Benim de Hayatım İlginç Bir Kitap


 01 Ocak 2015


Ondan beri Allah’ım ne kadar zaman geçmiş?

Dombracı Kerim’in hayalini ömür boyu kalbinde gizleyen Kunduz ninemin öteki dünyaya göçtüğünü biliyorsunuz? Ya “beyaz ayının” sahibi? Nerelerdedir ki şimdi?... Belki de ta kuzey kıyılarında- ki buz denizine doğru uzak bir sefere çıkmıştır. Doğruyu söylemem gerekirse, neden bu şekilde düşündüğümü kendim de bilmiyorum. Fakat onun hüzünlü bakışlarını, sıcak nefesini artık hiçbir zaman yakından görüp, hissedemeyeceğimin farkındayım.

Ondan mıdır bilmem, onu sürekli hayalimde hızlı kızağıyla çok çok uzaklara karla kaplı temiz bir dünyaya doğru yollamış gibiyim. Belki kış günü pencerenin önünde beliren beyaz gül gibi o güzelliği, değil başkasına kendime bile yakıştıramadığımdan mı, kim bilir?...

***

Önceden sözleşmiş gibi onunla birlikte her gün şehir merkezindeki otoparkta karşılaşırdık. Tan vaktinin ışıltısıyla yıkanmış beyaz renkli parlak bir “cip” gözümü alırdı. Sanki karlı tepelerdeki kutlu bir beyaz ayı idi. Başlarda gürleyerek çıkan sesi kulağa çok ilginç duyulurdu.

Onun sahibi her gün karşılaştığım açık tenli, genç kadını önceleri o kadar da beğenmiyordum. Burnu havada, asil ve soğuk görünümlü biri gibi görünmüştü.

İlginç olanı o yanına yaklaştığında kucak dolusu gülün mis kokusu gelirdi. Özellikle kışın dondurucu soğuğunda şiddetli ayazla birlikte duygular başka türlü titreme hissi verirdi.

İşte, öyle zamanlarda bembeyaz karların üzerine dağılmış, ışıldayan bir gülün hayali göz önüme gelirdi.

O muhtemelen yerli halkın elde edemeyeceği kadar pahalı Fransız parfümünün kokusu olsa gerek.

Kısa bir süre sonra o “beyaz ayısıyla” otoparkın kapısından görünürdü.

Fakat burada arabasını ısıtıp, orasını, burasını kurcalayarak oyalanan erkekler onun arkasın- dan yalvarır gibi bakar, o an içli içli kederlenirdi.

Bir gün…

Otoparkta karşılaştığım dişçi komşum “beyaz ayının” ardından çenesiyle işaret ederek;

- Evet, nasıl? diye sordu.

- Güzel, genç kadın! dedim, onun da aynı şeyleri düşündüğünü zannederek, gülümsedim.

- Hayır, hayır dedi gülerek. – Arabanızı kastediyorum, geçen de “parçası bozuldu” demiş gibiydiniz…- 

- Ha-a…

Utancımdan başımı iki yöne sallayarak, bakışlarımı kaçırdım. İki yanağım kızarıp, ateş bastı...

***

Geç gelen sonbaharda dağın yamaçları rengârenk boyanmıştı, meyveleri zaten her zaman çok bereketli değil miydi? Kayadan kayaya sıçrayarak, beyaz köpüğü fokurdayarak akan nehrin kıyısına gelip, çevreyi hayranlıkla izliyorum. Tabiatın Ulu ressamı fırçasını rast- gele sallayarak, cömertlikle her türlü boyayı sürmüş gibi. Ama bu bereketli, sınırsız cömert anında bile, O yüce varlık paletteki boyaları belirli bir ideoloji ve armoniye uygun hale getirdiğini şüphesiz anlatıyor.

Ben nehir kenarındaki ağaç çardakların birine yerleştim. Elimdeki kalın defterin sayfalarını açarak, isteksizce beyaz sayfalara bakmaya başladım.

O çok uzakta bizden evvelki bir geçmişin, bugün göz önünden film şeridi gibi geçen bir yaşamın tılsımlı hazinesinden gıcırdayarak, kesik kesik duyulan flüt sesi gibi kederli ve ilginç hikâyesiydi. Benim bu hikâyeyi söz sanatıyla süsleyerek, beyaz sayfalara nakşetmeni- yetimin üzerinden yıllar geçti. Şu bu derken daha da uzatmanın hiç gereği olmadığını anlayarak, bu seneki yıllık iznimi her zamanki gibi yaz da değil, sonbaharda alıp, fıkır fıkır kaynayan şehir yaşantısından uzaklarda düşüncelere dalıp, hayalleri kovalayarak zaman geçirmek istemem de bu yüzden.

Sonbaharda buraya nehir kıyısına insanlar nadir gelirler. Yaz boyunca karınca yuvası gibi kıpır kıpır olan nehir kenarında çam ağacından yapılmış ağaç evler şu an boş duruyor. Sabah erken gelerek, gün boyu beyaz kâğıdın üzerini karalayıp düşüncelere dalarak, yalnız kalmak için uygun bir zaman. Bazen “burada mı kalsam?!” diye düşünüyorum. Fakat dağda birkaç avcıdan başka kimse yokken yalnız başıma nasıl kalabilirim ki? Bir de şehre çok yakınız. Görüş mesafesinde. Hadi desen yarım saate evdesin, sıcak çayı yudumlayarak, televizyon izleyebilirim...

Öyle olsa da, bu dağ yamaçlarına gelince aşağıdaki dünyanın her şeyini unutmaya çalışıyorum. Gururlu ve mağrur Aladağ’ın ak ve mavimsi yüksek zirvelerinin birine tırmanıp etrafa bakınca, belki uzaktan iki hörgüçlü kahverengi Kazığurt dağının yamaçlarında yaşanan kederli ve sırra kadem basan hikâyeyi anımsayıp, beyaz sayfaları karalamak gelir içimden.

***

“… Kaça kaça uzaktaki Sır Derya’nın ağzına ulaşıp, yuvasına konmaya hazırlanan güneşin akşam şafağı Kazığurt’ın zirvesine kızıl kor gibi çarpıp, dağın eteklerine ipek yumuşaklığıyla hafif bir kadife gibi gece kanadını açıyor.

İlginç olsun diye tahta bacakları birleştirerek, geceden pusuya yatan çocuklar gibi neşeli gülümseyerek, bembeyaz yıldızlar sıkışık bir düzende yerleşip, çoğalmaya başladı.

İşte, tam da o sırada yamaçlara yerleşmiş köyden kımız içip, kızarmış bir gurup köylü genç kıs kıs gülerek, yüksek sesle konuşarak, birbiriyle şakalaşıyor, kırda kurulu altı kişilik salıncağa doğru yürüyor.

Onların öncesinde gelmiş gençler ise orada büyük bir ateş yakmış. Çatallanmış yaşlı çalıyı çıtır çıtır kemiren kızıl alev gökyüzüne kıvılcımlarını saçıyor, salıncakla tüm köyü çağırmış gibi oynaşıyordu.

