşlerin konuşmalarından makaleme gerekli fikri almak için Janar’la olan konuşmamı kestim. Onlar ise bu arada özlemini giderip pratik anlamı olan meselelerden bahsediyor gibi.
“ – Bu Polonya mobilyalarından…” diyor Baymırza şimdi bana bakarak, “ - Kanepe ve koltuklar oturmak için hem rahat, hem de kahverengiye çalan sarı kumaşları kaliteli ve kısa sürede yıpranmaz. Nedense son zamanlar hoşuma gitmiyor. İtalyan mobilyalarına sipariş verdim. Gelmesini sabırsızlıkla bekliyorum.”
“ – Onun ne farkı var?” diye araya girdim.
“ – Toptan üretim değil, her biri usta elinde özel yapılır.” diye Baymırza İtalyan mobilyalarının sağlamlığını, konforunu, rahatlığını bundan başka birçok özelliklerini tüm ihtişamıyla anlatırken bizleri unutarak başka âleme girmiş gibi göründü bana. Şimdi gözbebekleri yanındaki yârine de duraklamadan büyük salonu gezmeye başladı.
“ - Galiba yakında gelecek olan İtalyan mobilyalarını kendine göre zihninde yerleştiriyordur.” diye yorumladım.
“- Odaların duvarları ile pencereleri, perdelerinin şekli de şu cihazlarla uyum sağlayacaktır.” dedi, etrafı yokladıktan sonra gerçekçi bir şekilde düşüncelerini toparlayarak.
“ - Kalitesi ile modası İtalyan malından da üstün çıkan bir cihaz çıkarsa ne yaparsın ki?” sorusunu irade dışı aniden sorduğumu kendim bile fark edemedim.
“- Tabii ki, onlarla düzerim evimi. Güzel ve yeni cihaz isteğimdir, elde edinceye kadar gönlüm huzur bulmaz.” dedi.
“Cihazlarınla birlikte kadınını da değiştirmezsin artık.” gibisinden bir fikir geçti aklımdan, kendimi son anda frenledim.
Anar’ı ilk gördüğümde bu şakayı dile getirmekten çekinerek istemsiz gülümsedim. İçimde tutuşan “bir şeyi” iletemeden durakladığımı Baymırza tabii ki tebessümümdeki izlenimden fark etmişti.
Kendisinin gülümsemesi dudakları kıpırdayarak kayboldu.
“-Dışarıya çıkıp konuşalım.” dedi sonra.
- Ev çok ısındı.
Dışarısı güzel. Gecenin serin, temiz havası, anında nefesimi açıverdi. Yere serilen “çiçek halının” örneklerini baz alarak çam ve ardıç ağaçlarının dışını kapsayacak şekilde süslenen renkli lambalar avluya güya masal ülkesinin saltanatını vererek renklendirmektedir. Dağdan inen nehrin arada bir işitilen sesinden başka tıslayan ses yok. Sessiz âlem.
“- Muhteşem!” dedim bu sessizliği bozarak.
“- Neresi muhteşem?” dedi Baymırza.
“- Dar bir oyuktan başka bir şey değildir.
Parlak mavi dalgalar yükselen deniz sahilinde dinlenmek güzel olurdu.”
“- O da olur.” diye onu destekledim.
“-Yakında gerçekleşeceği hakikattir. Bence Atlantik Okyanusu ya da Akdeniz’in sahili uygun diye düşünüyorum.”
Buna dair planını samimiyetle paylaştı ama Kazakistan’dan yurt dışına adım atmayan bende ona verecek ne öneri ne de tavsiye vardı.
O yüzden:
“Bunu ailenle danışarak karar verirsen daha iyi olur.” diye çekinerek yanıtladım.
O da sırıttı.
“Ben bekârım.” dedi, sandalyeye yerleştikten sonra.
Tepemden yağış çarpmasa da sağanak yağıp geçmiş gibi bir halde olduğum kesindir. O da beni dikkatle inceleyerek bana bakarak aniden gülümsedi.
