HaftanınÇok Okunanları
Kader Pekdemir 1
SAFA KIRVELİ 2
Çulpan Zaripova Çetin 3
JAZİRA OTIZBAY 4
HACER ÖZTÜRK 5
Kasım Tınıstanov 6
İsa Habibbeyli 7
Romantik
Dünya ne kadar çirkin ise, o çirkin dünyayı gönül rengiyle güzelleştiren insanlar vardır. Romantik dediğimiz budur esasında.
Dokuzuncu sınıfı bitirdiğim sene radyodan “On Altı Yaşındaki Şampiyon” adlı fon müziğin eşliğinde uzun bir program dinlemiştim. Kendimden geçerek dinledim. Boks sporundan! Dünya şampiyonu! Kazak! On altı yaşında! Yerimde duramadan deli tavuk gibi dolaştım ve heyecanımdan zıplaya zıplaya kulak verdim. Programın sonunda o coşku beni çok rahatlattı ve sunucu sözü şöyle devam ettirdi: “Sevgili dinleyiciler! Şu anda dinlediğiniz, Berdibek Sokpakbayev’in kaleminden doğan “On Altı Yaşındaki Şampiyon” öyküsüydü.”
Berdibek Sokpakbayev isimli yazarı o anda, tam o hengâmda kabul ettim, sevdim. Hay Allah! Bir görebilsem bu yazarı diye hayal ettim ve gönlümde taht kuran bu kalem erbabıyla görüşmeyi çok arzuladım.
Almatı’ya geldiğim gün Berdibek Sokpakbayev’i aradım.
Hatta uzaktan görsem yeter diye düşündüm. Başka birşey gerek yoktu zaten. Ve işte öyle bir anda bir üniversite öğrencisinden şunu duydum: Bize Kaynekey Jarmağambetov, meşhur yazar derse girecekmiş. Bekledim. Bir gün o yazarı gördüm. İlk sorum şuydu:
“Kaynekey Hocam, Berdibek Sokpakbayev’i tanıyor musunuz?”
“Tabi ki, tanırım,” dedi Kaynekey Hoca. “Niçin sordun?”
“Bizlerle buluşsa keşke.”
Buluşmaya davet ettik. Geldi. İki yada üç saat oturdu.
Sohbetine bayıldık. O görüşmemizde Berdibek Bey çok coşkuluydu, ilginç konuşma yaptı.
Arkadaşlarıma gore ben çok soru sormuş olsam gerek, görüşmemizin sonunda beni yanına çağırdı.
“Kara bala, yine ne soracaksın?”
“Sorum yok,” dedim. “Müsaade ederseniz, size evinize kadar uğurlamak istiyorum.”
Tüm öğrenci arkadaşlarımın sevdiği hitabeti muhteşem olan ağabeyimizin birdenbire yüz rengi değişti, bir anlık sessiz kaldı ve birşey demedi. Beni yanlış mı anladı diye düşündüm. Her zaman aç olan üniversite öğrencisinin bedava yemek yiyecek bir fırsat bulmuş gibi bir şey oluştu sanki ve ben de utandım.
Unutmuş değilsem, kasım ayıydı. Sevdiğim yazarım ince pardösüsünü acele etmeden giydi ve Kaynekey Hocam başta olmak üzere diğer öğretim görevlilerle vedalaşarak kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açar açmaz döndü ve gözleriyle beni aradı ve buldu:
“Kara bala, hadi bakalım uğurla beni!” dedi.
O gün, o dakikada Kazak gençlerin içinde benden daha mutlu kimse yoktu diye düşünüyorum. Dışarıya çıktık. Tramvaya bindik. Binmek basit kalır, zor tıka basa binildik. Akşamın geç saatleriydi. Şuan ki Töle bi caddesinin bir ucundan öbür ucuna kadar dörtnala ulaşabildik. Sonra kokusu pis olan bir ırmağın yanından geçerek aşağıya doğru yürüdük. Etrafımızda adeta birbirinin üstüne atlayarak binen gecekondular vardı. (Sonra öğrendim ki, orada yoğunlukla Çeçenler otururlarmış.) İşte o evlerden birisine geldik. Evler o kadar küçüklerdi ki, pencereleri belime kadardı.