Yine az sonra kıs kıs gülen, fısıldayarak konuşan, ayağını yere nazikçe basarak beyaz büzgülü, kırmızı büzgülü, mavi büzgülü, sarı büzgülü elbise giymiş, örgülü saçları ve dantelleri dize kadar salınan, güzel parlak elbiselerinin beline gümüş kemer bağlamış kızlar da kıra doğru yöneldi. Gece eğlencesi sabah tan atana kadar devam etti. O akşam köye misafir olarak gezmeye gelen dombıracı Kerim de göl kenarında çok zarif ve güzel Kunduz’u görüp, beğendi.

O gece onlar salıncakta birlikte sallanarak, birbirine kaçamak bakıştıkları andan itibaren tutkuyla, sessizce ve kalpten sırlaştı.

Yine de güzel Kunduz’un beşikte yattığı günden beri yüzük takıp, söz kesilen zengin beşik kertmesi vardı.

O, altın sarısı güneşin yuvası kadar parlak, tan vaktinin mükemmel şeffaflığında Kazığurt’un zirvesine tırmanınca berraklığı görünen Ulu nehrin yakasındaki kalabalık yurdun güçlü ve söz sahibi şahsiyetiydi.

Birisi eski zamanlardan beri kutsal dağın yamaçlarını, diğeri büyük nehrin boyunu kendi ne yurt edinmişti, iki köy arasındaki dostluğa taş atıp paklığını bulandırmaya hiç kimsenin sabrı dayanmazdı. Bu dağ ve bozkırın, su ve taşın birbirine yakıştığı gibi doğal bir olaydı…

Evet, biri doğu, diğeri batıya yerleşen iki yurdun ortasına ateş yakıp, herkesi velveleye verecek akılsızı, beyinsizi bu yalan dünyada mumla arasanız da bulamazsınız. Ama diyelim ki, tesadüfen bulmuş olsanız, gök kubbenin altında insanın umudunu yitirecek olması da korkunç bir felaketin başlangıcı demek olurdu.

Doğu’daki yurt ‘güneşi doğdurmayacağım’, Batı’daki yurt ‘güneşi batırmayacağım’ diye ölesiye mücadele ederdi sanırım…”

***

Ben kâğıttan başımı kaldırıp, karşıdaki yüksek zirveye baktım. O ise gururlu haliyle kendi yamaçlarındaki sıkıcı, yaygaracı yaşantıyı dikkate bile almayıp, mağrur bir duruş sergilemekte.

***

Bizim şehrin öncelikli planlamasına göre, şu otoparkın yerine gelecekte ‘yüksek katlı toplu konutlar yapılacakmış’ şeklindeki söylentiyi sanırım daha önce de duymuş gibiyim. Ama aklımdan çıkmış olmalıydı …

İşte şimdiden durağın önüne özel bir duyuru asmışlar. Orada: “Bu yıl otopark hizmeti dur- durulacaktır. Bu konuda sormak istediğiniz bir şey olursa belediye ile irtibata geçiniz!” diye yazılmış.

Vay canına! Bizim sorularımıza belediyedekilerin vereceği cevaplar önceden hazırlanmışsa, o zaman irtibata geçmeye ne gerek var?! Onlar elbette; “Birkaç yıl önce sizi uyarmıştık. Şehirde en çok ne var, otopark var. Onlardan birine gidersiniz” derler olur biter. Ama, bu… Eve de yakındı. Biz de alışmıştık. Burada arabalarını park eden halk birbirini iyi tanıyordu. Ya şimdi…

O sırada:

- A-a, - diyerek, kapının önündeki beklenmedik duyuruyu okuyan diş doktoru başını sallayarak “Halt etmişiz!... Şimdi bunlar bizi ağrıyan diş gibi çekip atacak”.

İlginç olan ise o, bu sözleri çevresindekilere değil, sadece bana söylemiş gibi nevrime etki etti. Çünkü, her iki gözünü ok gibi dikerek “Şimdi ne yapacaksın?!” diye baka kaldı. Bu yüzden olsa gerek, birden basacak yer, tırmanacak dağ bulamamışçasına kendim- den utanmaya başladım. İşte tam o sırada “beyaz ayı” yanımızdan homurdanarak geçti. Diş doktoru her zamanki gibi çenesiyle işaret ederek;

- İşte gördün mü?! Onlar için bunun önemi yok! dedi.

- Kimler için dediniz? diyen ben onun sözlerini anlamamış olmalıydım.

- Zamane Kazakları için! diyerek, “beyaz ayının” ardından işaret parmağıyla gösterdi.

Ben yabancı bir ülkede diş tedavi ettirmiş değilim. Ama dünya yüzündeki diş doktorlarının hepsi karşısındaki her adama böyle eleştirel bakıyor gibi geliyor bana.

O an, arabamı çalıştırıp, dağın yamaçlarına doğru sürdüm.

***

“… Sabrını tüketmek istercesine hareketsiz, kararsız, zoraki ilerleyen sarı çölün kızdıran güneşi gibi yavaş yavaş, ta uzaklardan ‘aha geldik, işte geliyoruz’ diye yorgun zengin dünürlerin söylentisi hepten felaketti. Onlar geç kaldıkça hala yetişemedikleri toy kutlaması, damadın cebindeki zenginlikle alakalı halkın arasındaki dedikodular ve haberler günden güne abartarak dillendirildi.

- Ee-e, duydun mu, kırk deve karşılığında alacakmış diyorlar!

- Üçü üç, beşi beş kat fazlası diyorlar!

- Hey canım eltim, ondan bize ne hayır?

- Ne bileyim, ‘zenginin malı züğürdün çenesini yorar’ derler, konuşuyorum işte, - şeklinde başlayan fısıltılar gün boyu ateşin etrafın- da, ocak başında bulaşık yıkayan kadınların dilindeydi.

Bugün öğleden sonra ufukta hayal meyal bu yöne gelen kervanın kopardığı toz bulutu göründü. Yaklaştıkça kim oldukları seçilen misafirleri görür görmez zengin köyden ‘müjde alacağız’ diye bekleyen bir gurup çocuksa tam da o sırada küçük otağın önündeki alıç ağacının altında kımız içip, sıkıntıdan patlıyordu.

Sabah erken vakitlerde köyden uzaklaşıp, tezek dizmeye giden üç-dört genç kadın kır yönünden bu tarafa doğru koşup, ellerindeki şalları da sallayarak, gelen konukların önünü çevirdi. ‘Hay, aksi şu dünürlerin tam da kımız içerken geldiğine de bak’ diyerek, uzun boylu, kalın burunlu, gri gözlü genç adam büyük bir pişmanlık içinde: Eyva-ah, deli misin sen, kımız içiyor diye dünürler geçidi aşmadan seni mi bekleyecekti?!” diyen başına kırmızı başörtü çekmiş esmer ve zayıf genç kadın avanak kayınının böbreğini çimdikleyerek, kıs kıs güldü.