Galiba şu sokaktaki lambaların ışığından gözlerim kamaşıp ve ağzım açılıp kalmıştır.
“Senin bu kadar çocuksu olmana gülüyorum.” dedi. Ne, hayatında hiç bekâr adam görmedin mi? Onu da boş verelim, ona kalırsa zaman da bekârdır. Herkesin kendisini düşündüğü zamandır bu zaman. Bugüne kadar “Neden evlenmiyorsun?” diyen kimse olmadı. Hatta kırk yaşına gelinceye kadar koymadığım abes hareketimi kimse ayıp iş diye yüzüme söylemedi.
Allah’a şükür, şehir meclisinin delegesiyim. Şimdi parlamentoya geçmeye çalışıyorum.
“- Belki, muhabbetinizi karşılaştırmamışsınızdır.” diye ben onun umut alevini yakmak istedim.
“Şu muhabbet dediğin nedir?” diye bana karşı soru sordu.
Muhabbet hakkında aklım erdi ereli duyduklarım olsa bile direk bana bakarak sorduğunda duraksadım. Duraksadıysam da “Muhabbet, ebedi sevgidir.” diyen hazır açıklama ile duraksadım. Demek istediğim, onun sorusu benim de gönlümde şüphe uyandırdı. İşin gerçeği zamanında “sevdim-yandım” diyen “mecnun” onun ebedi olduğunu ya da birer atan şafakla biteceğini tahmin edebilir mi? O yüzden “Muhabbet dediğin nedir aslında?” diyen soru ebedi soru gibi.
Sessiz kalmak istemeyerek:
“- Genel olarak gövdesinde canı olan herkes çiftini bulur, aile kurar, çoğalır… Özellikle bizim düsturumuz da dinimiz de nesli çoğaltmaktan yana tavsiye eder.” diye meseleyi diğer yönden açtım.
“ – Ata düsturundan bahsetme!” diye beklenmedik yerden keskin bir şekilde çığlık atan Baymırza sanki şimşekler çakarak ayağa kalktı.
Salondaki lambalar tam o anda Baymırza’nın sinirli yüzünü net bir şekilde gösterdi. Normalde düzgün ve yapışık olan saçları dağılarak diken diken oldu.
Baymırza’yı böyle halde ilk defa gördüm. O ileri geri yürüdü ve aniden karşısındaki söğüt dalına takılarak bakakaldı. Deminden beri ateş saçan gözleri yavaşça soluklaşmaya başladı. Onun gözbebeğinin hiçbir şey görmediği kesindi. Hatta düşüncesini takip eden iç âlemi de geçmiş bir döneme göçmüş gibi. Karşımda Baymırza’nın sadece iskeleti duruyordu.
Çabuk etkilenen birisiymiş diye düşündüm. Şairlerin yanına boşuna yaklaşmadığı belli. Baksana, kendi duygularına nasıl eriyor. Aslında onun çoktandır yaşamış olduğu aşkının bana hiç gereği yoktur. Bana iş adamı olan bu delikanlının bugünkü ruh hali lazım. Ne düşünüyor? Ülkesine gelecekte nasıl katkıda bulunabilir? Bu bile az muhabbet değildir. Fakat bu halde iken ona aniden bir şey sorsam daha yeni açılmakta olan can sarayının kapısı kapanır diye korktum. Hatta korkuta da bilirim. O yüzden en iyisi susmaktır diye düşünerek işin sonucunu bekledim. Birazdan gözünün cansızlığı geçen ve gözleri yeniden canlanan Baymırza yanıma oturarak sohbete devam etti:
“ – Seyfullin ile Gogol sokaklarının kesişmesindeki Kızlar Enstitüsü’nün yatakhanesini biliyorsundur.” dedi bana bakarak.
