Bekleyiş


 01 Ocak 2021


Haftanın son mesai günü işten çıkıp eve doğru yorgun, bitkin yürürken can arkadaşım, Veli’den mesaj geldi. “Selim, hazırlan! Yarın sabah erkenden yola çıkıyoruz!” yazmıştı. 

Telefon açarak “Yolculuk nereye? En azından bir ipucu ver!” diye ısrar ettiysem de işe yaramadı. Sadece, “Kendini rahat hissedeceğin kıyafetlerden koy bavuluna.” dedi. Hani, çocukluktan beri tanıdığım, güvendiğim biri olmasa; “Ben gelmiyorum!” diyebilirdim, diyemedim. O beni istemeyeceğim bir yere götürmezdi. Ama nereye gideceğimizi de merak ediyordum. Sabah kapının zili çaldığında, ben saatler öncesinden uyanmış, hazırlanmış, sabırsız adımlarla odayı adımlayıp duruyordum. 

Yarım saat sonra Zürih Havaalanındaydık. Tekrar nereye gittiğimizi sordum. Bana doğru baktığında gözlerindeki parıltı dikkatimi çekti. Hatta biraz da heyecanlanmış gibiydi. Söyleyip söylememekte kararsız gibi görünse de söylemeye karar verdi. Uçak biletimi uzatarak; 

“Seni doğup büyüdüğümüz, sokaklarında saklambaç oynadığımız yere, baba ocağına götürüyorum.” dedi. 

Şaşkınlık ve sevinçten küçük dilimi yutacaktım. İnanmayan gözlerle nasıl baktıysam, “Ciddi söylüyorum, Azerbaycan’a, Şuşa’ya gidiyoruz. Baksana bilete!” diye üsteledi. Doğruydu, Bakü’ye uçacaktık. 

Şuşa! Ah Şuşa! Yıllardır rüyalarımı süsleyen şehir! Hasretim! Yaklaşık otuz senedir Ermeni işgali altında zulümle inleyen Karabağ’ın yerleşim merkezlerinden biriydi. 1992 senesinde işgal edildiğinde iki yüzden fazla şehit vermişti. O gerilimli, kara günlerden aklımda kalan öyle hüzünlü, kahredici sahneler vardı ki unutmam mümkün değildi. 

Akşam hava kararmaya başladığında rahmetli anneannem iki odalı evimizin üç camındaki perdelerin üstünü battaniyelerle kapatmaya çalışırdı. Kalın perdeler varken bu battaniyelerin camda ne işi vardı, çocuk aklımla anlayamazdım. Bir gün “Bizim perdelerimiz var ya anneanne, niye cama battaniye takıyorsun?” diye sordum. İşini bitirince yanıma oturdu. 

“Savaş çıkacak diyorlar, oğlum.” dedi. “Savaş çok kötü bir şey. Herkesi yerinden, yurdundan eder, bir lokma ekmeğe bile muhtaç bırakır. Allah o günleri hiç kimseye yaşatmasın. 

Bu battaniyeleri de uzaktan ışıklarımızı görüp burada bizim yaşadığımızı anlamasınlar, bize zarar vermesinler diye takıyorum.” 

Savaşın karanlık ve çirkin yüzünü ilk o zaman anlar gibi olmuştum. Bir gece babamın “Hanım, artık hazırlanalım, bu Ermeniler bizde tat, tuz bırakmayacak, bir an önce buradan gidelim.” dediğini duydum. Ertesi gün yanımıza alabildiğimiz çok az eşya ile evimizden, şehrimizden ayrıldık. Önce Azerbaycan’ın uzak, başka bir köyüne yerleştik. Daha sonra da yurtdışına çıkıp, İsviçre’ye yerleştik. Yüreklerinde barındırdıkları vatan özlemi ile günlerini geçiren ailem, Ermenilerin yaptığı zulümleri duydukça hem kalanlar için üzülür hem de onlardan iyi bir haberler alabilmek için dua ederdi. Aylar, seneler birbirini kovaladı ama Ermenilerin zulmü hiç durmadı. Topraklarımızı elimizden alarak, orada yaşayan halka her türlü işkenceleri yaptılar. İşgaller sırasında çok şehit verdik. Ve gün geldi Azerbaycan yine kendini toplayıp güçlendi. Yanında Türkiye gibi sağlam bir destekçisi de vardı. Vatan uğrunda iki devletin nasıl birleşerek tek millet olduğunu dünya gördü. Sırasıyla Ermenilerin istilasına uğrayan topraklar geri alındı. Karabağ kurtulmuştu. Karabağ Azerbaycan’a aitti. Mutluyduk. Vatanıma gidebilmeyi çok istiyor, bunun için uygun bir zaman kolluyordum. Bu konu da sürekli kendisi ile dertleştiğim için duyduğum özlemin en yakın tanığıydı Veli. Onun duyarlılığı, dostluğu sayesinde vatanıma kavuşmaya çok az kalmıştı. 

Bakü’de uçaktan indikten sonra yolculuğumuza otobüsle devam ettik. Seneler sonra yaşadığım şehre gidebilmenin sevinci yayılmıştı tüm bedenime. Ailemin sonsuz sevgi ve selâmlarını getirmiştim yüreğimde. Annem ve anneannem uzun seneler önce aramızdan ayrıldıklarından, bu günleri maalesef göremediler. Babam hasta yatağında “Köyüm de köyüm!” diyordu. 

Karşımdaki tepede Azerbaycan bayrağı dalgalanıyor, Karabağ’dan zafer çığlıkları duyuluyordu. 

Şuşa yollarında ilerledikçe gördüğüm yıkılan, yakılan binalar arasında öyle yaşanmışlıklarımız vardı ki dokunduğum her taş dile gelip feryat ediyor gibiydi. Bu sessiz çığlıkların ıstırabıyla ayaklar altında kalmış, ezilmiş çocukluğum her yerden başını kaldırıp bana hüzünlü gözlerle bakıyordu. Gözlerimde oluşan sis perdesini ellerimin tersiyle kaldırdım, yine de yanaklarımın ıslanmasını engelleyemedim. 

Pek çok insana mezar olmuş bu evlerin hepsi yağmalanmıştı. Ermeni askerlerinin saldırılarını; dövülen, tecavüze uğrayan, işkenceyle öldürülen, kadınları, çocukları görüyor, seslerini duyuyor gibiydim. Vahşetten kurtulmak için çabalayan çaresizler… Bombalarla, kurşunlarla yaralananların çığlıkları… Tüm canlılığıyla kıyamet gözlerimin önündeydi. 

Harabeye dönmüş sokağımızda ilerlerken, çocukluk arkadaşlarımla saklambaç oynarken saklandığımız köşelere umutsuzca baktım. Kinseler yoktu. 

Önce ateşe verilmiş, sonra da kendiliğinden yıkılarak taş yığını haline gelmiş evimizi ayakta kalabilmiş duvarların ve arka bahçedeki kurumaya yüz tutmuş ceviz ağacından tanıdım. Bu cevizin dalına babamın kurduğu salıncakta sallandığım çocukluk günlerimi hatırladım. Evimiz, bahçemiz tıpkı çocukluğum gibi harabeye dönmüştü. 

Buradan babama götürebileceğim tek güzel şey, arkasında doğan güneşle birlikte tepede dalgalanan bayrağımızın fotoğrafıydı.

(Avrasya Akademi Kuray Hikâye Atölyesi Aralık 2020)

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 169. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 169. Sayı