Yüksekten bakınca yamaçlarda birbiri ardına dizilmiş gri evler masallardaki büyük Samuruk kuşunun yumurtalarına benziyor, yusyuvarlak görünüyordu.

Dünür ağırlayan zengin köy sevinçliydi. Bugün gırtlak sanatçısı da, on parmağından on marifet damlayan dombracı da, bilekleri görünmeyen dansçı da, meşhur ozan, deve pehlivanı da yani herkes buradaydı. Toyun en coşkulu zamanı.

Tacına bir avuç bulut konmuş kutsal dağ ise aşağıda olup biteni gülümseyerek izliyor…”

***

Akşam vakti otoparka tekrar döndüğümde “beyaz ayının” o yanına, bu yanına sırnaşan ala kanatlı saksağan gibi sekerek yürüyen diş doktorunu gördüm. Vay be, buna ne oldu böyle durup dururken? Dedikoducu kadınlar gibi hızlı konuşup, güzel genç kadının etrafında dönüyordu.

Az sonra onlar benim yanımdan geçerken diş doktoru başını çevirip:

- Sanırım bu bacımız otoparkın yakında kaldırılacağından zerre kadar haberdar değil diyerek, yüksek sesle konuştu.

- Evet, ben şu sizin bahsettiğinizi hiç önemsememişim diyen güzel genç kadın tiz sesiyle kahkahayı bastı.

“Evet, böylelikle bizim otoparkımız en sonunda kapanacak. Bundan sonra ne yapacağı- mızı bilmiyorum” diyerek, ben de iki kolumu iki yana açıp, çenemi kapadım.

Artık… Çare kalmadı, kısa süre sonra birbirimizle vedalaşacağız, belki de vedalaşmadan dört bir yana üzgün bir şekilde dağılacağız. Büyük şehirde ne çok, otopark çok! Ama…

Birden kapının yanında asılı ilana bakıp, umarsızca gülümseyen güzel genç kadın birden bize doğru dönerek:

- Ah kıymetli ağalarım, bu otopark kapandıktan sonra biz birbirimizi tekrar göremeye de biliriz, dedi içlenerek. – Son yıllarda ben sizi o kadar benimsedim ki!.. Belki, bu gurubu- muzla topluca başka bir otoparka geçeriz, ne dersiniz?!

- Yo-yok… Hepimizin ortak kullanabileceği boş otopark bulunmaya bilir, - dedi diş dok- toru başını iki yana hızlıca sallayarak. – Yine de, ben sizinyeni durağınızın yakınında bir yer bulmaya çalışayım. Yalnız nereye geçeceğinizi bana önceden haber verin yeter.

- Muhakkak, diyen güzel genç kadın başını yana eğerek nazlandı.

- Peki, o zaman... Bizimle vedalaşacak, başka parklara geçecek kişilerle nasıl vedalaşacağız?

Onun parlak gözleri bana derinden baktı. Tanrım, o gözler nasıl da sihirli?! Tam bir röntgen ışını gibi ruhuma, dünyama sızıp, birden taramaya geçti.

- Madem öyle biz de bu otoparkın kapanışını güzel bir kutlamayla geçiştirmekten başka çare kalmadı!

Güzel kadın gülümseyerek, bize arzusunu dile getirmiş gibiydi.

- O-o, dedim hevesimi göstermeden şaşkınlıkla. – Bu harika bir fikir!

 - Hangi gün toplanalım? dedi, diş doktoru hemen lafa atlayarak. - Cumartesi günü, dedi genç kadın.

- O halde anlaştık.

- Öyleyse, yarından sonra buluşuyoruz?!

- Evet.

***

«... Batıdaki dünürlerimiz ha geldi, ha gelecek derken, kutsal dağın diğer tarafından, dombıracı Kerim’in köyünden, güzel Kunduz’a üç kez gizlice haber geldi.

Önceleri o ne olursa olsun canını ortaya koyarak, ilk görüşte aşık olan dombracı yiğidin peşinden izini kaybettirerek gitmek istemişti. Fakat her zaman gizlice göz kulak olan yengelerin izinden giden, attığı her adımı izleyenler, bu köyde de ortaya çıktı. Gri evin önüne akşama doğru gözcüler yerleştirildi. Genç yengesi kocasının sıcak kucağını bırakarak, Kunduz’un yanında geceledi. Annesi ise gece boyunca uyumadan, dışarıdan gelen her sese irkilerek, sık sık telaşlanıyordu. “Aklı başındadır kızımın, iki yurt arasına ateş düşürmez, kışkırtmaz” diyen babanın sözü hükümdü.

Eski, eski, çok eski zamanlarda şu kutsal dağın yamaçlarında yurdunu kurmuş, dünyanın yarısına hükümdar olmuş, Salar Kazan Bey günlerden bir gün merhum babasının ruhu için aş vermiş derler. O gün büyük kazanın içine kırk yılkının etini koyup, onu da tek eliyle kaldırarak, kalabalığa paylaştırmış. Ne kadar cömert ve yüce gönüllü bir adammış Salar Kazan Bey?! İşte, halk bunu bugüne kadar efsane olarak, dilinde tüy bitene kadar anlatır.

Bak işte, kutsal dağın eteğini yurt edinen bir halkın beyi olan Keldibek’in de şansı ve bahtı açık.

Gece yarısından sonra et ve kımıza, şakalaşma ve eğlenceye doyan halktan bazıları esnemeye, şekerleme yapmaya başlayınca uzaktan gelen değerli misafirler şükür duası ederek, dışarıya çıktı. Gece açık havada yumuşak seslerin şarkıları duyuluyordu. Gençlere tahsis edilen beyaz evdeki eğlence hala sürüyordu. Hatta herkes eğlencenin havasına yeni girmiş gibi görünüyordu…”

***

Bazen şu ertesi günün telaşını düşünmeden, gönlümüzün dizginlerini bir an olsun serbest bırakmak en doğrusu sanırım.

Geceleri şehrin kızıl ve yeşil ışıkları gülümser, göz kırpar, kandırır bir bilmeyi, herhangi bir hissi ortaya çağırır sanki. Sonbaharın dondurucu akşamında her yeri soğuk yel sarmış, kasvetli, belirsiz, dar sokaklar bugün güzel bir sırrı içinde gizleyen sıcak bir yuva gibi sıcacık.

Biz üç kişi duvar dibinden yavaş yavaş yürüyoruz. Karşıdan gelenler çaresiz yolun kenarına doğru çekilerek, sessizce yol vermeye mecbur kalıyor. Çünkü biz çok neşeliyiz. Yüksek sesle konuşuyor, kahkahalarla gülüyoruz. Yo-yok bizim aramızdaki güzel Şırın öyle yapmıyordu. O… O gerçek ustasının elinden çıkan, altın iplikle örülmüş bir çan (müzik aleti) gibi çınlıyordu. Onun için yanımızdan geçenlerin gözü ister istemez hemen ona kayıyordu. Belki onlara bu sihirli geceyi süsleyen, geniş sokağı boydan boya gümüş bir tahtırevanla geçen neşeli bir kraliçe gibi gelmiş olamaz mı?!