“Almatı’da okuduysan biliyorsun. Jamal orada oturuyordu. Ben onunla Enstitü’deki Yeni Yıl gecesinde tanıştım. Kendisi de binlerce kızın içerisindeki biriciği idi! En hünerli sanatkârın da elinden gelmez, ancak ve ancak Yaradan’ın özene bezene diktiği bir heykeldi. İpekten dikilmiş dik yakalı, kınama bel, kesimli elbisesi ona özel yapılmış gibi yakışan Jamal, büyük salondaki yüzlerce kızın içinden gözüme alev gibi çarptı. Özenle örülmüş saçları belinde oynadığında benim de gönlüm beraber oynadı.
Kızın, güzel gerilmiş keman gibi kalem kaşları var. Utangaç ama şımarık yürüyüşünden özgürlük yeli esmektedir. Fakat bunda bir kaprisli kızın şımarıklığının değil, tam tersine onun asaletinin izi görülmektedir.
Şuna bak, ben ona dışarıdan delici gözlerle bakarken, Jamal’in dış görünüşünü tatmin olarak hissederken sandal ağacının kokusu geldi burnuma. Milyonlarca gül açmış rengârenk, mayıs haziran aylarında demet demet birleşmiş, sarı kumu kaplayan ebucehil çalısı, geven, dağdağan gibi bitkilerin kokusu. Belki çocukken kumun yamacında kulun – tay gibi oynarken bunun gibi olgunlaşmamış kızların örülmüş saçlarını çalı çırpılara sertçe bağladığımdandır.
Evet, onun gibi saçları örgülü kızları kumlu bölgelerdeki bazı köylerden olmazsa diğer diyarlardan bulmak çok zordur.
Onunla dans ettiğimde Aladağ elmasının duyuları saran hassas kokusunu hava ile yutmuş gibi oldum. Galiba, kızın sürdüğü parfümü böyle kabul etmiş olabilirim.
Kendisi ritimli danslarda, değişik gösterişli bir şekilde dans edermiş. Valste adeta kuş gibi uçuyordu. Benim gibi onun da dans dersi aldığı belliydi. Onun gibi dansçı ile dans etmeye herhangi bir yiğit cesaret edemezdi.
Seçilerek sonuçta Kanat denilen esmer çocukla ikimiz kaldık. Onu da uzaklaştırmak amacıyla onun yanından gitmedim. Benim düşündüğümü Kanat da düşünmüş olacak ki nedense yanıma takıldı. Bu durumda kız “Affedersiniz!” diyerek kalabalığın içine giriverdi. Sonra müzik başlayınca kalabalığın içinden insanlara çarparak beyaz elbiseye doğru ilerleriz. O sırada kıza hangimiz önce ulaşırsak o mutluydu. Bu şekilde birbirimizi gözetlerken çatışan Kanat’la bir türlü kopamadık. Bitişikteki kızlar koğuşuna birlikte uğurladık. Hatta her ikimize de sıcak bakan Jamal’in karşısında candan dostlar gibi mi gözüktük…
Fakat kız koğuşun kapısından girer girmez birbirimize göstereceğimizi gösterdik. “Kazakistan” sinemasının arkasında sakin bir köşede güzelce kavga ettik.
Sonunda ne birbirimizi yenebildik ne de aramıza biri girip bizi ayırdı. Ayıracak kimse olmadığından iyice yorulunca dağıldık.
Sonra ne zaman koğuşun önünde görüşsek o dövüştüğümüz köşeye gidip sataşır, dövüşürdük.
Allah’tan kızın gönlü bana döndü. Biz Jamal’le ikimiz Almatı’nın güzel şafağını beraber karşıladık. Hey gidi, Almatı’nın serap geceleri!..
Etrafına özel bir dikkatle bakan Baymırza’nın gözleri bana kilitlendi ve konuşmayı aniden kesti. Onun eski adetlere gelişigüzel bakmadığı düşüncesi, hiçbir şeyi gizleyemeyen yüzümden belli olmalı. Yine de “anlat” diye nezakette bulundum.