Büyük bir yazar (o çağdaki bir Akim için, birinci sınıf üniversite öğrencisi için) birşeye rahatsız gibiydi, sonra biraz durakladı: “E işte geldik. Eve girip yemek yeriz değil mi?” dedik.
Bir şeyler hissettim. Anladım. Önce davrandım.
“Çok teşekkür ederim, Berdibek ağa! Ben şimdi dönmezsem gecikirim.”
O zamanlarda tramvay çok yavaştı. Durak bir saat bekledim.
Kırk dakika yürüdüm. Fakat zorlanmadım. Durakta şarkı söyleyerek bekledim. Tramvaya şarkı söyleyerek bindim. Yurda yine şarkımı söyleyerek girdim.
O gün, o dakikada Kazakistan’daki gençlerin arasında benden daha mutlu kimse yoktu herhalde.
Büyük bir yazarın evinin önünde neden dura kaldığını, bir anda sessiz kaldığını o dakikada pek anlamamış olsam da, yıllar sonra onun oturduğu Tastak semtinde yaşadığımda, yoğunlukla Çeçenlerin bulunduğu semtte ev kiralayıp oturduğumda çok iyi anladım.
Romantik olmak, ne olursa olsun güzeldir. Yanılmıyorum.
“Dirsekle direnmek”
Zaman geçti. “On Altı Yaşındaki Şampiyon” öyküyü çoktan okuyan bir öğrencinin gönlü artık farklı eserler arzular. Hem o dönemde Berdibek Sokpakbayev “Benim Adım Hoca”, “Geleceğe Yol” gibi muhteşem öyküler Kazak edebiyatına kazandırmıştı. Bu iki eşsiz eserler Kazak topraklarına sığmadı, hatta taştı ve dünyaya yayıldı. Daha yeni yayına çıkmış bu eserler 30-40 dillere çevrilerek filimler çekildi. Filmler çekildikten sonra bu iki eser artık klasikleşti ve ün ile unvan kazandı. Filmlerden sonra 50-60 dillere çevrildi. Bu iki eserle beslendiğim günlerde ardından “Ölenler Dönmezler” romanı çıktı.
Suni yazıların, özellikle yapmacık edebi eserlerin bıkkınlığıyla artık ümit kesiyordum ki, bu gerçekçi roman bana gerçek bir ilham kaynağı olmuştur. Sonra bir eleştiri yazısı yazdım. “Juldız” dergisine götürdüm. O yazıda şunu söylemişimdir: gelecek okuyucular yani sonraki yüzyılın okuyucuları II-ci Dünya Savaşı esnasındaki gerçek hayatı ve tüm olup biten şeylerin gerçeklerini arayacak olsalar, Cengiz Aytmatov’un “Cemile’sinde” bulamazlar. Bulmak isteyeceklerse, Berdibek Sokpakbayev’in “Ölenler Dönmezler” romanında bulurlar. Sevgi duygusu, toprağı basarcasına sağlamsa, değerli bir histir. Toprağı basmadan boyası çalınan duygular gelecek okuyucuları tatmin etmeyebilir şeklinde yazdım.
Yazım çıktı. Kısaltılarak yayınlandı. O kısaltılmış hali bile birçok insanların gönüllerini kırdı. Bazıları Kırgızistan’a aramışlar bile. Cengiz Bey’e şikayet etmişler. Seni bir Kazak çocuğu eleştirdi dediler, her zamanki gibi. Cengiz Bey’le ilişkimiz çok iyiydi. O dönemdeki mesleğimiz de aynıydı. Gidiş gelişimiz olmuştur. Ondan sonra aramızdan “siyah bir kedinin” geçtiğini hissettim.
Filmdeki gerçekleri her zaman yüze söyleyen alışkanlığım edebiyat ortamına uymadığını o zaman öğrendim.