Biz az önce Abılay ve Abay sokaklarının kesiştiği yerde kafeteryada “otoparkla vedalaşma” eğlencesi yaptık. Sadece üçümüz katıldık. Çünkü bu toplantımızı her günkü şu günlük telaşla köpek gibi yaşamın karışıklığına bir batıp, bir çıkarak koşuşturan mutsuzlar… a-a, affedersiniz, ben biraz fazla sinirlendim sanırım, evet, o… diğerleri o kadar da vedalaşmak istemediler. Fakat üçümüz… güzel zaman geçirdik. İçti-ik, ye-e-dik! Karnımıza kramp girene kadar güldük. Evet, öyle güzel… öyle güzel zaman geçirdik ki.

Diş doktoru bize kaplumbağa ile ilgili bir fıkra anlattı. Daha sonra mutsuz kaplumbağaların da “dişi ağrır mı, ağrımaz mı?” diye bir soru üzerine biraz tartıştık.

Diş doktoru: “Bu yeryüzünde dişi ağrımayan canlı yoktur” dedi, kesin hüküm vermiş gibi BİR DE işaret parmağını kaldırdı.

Daha sonra ileride dişten rahatsızlanırsak, bizimde hiç düşünmeden ona gitmemiz gerektiğini söyledi.

- Doğru, dedi o anda “beyaz ayının” sahibi güzel Şırın hatun. Daha sonra ona gülümseyerek “Dişi ağrıyarak sizden yardım isteyen kaplumbağalar çoktur herhalde?” dedi.

- Bana göre dişi ağrıyanların hepsi kaplumbağa! diyen, sarhoş doktor göğsünü gerdi.

- Onlar bizim huzurumuza yavaş yavaş sızlanarak, ağzını açıp, gözlerini yumarak geliyorlar!

- Yo-yok, dedi, Şırın hanım onun fikrine katılmadığını, başını ters sallayarak gösterdi.

- Ben kaplumbağa olmak istemiyorum, dedi.

O anda ben de başımı salladım. Çünkü ben de kaplumbağa yerine koyulmak istemiyorum. Öyle ki, kendisine işi düşüp gelenleri kaplumbağa bir yana it, hatta domuza benzetmek isteyenleri ben de iyi bilirim.

- Siz neden bu kadar düşüncelisiniz, dedi birden “beyaz ayının” sahibi bana bakarak.

“Güzel Kunduz’un gözleri de böyle pırıl pırıl, berrak olsa gerek”, diye bir an aklımdan geçti.

Otoparkın durumunu o kadar dert etmeyiniz, diye sanki beni tesellietmek ister gibiydi.

Hayır, hayır, diyerek başımı salladım. - Tam şuan benim hayalimde beliren görüntünün otoparkla uzakta yakından alakası yok.

- İlginç gibi… Anlatsanıza, o nasıl bir hayal?

- Öylesine işte, dedim hafiften iç çekerek, “Eski zamanların bir hayali işte”.

***

“Tan vaktinde Kunduz’un kulağına bir müzik çalındı. Bu ses önce gece boyunca, dağ eteklerine yayılan serin yaz esintisi gibi belirgin bir şekilde duyuldu. Kimi zaman derinleşti, uzaklaşıp, uyku halindeki tüm şu halka yalnız kalmış kederli ruhların savaşçısı gibi geldi. Kanadından vurularak düşmüş kuşun feryadı, yavrusu ölmüş hıçkırık içindeki güzel annenin feryadı, sevdiği candan ayrı düşen kadının feryadıya da tek erkek evladını toprağın koynuna vermiş, aklını yitiren bir ananın feryadı… Aman Allah’ım, bu dünyanın tüm feryadı bir araya gelip, bir dombıranın çanağına nasıl sığmış?! Bu kendi başına… nasıl bir güç?!

“– Kerim!..” kızın yüreği sızladı. “– Allah’ım… sen yalnız mı kaldın?! Benim peşime düşüp, beni arayarak, bana kıyamadığın için mi gidemedin?! Karar vermek benim elimde olsa, inan şu an elinden tutar, peşin sıra gelmez miydim?!”

***

Birden cep telefonum çalmaya başladı.

- Evet, dedim kapatmadığıma pişmanlık duyarak.

- Merhaba, diyen sevimli sesi duyuldu diğer taraftan. Hatta onun sıcacık nefesi yüzüme çarpmış gibi geldi. Bu… bu Şırın hanım. Sararmış, uzaktan serap gibi görünen eski zamanın resimlerini tekrar dirilmek istercesine, derin düşüncelere dalmış, uzun süredir hasta olan vücuduma birden can geldi, yaşadığımız anın nefesini hissettirdi.

- Siz yine dağlara sığınıp, nehir kenarlarına mı gittiniz? dedi, gür bir sesle.

- ...!

- Dağın etekleri muhteşem olmalı?

- Evet.

- Size imreniyorum ağa.

- “Eğer benim şu hikayem şaheser olsaydı, o takdirde elbette imrenirdin, diye bir düşünce benim zihnimde belirdi. - Fakat…”

- Yeni eseriniz ne hakkında?

Bu elbette edebiyatla zerre kadar ilgisi olmayan insanın sorusu, ama şu güzel kadının sesindeki cilveli naz çevredeki her şeyi büyülüyor.

- Affedersiniz, o hala sır olmalı?

 - Sizin için sır değil…

“Oy, ben… ne dedim, Allah’ım?...” bu cevap benim değil, benim içimde gizlenen bir kur- nazın sözleri gibi. 

***

“Yazık, o dipsiz, kasvetli gaipten uçarak gelen sinek kadar küçük ruhlu, yeryüzünden kendine dengini bulup, birleşerek yaşamayı hayal edecek olsa, o, benim için sadece siz olabilirsiniz Kerim Bey. Eh, sizinle el ele tutuşup, tan vakti öncesinde parlak yıldızı şahit ederek, az önce ikimizin salıncakta sallandığımız kırdan köye kadar birlikte gelişimiz, o güzel vakit, benim bu dünyadaki en mutlu, en kıymetli anım olsa gerek… Benim sizi sevdiğimi şu gökyüzündeki yıldızlar da biliyor. Sonra sizin yüce yüreğiniz seziyor. Size kurban olsam, canıma kıysam, pişmanlık duymam…”

Güzel Kunduz mırıldanarak, yağmurdan sonra küçük parlak gözlerinden gözyaşları döküldü.

“Nazlım, dedi fısıldadı sağındaki yengesi, - sen nasıl yani, ağlıyor musun?” Daha sonra onun yumuşacık, sıcacık parmakları kızın yüzünü yavaşça okşadı.