“ – Açık söyleyeyim.” dedi. Gelin getireceğim günü belirlemek için köye gidip döndüğümde kızın yerinde yeller esiyordu. Kanat kızı kaçırmış. Duyduğumda az kalsın delirecektim. Tüm dostlarımla bir araya gelerek Kızılorda’ya varmak istedik. Ama onun köyünden gelen bir delikanlı bundan bir netice çıkmayacağını söyledi. Kanat, köyüne götürecek. Yalnız yola köylülerini ayarlamış, nöbet tutturmuş. Vardığımız takdirde haddimizi bildirip geri çevirmek için tüm önlemleri almış. Ayrıca kızının geleneklere uygun durumunu bildirerek Jamal’in anne-babasından rızasını almış.
Bu öykünün çarçabuk bitmesi taraftarı olsam da hikâyenin aniden aldığı karar ilgimi çekerek:
- Anne babası kızının vardığı yerdeki memnuniyetinden haberi olmadan bu işi onaylamazdı. İş Jamal’de bitiyor, Jamal’de! Dedim sinirlenerek.
“-Tabii ki, mevzunun kilidi Jamal’de.” dedi, sesindeki acısı yüreğine işleyen pişmanlığın, canını tutuşturan özlemin izi hissedilen Baymırza.
“-Bu olay bir haftalığına köye gittiğimde olmuştu. Öyle…” dedi ve yine sessiz kaldı.
Sessizliğin sonunda bir şey anlatmak istediğini hissettirdiğinden, ben de sonunu bekleyip seslenmedim.
Aniden onun solmuş benzine kan gelerek kahkahalarla güldü. Daha demin kalbinden kan ağlayan, yüreğine ateş düşen insanın, göz açıp kapayıncaya kadar parlaması bana da beklenmedik geldiyse bile onun gülüşünden mahsus yapılan bir şey fark edilmedi. Tam tersine arada “Hey, Mestura”, “Hey, Mestura” dedikçe başını sallayarak neşelendi.
“-Köyde Mestura isimli bir kadın vardı.” dedi, gülüşünü toparlasa bile gülümsediği hali muhafaza ederek.
“Allah’tan kızın kızlığını nasıl yırtması gerektiğini bilmeden rezil olma!” diye yengelik farzını yerine getirmişti. Bir gittiğimde ona Jamal’le evleneceğimi sır olarak söylemiştim.
O ise “Dikkat et, eli açık yiğit (bana öyle isim takmıştı) döşeklerini döşeyecek yengelerini rezil etmeyiniz. Onlar geleneğe göre döşeği topladığında her şeyi halka serecekler.” Diye beni korkutmuştu. Şimdi ise bizim kumdaki köylerde bakire iken alınan gelini ilk gecesinde döşeğiyle teftiş etme düsturunun halen devam ettiği de gerçekti.
Mestura bu geleneği habire hatırlatınca nikâhımız kıyılıncaya kadar Jamal’e yaklaşmam demiştim. Okulu bitirinceye kadar evlenmeye durum olmadı. Sonra Jamal’le ikimiz iki yıl sadece flört ettik. İşin aslı, ben erkeğim ya. Arada şehvetim uyandığında köye koşarak gidip Mestura yengemden “kızın perdesiyle” ilgili tavsiyelerini öğrenir gelirim. Jamal ise “kızın özgürlüğü kısıtlıdır, her istediği her yerde yapamaz” yine de sonuna kadar dayanmalıydı.
Öyle olmadı. Ben yokken Kanat yalvararak mezuniyet gecesine davet etmiş.
Memleketine dönmek üzere olan genç “en son ricam” deyince Jamal kabul etmiş olabilir. Fakat Kanat’ın bu davetinin “gözleyen düşmanın hilesi” olduğunu, meyve suyuna ilaç kattığını, yaratılışından hisli kız da fark etmemiştir. Gerisi belli.
Örf âdeti de gelecek yarını da bir tane uyuşturucu ilaç mahvetmiştir.