“Ölenler Dönmezler” romanı basılana kadar Berdibek’i kıskananlar pek azdı. Onun hakkında konuşmalar başladığı anda “çocuk yazarıdır” diyerek aşağılarlardı. Aynı saf tutan arkadaşları ise, bundan pek rahatsız değillerdi.
Gerçek kalem erbabının eline düşse, kaleminin mürekkebine dönüşse, sanatsal duygularından beslenerek okuyuculara ulaşsa, ölenlerin de geri dönebileceklerini haset eden toplum çok iyi kavramıştır sanırım. Okuyucular Berdibek ile ilgili her türlü düşünceler dile getirmeye başladılar. İdeoloji Komitesi’nin birinci derecedeki, ikinci derecedeki yazarlar şeklinde yaptığı sıralamaları Berdibek bir anda bozdu. O sınıflandırma işi yazarın kalemin güçlülüğüne göre yapılmazdı. O listeler, devlet dairelerine, siyasi bürolarına yakınlığının göstergesiydi. Böylece rüyasında hurilerle gezen dostlarını Berdibek aniden uyandırmış oldu. Ve kendisine olan birçok insanın saygısını kaybetti. Karnı dar olanların uykusu kaçtı.
İşte o gün bugün dirseklerle çalışmaya başladılar. “Dirsekle direnmek” ifadesi Rusçadan alıntı yapılmış bir deyim. Benim demek istediğim, stensil baskı. Uçsuz bucaksız bozkırda yaşayan bir Kazak için “dirsekle direnmek” ifadesi yabancıdır. Her ne kadar söylense de, yine topluma sinmemiştir. Fakat ‘Kazak edebiyatı’ denen kavram kabiliyetsizler için ancak beş-altı kişiden ibarettir. Beş-altı kişiden oluşan listeye ansızın birilerin isimleri girmiş olsa, alttaki isimler otomatik olarak silinirler. Zira bazen kabiliyetle o yüksek derecelere laik görülmüyorsa, o zaman iffetsizliğe, arsızlığa başvuruluyor. Dirsekle direnmek budur.
Berdibek saf bir adamdı. Taşkent’te Asya ve Afrika Yazarlar Konferansı düzenlenecekti. Konferansa gidecek tek adam sensin dediler ona. Listede neden yoksun diyerek ona akıl verenler sonunda konferansın başkanına mektup gönder diye ikna ederler. Siyasetten uzak duran ağabeyimiz, yalan ve haram şeylerden her zaman uzak duran ağabeyimiz birilerinin hazırladığı mektuba imza atar. O mektupta neler yazılmıştır bilmiyorum, ama “bizim köyümüzde” dedikodu başını alıp gidiyordu. Her ne kadar genç olsak ta, birçok şeyler duyduk.
“Berdibek’i cin çarptı!” dedi bir beyefendi.
“Karışmayacak şeye karıştı!” dedi ikincisi.
“Oynayan hayvan et olmuş dedikleri budur, herhalde!” dedi üçüncüsü.
“Artık iflah olmaz!” dedi dördüncüsü.
“Pekala, ne yapmış? Suçu nedir?” diye sorduğumuzda, “Taşkent’e beni davet edin, ben gerçekleri anlatırım!” demiş.
Ondan sonra değil “başkentlerin başkentinden”, bizim baş şehrimizden balyozlar inmeye başladı. Fakat eserlerine kimse dokunmadı, aynen basılıyordu ve yayınlanıyordu. “Benim Adım Hoca” öyküsünün kahramanı Hoca dünyanın daha farklı dillerinde konuşuyordu. Kitlesi genişliyordu. Moskova’da da her sene basılıyordu.
Fakat endişe ile tereddüdün hüküm sürdürdüğü Almatı’da (eski başkent) Berdibek ağabeyimizi listeden çoktan silmişlerdi. Hiçbir yerde adı anılmaz oldu. Kitapları da çıkmıyordu.