Kunduz yengesine dönerek: “Ak yengem, fırsatını bul, dedi boğulurcasına fısıldayarak, - bir fırsatını bul da buluştur…”

***

Birden bire… benim şu cep telefonum tekrar çaldı.

- Evet, dün ile bugün yaşananların ortasında aceleyle nereye gideceğini bilemezken zor durumda kalmış adam gibi sesim güçlükle çıktı.

- Merhaba, diyen neşeli bir ses duyuldu. – Siz hala dağ da mısınız?

- Evet…

 - Bugün hava açık. Dağın etekleri rengârenk olsa gerek?!

- Elbette.

- Fakat siz oraya tabiatın güzelliklerini seyretmek için gitmezsiniz. Öyle değil mi? Gün boyunca kağıtların içine gömülmüş olmalısınız?!

Ben ona ne diyeceğimi bilemez halde duraksadım. Güzel kadının gümüş zil gibi duyulan sihirli sesi hafiften cilveli gibiydi.

- Evet dedim, Şırın’ın cevap beklediğini hissettim. - Bazen gerçek dünyaya bakınca hayalimdeki alem bana hepten ilginç geliyor.

O sessiz kaldı.

- Affedersiniz, ben sizin vaktinizi çaldım galiba, dedi yavaşça. - Yeni kitabınızı gönlünüzce yazarak, bitirmenizi canı gönülden diliyorum.

- Teşekkür ederim.

Telefon kapandı. Ama benim düşüncelerim ikiye bölündü, zor durumda kaldım.

***

“Birden dombıranın kederli sesi kesildi. Kunduz gözyaşlarını ipek mendile silerek, ‘Ak yengemin yolladığı adam ulaşmıştır şimdiye’, dedi içinden. Biraz sonra dışarıdan birinin öksürük sesi duyuldu. Ak yenge yerinden kalkarak, sırtına paltosunu giydi. Karanlık evin içinde birbirine sürtünen gümüş saç tokasının sesi duyuldu. Kunduz onun elinden tutarak, peşinden yürüdü. Kapıyı bekleyen nöbetçi yiğitlerden biri uykulu halde:

- Kimsin sen?!, diye sordu.

- Biziz canı çıkmayası, dedi yenge ona fısıl- dayarak, - Hacet giderip döneceğiz!...

Sonra da onlar hızlı hızlı yürüyerek, uzaklaştı…”

***

Otopark kapanalı bir hafta oldu. Ben şu an arabamı kaldığım evin avlusuna park ediyorum. Bazen gece yarıları nedense huzursuz olup uyanıyorum, balkona çıkıp yedinci kattan aşağıya bakıyorum. Şimdilik her şey yolunda. Son zamanda sadece ben değil, herkes aracını buraya, bırakıyor. Kazlar gibi dizilmiş arabaların arasında çok değerli “cipler”, bizim otopark diliyle söylemek gerekirse, kaç çeşit “ayı” da var. Ama… O hani tanıdık, sıcak gelen “beyaz ayı” görünürlerde yok.

***

“Onlar dağ geçidinin kenarındaki bir kavak dalına yakınlaşınca önlerine biri çıktı. O, yüreği hızla çarpan, kanatlanarak yürüyen dombıracının ta kendisiydi. ‘Kunduzcan, dedi kıza doğru, kucağını açarak, - Millet uyanıp, aklını başına gelene kadar dağdan aşar, uzaklaşırız!”.

Dombıracı Kerim’in göğsüne başını yaslayarak, özlem gideren güzel Kunduz konuşamadan, sessizliğe gömüldü.

“Kaçalım diye gelmedik, dombıracı, vedalaşmaya geldik, diyen yengesinin sesi duyuldu o an. - Ah gençlik göz açıp kapayıncaya kadar geçip gitmiyor mu?... Nazlıma mutluluklar dileyerek, iznini ver, halkın gözüne görünmeyelim…”

 - Kerim siz bana kamçınızı hediye eder mi- siniz? – diye sordu güzel Kunduz yavaşça fısıldadı. - Siz aklıma geldikçe elime alıp koklayıp, daha sonra acımadan kendimi kamçılarım.

Tan yeni ağarıyor, kapkaranlık gecenin karanlığının geçmesini istemeyen kederli dombıracı artık kendi eline kelepçe, ayağına prangalar bağlandığını fark edip, kızın önünde güçsüz, çaresiz ruh haline büründü. Erkeçsakalı sapından, sekiz örgülü kamçısı elinden kayarak düşmeye başladı. Her zaman halkın ruhunu coşturarak, kuş pazarı gibi neşelendiren dombıracı, yiğidin bedeni artık, eski bir şehir gibi yıkılarak, rüzgâr vurmuşçasına eğildi…

 - Hoşça kalın, dedi Kunduz’un nefesi ateş saçarak.

 - Canım benim, gerçekten de vedalaşıyor musun? diye sordu içi yanan dombıracı.

Kız kamçıyı bağrına basarak geriye döndü...

***

Bugün beni tekrar telefonla aradı.

 - Biliyor musunuz, benim de hayatım ilginç bir kitap, diyerek, birden kederlendi.

 - Fakat onu kendimden başka hiç kimse okuyamaz…

 -  ...

 - Dün ben köye gidip geldim, dedi.

 - Yorulmuş olmalısınız?

 - Hayır… Kuş gibi uçarak gidip, döndüm… Bunun dışında önemli bir şey söylemek istediğini anladım.

 - Yolda durarak, gece gökyüzünü uzun uzun seyrettim. Ben… ben o anda kendi hayatıma gömülmüş gibi oldum…

 - Yapmayın, o halde… sizin de hayatınızda sırlar mı var?..

O benim sözlerime incinmiş gibi bir süre ses- siz kaldı.

 - Evet … dedi, daha sonra yavaşça, – dışarıdan her şey size anlaşılır gibi görünse de, ruhumun yedi kat derinliğinde yatan sırlar pek çok…

Bu sefer de ben sessiz kaldım.

Beklenmedik bir teklif yaparak, “İçimden şu an dağ eteklerine gidip, sizinle sırlaşmak geliyor” dedi birden.

***

“Gerçekten gidiyor musun?..” dedi dombıracının sesi titreyerek. Tam da o an Kunduz’un başı dönerek, kara toprağın değil, sallanan kayığın üstünde durmaya çalışıyormuş gibi sendeledi. Yengesi koltuğuna girerek, köye doğru yöneldi. Kızın gözüne yaş doldu, tüm dünya suya batıyormuş gibi göründü…”

***

İşte, benim yüreğimdeki geçmiş zamanın bir parça hayali tam bu şekilde sona erdi.

Yine de kendim şahit olduğum günümüz tanıdık yüzler de artık uzun göçün peşi sıra takılarak göz önümden geçip gitti.