Köyde ise kız için “Yaprağını kim yolarsa kavun onundur.” derler. Günümüzde Kanat ile Jamal’in yedi çocuğu var, diyorlar.
Ben ise “Gelin getireceğim.” diye ayağa kaldırdığım köyüme bakacak yüzüm olmadığından hala köyüme uğramadım. Ancak bugünlerde özelleştirmeye başlandı, onu dayım yönetmektedir. Dayım ise Sovyet öneminde inşa edilen büyük mağazaları, restoran kafeleri, hatta otelleri bile benim adıma sürekli yazdırdı. Böylece beklenmedik yerden hiçbir emek ve sermaye koymadan büyük servete konuverdim. Tabii ki, “zengin olsam” düşüncesinin her kim olursa olsun çocukluğundan itibaren gönlünün bir köşesinde gizli olduğu bir gerçektir. Benim de bu saf niyetim artık büyük, güçlü olma hırsıyla, evlilik düşüncesinin önüne geçti.
Varlıklı delikanlıya evlenmek sorun mudur, hala alınlarından tokinak alarak3 seçerim. Evvela cilveli hayatın tadını alayım birazcık gibisinden fikirler hızla yerleşti zihnime. O andan itibaren, bahsettiğim cilveye ayrı bir kinle yaklaşmıştım; halen intizarım, tutkum sönmedi.
Günümüzde ise şimdiki yaşadığım eğlenceden başka yaşamı tasavvur bile edemiyorum. Hatta bir kadına bağlanarak tüm yaşamını yitirmeyi aşağılanma, hakaret gibi görürüm. En cilvelisi bile karşıma çıksa iki üç haftadan sonra gönlüm iğrenip canım yenisini arzu eder oldu.
- Bunlar gece eğlencesi değil, dedi Baymırza, Anar ile Janar’ı göstererek. İki kız alelacele bizimle birlikte dışarıya çıkarak havuzun tadını çıkardılar. Şimdi ise Çin lambalarının aydınlattığı ışıkların altında halı gibi serilen çiçeklerin ortasından tüm güzelliklerini ortaya seren mayolarıyla kıvırtarak eve doğru geliyorlar.
- Hem sürekli çalıştıkları işleri var hem de kocaya gitmek istiyorlar, dedi biraz durakladıktan sonra sözüne devam eden ev sahibi.
- Ama fırsat bulurlarsa hem finansal olarak ek kazancı da ters görmezler. Bunun yanında az süreliğine de olsa kendilerini evlenmiş kadın olarak hissederek heveslerini alırlar.
- İşte böyle, kardeşim, diye sözünü bitirmiş gibi görünen Baymırza yerinden kalkarak eve doğru ilerledi.
Hazırladığım birçok sorum vardı. İçimden tereddüt etsem bile belki içeride devam ederiz niyetiyle peşinden geldim. Fakat Baymırza bana dönmeden direk ikinci kata çıktı ve yatak odasına geçti. Bense nereye gideceğime ve ne yapacağıma karar veremeden kalakaldım. Doğrusunu söylemek gerekirse bu hareketi Baymırza’dan beklemezdim. Üstelik bugün yayınevinden özel görevle gelmiştim. Özel görevle gelen kişiye resmi hürmet göstermez miydi? O ise… Ne ise, bu zenginleri… Karakterleri anlaşılmaz.
Evvela birkaç kadeh içki alayım da sonrasına bakarız, diye salona girmiştim. İçeride parlayan gözleri tüm bedenimi etkileyen Janar oturuyormuş.
İki üç saat sonra ben içi dışı çiçekle nakşedilmiş köşkten mutlulukla ayrıldım…
Ele aldığım Baymırza’ya dair makalemi tüm marifetimi döktürerek yazdım. Adını da sloganlaştırarak “Geleceğin Himayecisi” diye koydum.
1 Baymırza’nın kısaltılmış adı.
2 On bin kişilik askeri oluşum.
3 Tokinak almak - başparmağı başa dayayarak yumruğu çarpıtmak suretiyle alınır.