Dirsekleri güçlü olanlar gerçeği ne etsinler! Dün dost sayan insanlar dostlarını ezerek geçtiler, nefret dilleriyle birbirini aşağıladılar, “klasikler diyarı” sayılan büyük bir ortamda kök saldılar.
İşte o zaman Berdibek ağabeyimizin çok sıkıldığını, hatta dert yandığını Sayın Muratbekov’la sık sık görürdük. O bizi çok severdi. Fakat biz ne yapabilirdik ki? Kırk yaşındaydık, ama yumurtadan yeni çıkmış civcivlere gösterilen muameleyi görürdük.
Canı sıkılan canan arar
O gün Berdibek ağabeyimiz araba satın almıştı. O da “Moskviç” idi. Hem eski modeli. Sekizinci model mi, öyle birşey. Yazar Sayın Muratbekov’u ön koltuğa oturtturur. “Sen yeşil mi, kırmızı mı haber verirsin,” der. Ben arka koltuğa geçtim. “Sen... dikkatli ol, yeter!” der. “Benim gibi ustalar arkadan yanaşarak çarpmasınlar!” der yine. Bazen bu arabaya yazar Ötebay Kanahin de binerdi. Berdibek ağabeyimizin ona dedikleri şuymuş: “Gaz ile freni karıştırıyorum, sen ona dikkat edersin!”
Araba sürürken önündeki pencereyi açarak kafasını çıkartırdı. Önünde giden arabalara veya sokaktan geçen adamlara kızardı.
“Çabuk geçsene!.. Niye bu kadar yavaşsın?! Şunu eserek geçeyim mi, geçmeyeyim mi?” diye panikletirdi.
Berdibek ağabeyin arabasına binmek tehlikelidir. Ondan haberimiz vardı. Her ne kadar haberdar olsak ta, yine onunla beraber olmayı arzulardık. Hem o kadar baskı gördüğü günlerde teselli etmek isterdik.
Ağabeyimizle çok görüşüyorduk. Hem o da bize çok alıştı. Bir gün ağabeyimiz gönlünün derinliklerinde saklı olan dileğini cesaret ederek söyledi:
“Yahu, gençler!” dedi. “ Böyle durumlarda abilerine destek çıksanız olmaz mı? Hani sizin dans eden, şarkı söyleyen arkadaşlarınız? Niye davet etmiyorsunuz?”
Berdibek ağamızın Tanrı dağları eteklerindeki bahçeye sofra serdik. Şarkı söyleyen, dans eden arkadaşları da getirdik. Konservatuarın öğrencileriydi.
Ertesi gün ağabeyimiz Sayın ikimizi sırayla kucaklayarak öpmeye başladı.
“Çok ama çok teşekkür ederim! Gençleştim adeta. Bir adam gibi yaşattınız!” dedi. Aslında konu, onun kucaklaması yada öpmesi değildi. Mesele onun sonraki söylediği sözde idi.
Dedi ki, “Düşünce” denen köpeği takip etmek istedim, kendim adeta köpeğe dönüştüm. Düşünce iyi birşey değil. Düşüncenin dibini kimse görmemiştir bu ana kadar!”
O anda sözlerine anlam verdim desem yalancı olurum. “Düşünce” denen deccalın korkusundan gerçek yazar niye ürktüğünü ancak bugün anlayabildim. Kurt gibi ısırırlarsa, yeme dönüşmüşsen, dost dediğin düşman olmuşsa, düşünce artık derinlik değil, zevale dönüşür.
Cervantes’in alakası nedir?
Berdibek ağabeyimiz hakkında deneme yazımı farklı bir şekilde bitirmek istiyorum. Geleneği bozmak istiyorum.
Büyük bir yayınevinde bir Rus yazarı çalışır. Kulakları çınlamasın, adını söylemek istemem. Her tarafa rahatlıkla girebilen girişken biriydi. Hiç üzüldüğüne şahit olmamışımdır. Fakat bir gün bu adamın rengi olmadığını fark ettim. Gözlerinde parlayan bir şey kalmamıştı. Saçları da bembeyazlaşmıştı.