Bizim köye sık sık gezmeye gelen Kunduz ninem Sır Derya tarafında Şayırkum denilen köyde yaşardı. “Arıs istasyonuna kadar çocuklar bıraktı. Sonrasını buraya kadar trenle geldim” diye çıkar gelirdi her zaman. Kunduz ninemin kolundaki siyah çantası kurut-lor peyniri ve erik-üzüm, özelliklede kızıl-sarı iğdelerle dolu olurdu. Koşuşturarak karşılama- ya çıktığımızda kucaklar, duygulanır, alnımızdan öpüp koklardı. Uçsuz-bucaksız sevgiye dolu bu can, bir zamanlar bütün halkı yöneten Keldibek beyin “refah içinde büyüyen nazlı kızıydı” diye bizim aklımıza gelmezdi bile.

Sonraki yıllarda Kunduz ninem köye gelmez oldu. Derken kısa bir süre sonra hastalanıp, yatak döşek yattığını öğrendik. Bu arada bizim anne-babamız da Şayırkum’a gidip, onu ziyaret etti. Derken bir gün oradan “Kunduz nine vefat etti, imanlı olsun!..” diye kara haber geldi…

Bu sefer ise hepimiz; babam, annem, Düriya ablam ve ben Şayırkum’a özel arabayla gittik. Size yalan gelir, benim için gerçek olan Kunduz ninemi öbür dünyaya uğurlamaya gelen kalabalık neredeyse, Sır Derya’nın kıyısında büyüyen ılgınlardan daha fazla olmalıydı. Dört bir yandan “kardeşim benim”, “akranım benim”, “sırdaşım benim” diye inleme sesleri duyuluyor, halkın iki gözü iki çeşme…

Kapının önünde ağaca yaslanmış, ağlayan Kunduz ninemin evlatları, benim dayılarım Eltay, Coltay, Tortay’ı kucaklayarak, teselli edenler, avluya uzunlamasına kurulu sofranın nimetlerinden tadıyordu. “Allah’a şükürler olsun bu dünyada seksen iki yıl yaşayan da var, yaşayamayan da”. Kunduz ninemin bu fani dünyadan göçünü “aslına bakarsanız, toy” diye kendi arasında fısıldayıp, söyleyenler vardı. Bu yüzden olsa gerek, o kadar kalabalığın arasından çıkan benimle akran oğlu Tortay yanıma geldi: “Eve-et ninenden ayrıldık!..” diyerek, beni kucağına bastı.

 - Son zamanlarda “Artık ben çok uzun yatmam. Yaşlı eşimin ardından giderim…” diye sık sık söylerdi. Sonunda işte…. Gitti. Ama sen “artık eskisi gibi sevinerek karşılayan ninem yok” diyerek, bizimle bağını koparma. Kara otağa sahip çıkarak ninemin yokluğunu hissettirmeden yaşayacağız burada…”

Bu adamın kimi sözlerini Allah’ın söylettiği doğru sanırım. Ben az önce gerçekten de bu köye geldikçe kucaklayıp heyecanlanan, bağrına basıp karşılayan Kunduz ninemi artık göremeyeceğiz, bu yüzden de buralardan yavaş yavaş uzaklaşır koparız diye düşünüyordum. Bunu şu Tortay hissederek anladı gibi. Ben artık onu daha eskisinden de çok yakın hissetmeye, acımaya başladım…

Kunduz ninemi köyün kenarındaki mezarlığa defnederek, kara toprağın koynuna emanet ettikten sonra biz, annem dışındakiler, yolun uzak olduğunu, sağlık olursa, kırkına tekrar geleceğimizi söyleyerek, köye dönmeye hazırlandık. Annem ise ninemin yedisini okutuncaya kadar köyde kalacaktı.

Şayırkum’dan uzaklaşarak, sarı renkli bozkıra çıkınca babam bizi teselli etmek istercesine: “Ee-e, aydınlık, iyi insandı… Bu kişinin hayatı artık diğer insanlar için bir efsane olarak anlatılır” dedi başını kaldırarak.

Az sonra Düriya ablamda bir şey söylemek istedi, babamın yüzüne yalvarır gibi bakarak:

- Baba bu Kunduz ninemin şu dombıracıyı hala unutmayıp, her zaman hatırladığını kastettin değil mi? dedi, bilinmeyen bir nedenle utanıp, afallayarak başını salladı.

Babam cevap vermedi. “Evet, öyleymiş”, ya da “Oy kızım sen de bir yerleri kurcalamasan olmaz” diye bir şeylerde söylemedi ve sessiz kaldı. Daha sonra Düriya da benim söylediklerim uydurulmuş, yalan şeyler değil der gibi “Kunduz ninemin gözleri kapanırken dahi: Kerim dedi. Kerim, canım benim!..” diye içlenerek yanında oturan eltileri de duydu” – dedi sonunda.

O anda benim yüreğim sızladı. Çünkü bizim bölgelerde sıklıkla olmasa da, aksakallar bir araya geldiğinde zaman zaman çalınan Dombıracı Kerim’in “veda”sı bir zamanlar benim de dinlediğim bir müzikti.

Fakat o müziğin ta batıdaki Sır Derya’nın uzak bir köşesinde yaşayan Kunduz ninemle ne alakası olduğunu bilemeden kararsız kalırdım.

Artık işte… Bu Düriya’nın sözlerinden sonra yine o eski altın sarısı hayallere bürünen eski günlerin görüntüsü yine gözümde canlanmış gibiyim.

***

“… Kahverengi eteklerindeki zengin köyde tasasız büyüyen güzel kız batıdaki yurda gelin gitti. O günden itibaren, ata-anasının, Allah’ın bahşettiği kadere boyun eğer. Evlat dünyaya getirir, nesil büyütür. Böylelikle o gittiği yere taş gibi oturup su gibi sindi. Ama o ölene dek kendi Kerim’ini unutmamış, yıllarca yüreğine gömerek, sırlaşıp, kederlenmişti. İşte, böyle kederli bir zamanda düşünmeden edemiyorsun ‘İnsanoğlunun gönlü de dipsiz, derin bir kuyuymuş!’ diye…”

Bu yüzden de şu ilginç hikâye benim ruhumu her zaman rahatsız eder, sır olarak içimde birikirdi, cevher gibi şarkıya dönüştü...

***

İşte, o Kunduz ninemin başından geçen aşk hikâyesini beyaz kâğıda düşürmeye niyetlendiğim anda “beyaz ayının” sahibi parlak tenli kadın da sonunda zor nefes alıp: “Benim de hayatım ilginç bir kitap” diyor.

Zaman geçtikçe Aladağ’ın eteklerinde son derece cömert sonbaharın da renkleri coşarak, güzelliğini yaydı, eteklerini toplayıp geldi. Çok geçmeden, kar taneleri, kışın sertliğini hissettirmeye başladı. Benim de bu seneki tatilimin süresi bitiyor. Fakat bu yıl elime aldığım bu eserimi tamamlayabilirsem, her şeyiyle yerinde, gönül doymuşluğu gibi gelir.

Her gün dağ eteklerine gelerek, beyaz sayfalara gömülerek yazmak yavaş yavaş alışkanlık haline mi geldi, yoksa kendimin en başta istediğim çizgiye gelemediğimi mi sezdim, sonunda elimdeki kahverengi deftere bakarak, sürekli düşünce yumağına gömülüyorum.

Aniden “beyaz ayının” sahibi beni tekrar rahatsız etti.

 - Alo, merhaba!

 - Merhaba…

 - Nerelerdesiniz? 

 - Dağdayım.

O güldü. Daha sonra:

 - Ben de bugün dağa gitmek istiyorum, dedi neşeli konuşmasıyla. - Siz bu konuya ne der- siniz?

 - İyi olur derim…

O gümüş çan çınlaması gibi kahkahasını attı.

 - Alma Arasan dağ geçidinin aşağısındaki sulak yerde “Samal” kafesini biliyor musunuz?

 - Evet.

 - O zaman, orada… saat iki de buluşalım!..

***

Aladağ’a bakarak, “beyaz ayı” ağlıyormuş gibi göründü. Kim bilir, hatta demir de sahibinin kaderine ortak oluyordur…

Ben artık pencereden gözümü alarak, “beyaz ayının” sahibine baktım. Onun gözleri kurumuş, yağmur sonrası küçük bir pırıltı oluştu. Küçük kafeteryada sadece ikimiz varız. İş günleri halk buraya seyrek uğrar. Önceleri uçarak hizmet eden genç garson kız şu an bizim yanımıza gelmeye de üşeniyor, bir kenara pusarak oturmuş. Çünkü Şırın az önce konuşurken ağlamıştı. Ben de onu özenle teselli etmek gelmiyor içimden. Belki bazen böyle genç bir kadın ruhunu saran sıkıntısını dağıtarak, gözyaşlarını silmek doğrusudur.

Ama bu hayatın sıcaklığı ile soğuğunu yeni tatmaya başlayan gencecik garson için ipek ve brokara bürünmüş zengin kadının neden gözyaşı döktüğü tamamen anlamsız görünüyor olmalı.

Doğruyu söylemem gerekirse Şırın’ın neden gözyaşı döktüğünü ben de anlamış değilim. Tek anladığım onun “Benim de hayatım ilginç bir kitap” diye söze başlaması.

***

“Dünyanın dört yanından gelen demiryolunun birleştiği büyük bir istasyonda doğup, büyüdük. Babamız demiryolunun yöneticisiydi. Şuradan buradan gelen trenlerle birlikte onun da hayatının eriyip gittiğini biz o zaman anlamadık. Her zaman şakalaşarak, gülerek konuşurdu. Kendi yönettiği istasyonun irili ufaklı tüm işlerine koşturur, bazen de işçilerle beraber demiryolu traversleri taşırdı. O olmayınca, buranın tüm işleri tamamen duracak gibi görünürdü.

İlginç olanı, bizim annemizin karakteri ona iç benzemezdi. Çünkü o çok konuşmazdı, içe kapanıktı. Bu yüzden de, bizim evin çocuklarından başlayarak, çevredeki konu-komşu, eş-dost, hatta ayda yılda bir gelen konuklara kadar annemizden ziyade babamıza sempati duyar, gelirdi. Buna rağmen bizim annemizi sadece babamızdan dolayı değil, tüm herkesten ayıran bir güce sahip, o da güzelliği diye düşünürdüm. Bu yüzden eve gelen, sokaktan geçen kişilerin hepsi de dönüp önce annemize bakardı. Onu hatta babam da içinden onaylar, onunla yüz yüze gelince gözünü kaçırır, mayışıp kalır gibi görünürdü.”

Ondan olsa gerek, şakalaşmak için bazı şakacı kişiler onların arasını kızıştırmak için “Bizim Enekey şu diriliği sayesinde köyümüzün ay ve güneş gibi Kalamkas’ını çaldı ya” diye laf atarlardı.

Bir gün bizim ana-babamız gece saat on ikideki trenle kasabanın yöneticilerinden birini yolcu etmek için çıkmıştı. Bu onların günlük istasyon işlerinin yanı sıra yapmakla yükümlü olduğu yine toplumsal bir görev gibiydi.

Gece yarısı gelip, yarım saat bekledikten sonra Astana’ya doğru yol alan hızlı tren hareket ettikten sonra onlar kol kola girip, eve döndü. Sabahın ilk ışıkları görünene kadar güneş gibi parlayan, istasyonun ön tarafını gündüz gibi aydınlatan neon ışıkları az önceki yöneticiyi tezahüratlar içinde yolcu eden kalabalık dağıldıktan sonra açık alanda iki kişiyi sadece babam ve annemi açıkça gösteriyordu. Ben pencerenin kenarından bakarak, onlar çabucak eve gelsinler diye beklerdim. Evimiz istasyonun tam yanındaydı.

Ben o gün babamın boyunun anneminkinden az da olsa kısa olduğunu fark ettim. “İlginç daha önce neden fark etmedim?!” diye şaşırdım gülümseyerek. – Çünkü o ikisinin tam da böyle kol kola birlikte yürüdüğü anı hiç görmemiş olmalıyım”.

Ertesi gün dersten döndüğümde kapının önünde toplanmış bir gurup insanı fark ederek, kala kaldım. Yüreğim bir sıkıntı olduğunu hissederek, sancıdı. Oradakilerin yüzünden kan çekilmişti. Bembeyaz göründüler bana. Sonra kapı aralandı ve anamın acı feryadı duyuldu… Daha sonrasını anımsamıyorum. Eve bağırarak ağlayıp girmişim ve saçını başını yolan anamı görünce kendimi kaybetmişim.

O gün babamız işyerinde kendini odaya kapıyı içeriden kilitleyerek, her zaman kasada sakladığı tabancasını almış, alnına dayayıp, ateş etmiş.

Bu, elbette istasyondaki beklenmedik olayı daha sonra araştıran özel bir komisyonun resmi sonucuydu. Ama buradaki halkın anlattıkları tamamen başkaydı. Sokaktaki dedikodular bizim eve kadar geldi. Onların anlattıklarına göre, uzun zamandan beri babamın peşine düşmüş, tuzağına düşürmüş bir suç örgütü varmış. İşte onlara bu dokuz yolun kesiştiği istasyonun yöneticisinin makamı lazım olmuş.

Allah’ım onların sıradan bir mevki için Enekey’in karısını dul, üç kızını yetim bırakması, göz yaşları arasında bırakması mı gerekiyordu?!”

***

Ona… ne cevap verebilirim?.. Çünkü bende milyonlarca yıldan beri yaşamını sürdüren, sonraki nesline cilt cilt öğretici sözler bırakarak, muhteşem ve şaşırtıcı sanat eserleri yapsa da, bugüne kadar birbirini öldürerek, boğarak, bıçaklayarak öldürmekten yorulmayan yabani insanoğlunun bir damlası da biz değil miyiz?