“Dostum bu ne hal?”
İşte o zaman o adam bir sırrını aktardı. O sekiz sene sırada bekler. Ev alma sırasıydı. Yerel komitenin uzun listesinin en önlerinde görünür. Bundan sonraki sıra aynen bunundur. Yayınevi için ev de ayırt edilir. Ha oldu, ha olacak... Yarın artık evin anahtarı teslim edilecek. Fakat o gün bir yazar içerek fazla kaçırır ve buna sataşır. Bildiği ne kadar küfür kelimeler varsa, hepsini sayar. Koridorda ise iki delikanlı bunları izlerler. Fakat ikisi kavga edenlere önem vermezler, hiç karışmazlar bile.
Bu adam iki delikanlıya seslenir:
“Dostlarım! Bakar mısınız? Görüyorsunuz, bu adam bana küfrediyor,” der. “Ben ona dokunmadım, birşey söylemedim bile,” der. “Şahitsiniz, ağzımı bile açmadım,” der. O iki delikanlıysa, dönerek yerlerinden ayrılırlar.
Ertesi gün sessizce dönerek giden iki delikanlıdan birisi yeni eve el geçirir. Birisini eteğinden çekme, dirsekle vurma siyasetinin bir karesiydi.
Berdibek Sokpakbayev’in ismi anıldığında, her zaman üç yazarın isimleri aklıma gelir. Onlardan birisi Ğabdol Slanov. İkincisi Hamza Yesenjanov. Üçüncüsü ise Cervantes.
Bu arada “Cervantes’in ne alakası var?” diye okuyucu bana dikilebilir. Aslında Cervantes birçok yazarların birisiydi. Şiir de yazdı, roman da yazdı, dram oyunu da yazdı. Sıradaki yazarın biriydi. 1605 senesinde o meşhur “Don Kişot” romanının birinci cildini yazar. Don Kişot tarihe mahkûm olan İspanya’yı silkeleyerek uyandırdı. Aynı kaderi paylaşan dostları o gün korkudan uyandılar. Birbiriyle anlaşamayan, birbirine devamlı taş atarak geçinen orta boylu yazarlar, hatta yazar gibiler o gün bir araya gelerek Cervantes’e saldırdılar. Cervantes’i hapse attırdılar. Kanlar aktı. Canlar gitti. Ar ayakaltında kaldı. 1615 senesinde Cervantes romanın ikinci cildini bitirir ve baskıya verir. Nefret beslemiyordu, kimseye kırılmadı bile. Kimseyle işi yoktu. Fakat yine kafasına üşüştüler. Yine baskılar düzenlediler. Yine kan revan içindeydi. Ve bir sene sonra vefat etti. Derdinden öldü.
Cervantes öldü diye zannetti hasetçiler. Fakat ölen Cervantes yeniden dirildi. Toprak altına gömüldü zannedilen Don Kişot dünyayı geziyordu. İşte o gün bu gün hasetçiler her yerde dolaşıp durmaktalar.
Sanırım geçen sene, Ötecan Nurğaliyev’in destanı çıktı. “Kazak Edebiyatı” gazetesinde. Destan öyle yazılmış ki, ilham kaynaklarına ilham sadedinde. Ben çok etkilendim.
Berdibek ağabeyimiz vefat ettiği gün ben yoktum. Gerçeğini bilmem. Fakat birileri: “Yalan!” dediler. Başkaları: “Olamaz!” dediler. “Ölen adamda ne işi var?” diyenler oldu.
Berdibek ağabeyimiz vefat ettiği gün ben bulunmadım. Gerçeğini Allah bilir. Fakat Ötecan’ın destanındaki sanatsal gerçeğe inandım. İnanmak istiyorum zaten. Çünkü Berdibek ağabeyimiz öyle bir insandı.
Gerçek kabiliyet sahibi bir insanın önünde zaman bile zayıf kalır.