***

“Böylelikle ummadık bir anda aile babasından ayrı düştü. Gözyaşları içinde kalan dul kadın ve yetim kızlarının yaslı evi günler günleri, yıllar yılları kovalayıp, unuttuğunu ben liseyi bitirdiğimde öğrenip, gözyaşlarını silip, aklımı başına toplamaya mecbur kaldım. Babadan kalan bir avuç mal ve birikim ise baya zaman önce bitmişti. Büyük evin kalan parçasını toparlayıp, eksik gediğini yamayan, yalnız kalan annemden şimdi nereye gideceğimi, ne iş yapacağımı sormak yerinde olurdu. Bundan dolayı olsa gerek: Ana, ben şehre gidip, çalışacağım” dedim bir gün.

Annem sesini çıkarmadı. Derin düşüncelere dalarak, göz önündeki bilinmez bir noktaya dikkatle, kıpırdamadan bakarak oturuyordu.

Üç gün sonra biz istasyonun dışındaki karayoluna çıkarak, şehre doğru giden arabalara el kaldırıp, bekledik…”

***

Birden onun yüreği daraldı, hıçkırıklar boğazına dizildi. Sesi düğümlendi, gözlerinden yaş aktı.

“Yarabbi, ipek ve brokara sarınmış böylesine güzel kadınında böylesi zor, ağır kederi mi olurmuş?!” diye bir düşünceye kapıldım.

Dokuz yılın içinde her zamanki büyük istasyonun yanından defalarca geçtim. Bu yüzden karayolunda araç bekleyen dul kadın ve yetim kızları birden gözümde canlandı.

… İşte, onlar şehre doğru giden araçların biri olmazsa diğeri durur ümidiyle el kaldırıyordu. Fakat uzaktan puslu Aladağ’ın ana hatları göründü.

Mavi sislere bürünmüş, o büyük dağın eteğindeki yüksek şehre ulaşınca, gencecik Şırın’ın önünde bambaşka bir dünyanın kapıları açılacaktı …

Bunu hisseden yanındaki iki kız kardeşi: “Oy, Şırın, sen ne kadar mutluydun!” dercesine ona imrenerek baktı. O elbette neşeliydi. Kendini bir evin çatısını dimdik tutan direği, bilgesi olarak hissetti.

Sadece annesi onun yolunu gözlüyor, kaderine telaşlanıp, yavaşça mırıldanıyordu.

“Belki o gün onu şehre ben alıp gelmişimdir” diye, ilginç bir düşünce birden beni dürtükledi. Evet… Öyle olması acayip değil sanırım, hı?!

Aniden gözümde liseyi yeni bitirmiş gencecik bir kız çocuğu canlandı. Onun evveli… Elbette, o zamanlar biraz topluca, biraz da esmer olabilirdi.

O benim yanımda… yo-yok, arabanın arka koltuğunda, pencereden dışarıya dalıp, uzaklardaki yüksek dağlara bakıyordu.

Zaman… Sonbahar. Uzak yol. Geniş bozkır. Tam önümüzde – mavi dumandan havasız kalan koca şehir.

***

- Ben bitpazarında iki yıl ayakkabıcılık yaptım, dedi önünde duran şaraptan bir yudum alarak. Daha sonra kendi ruhundaki kitabı okumaya başladı.

“… Camekândan yapılan küçük dükkânın sahibi genç yaşta ticarete atılmış, hesabını kitabını bilen, çok çalışkan biriydi. O, Türkiye’den her zaman kaliteli ve hesaplı, güzel mallar getirirdi. Ondan olsa gerek ticaretimiz de iyi gelişerek büyüdü.

Fakat nedense bunların hiçbiri onun karısının hoşuna gitmezdi. Saçını sürekli sarıya boyayan esmer güzel, gri gözlü kadın olur olmaz her şeye parlayıp sinirlenir, durup dururken gürültü koparacağı zaman ‘Ee-e, yeter artık be… diye’ memnuniyetsizliğini kocasına karşı öfkelenerek gösterirdi. Bir gün ben patronumun sabrının tükenmeye başladığını his- settim… Bundan sonrasını size anlatamam… Neme lazım… benim için çok zor…”

***

O sessiz kaldı. Ben pencereden dışarıya baktım. “Beyaz ayı” gözyaşlarını silerek, “artık her şeyi anladın mı?” dercesine bana üzgün baktı.

***

- Aklınıza kötü bir şey gelmesin, biz şu an çok iyi anlaşıyoruz, dedi gülümseyerek.

- Köydeki anama, kız kardeşlerime yardım ediyorum. Allah’a şükür bizim her şeyimiz var…

O önünde duran şaraptan tekrar bir yudum içmek istedi, kadehe uzanan eli birden titredi, birkaç damlası masaya düştü. İşte, ben o zaman onun gerçekten çok duygulandığını hissettim.

-Pişman mısınız?

Bu sorunun dilimden nasıl döküldüğünü birden kendim de anlamadım.

O başını sallayarak gülümser gibi oldu. Yağmurdan sonraki küçücük tertemiz gözlerindeki dipsiz kuyuda kalmış gibiydi.

- Ben size hayret ediyorum, dedi bana düşünceli bakışlarıyla. “Kendi kendinize dağ eteklerine gelerek, güneş batıncaya kadar yapayalnız oturuyorsunuz. Hayaliniz de bambaşka bir dünya… O sizi usandırmıyor mu?”.

- Ya siz, sıkılıyor musunuz?

Allah’ım, benim duygu ve düşüncelerim bilinmeyen bir kayalığa saplanmış gibi karışık, aynı soruyu tekrar tekrar sormak ta ne demek?! Yoksa ben onu kıskanıyor muyum?..

- Siz.. sizin söylediğiniz çıktı, o bana şaşkınlıkla baktı. - hayır, hayır… o… o adam beni her zaman mutlu etmeye çalışıyor. Yaz Avrupa’ya, kış ise Birleşik Arap Emirliklerine götürüyor. Bu kocaman dünyayı dolaşıyoruz…

- Ya ikiniz yalnız kalınca!?

Onun yüzünde bembeyaz karın üstüne damlayan bir damla kan gibi kızılımsı bir renk belirdi.

- Sonra… dedi, kaşlarını çatarak. - Sizin düşüncenize göre… Hayır, hayır… - o kafasını salladı. Peki ya siz? Siz sıkılıyor musunuz?

- Hayır… Ben her zaman kendi gönlümdeki acayip bir kitabı okuyorum. Bu yüzden de sıkılmıyorum…

***

Ben onu arabasına kadar uğurladım. İkimiz sessizce vedalaştık. “Ak ayı” şehre doğru hızla yol aldı. Onun arkasından bakarak, “Ben huzuru seviyorum” diye mırıldandım.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 97. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 97. Sayı