Berduş Kazım


 15 Ağustos 2026

Askerden bir yıl önce gelen Kazım, uzun ve yorucu iş arayışından sonra taşımalı eğitim kapsamında köylerden öğrenci taşıyan bir firmada şoför olarak çalışmaya başladı. İşi gereği uzakça köylerden, çoğu ortaokul talebesi olan öğrencileri sırayla toplayarak ilçedeki okullarına getiriyor, dersler bittikten sonra da köylerine geri götürüyordu. 

Daha ilk günlerden itibaren kız öğrencilerden Zehra, Kazım'in ilgisini çekmeye başladı. Sekizinci sınıf öğrencisi olan Zehra, yaşına göre gelişkin, gösterişli ve gayretli bir kızdı. İlçeye en uzak dağ köylerinden birinde yaşıyor, okuyup bir meslek sahibi olmayı içinde bulunduğu zorlu yaşam koşullarından kurtuluş çaresi olarak gördüğünden eğitimine devam etmeyi çok istiyordu. 

Kazım, okulların kapanmasına bir kaç hafta kala  "Çok önemli konuşacaklarım var, görüşelim." diye mesaj gönderdiği en yakın arkadaşı Mesut ile bir pastanede buluştu. Birilerinin duymasından endişe eder gibi masanın üstünden arkadaşına doğru eğildi ve fısıldayarak,

-Zehra'yı Cuma günü kaçıracağım." dedi. Arkadaşı bir an öylece dondu kaldı, gözleri büyüdü, endişeli bir ifadeyle kekeleyerek sordu: 

-Ne ne yapacaksın?

-Zehra'yı kaçıracağım.

-Şu, daha önce bahsettiğin ortaokul öğrencisi olan kızı mı? Çocuk ya o! Kaç yaşında?

-On beş veya on altı olmalı. 

- On beş, on altı yaşındaki bir kızı kaçırmayı nasıl düşünürsün? Kazım, sen delirdin mi? Reşit olmayan bir kızı kaçıracağım diyorsun, bu söylediğin suç, hapse girersin. Kız biraz daha büyüsün, ailesinden istersin. 

-Zehra çok akıllı bir kız, okumak istiyor. Okullar iki hafta sonra kapanıyor. Zehra da ortaokulu bitiriyor. Liseyi okumak için şehre teyzesinin yanına gidecekmiş. Şehre gidince ben bir şey yapamam. Liseyi, üniversiteyi okuyunca da o benimle evlenmez. O yüzden okullar kapanmadan önce Zehra'yı kaçırmam şart oldu. 

-Peki, kızın gönlü var mı?

-Hiç konuşmadım. Daha doğrusu bir kaç defa ortaya laf attım ama kızın okumaktan başka düşündüğü bir şey yok. 

-Yani kızın gönlü yok. Bak! Kazım, çok yanlış düşünüyorsun. Evlilik ciddi bir kurum. İki tarafın da rızası olmalı. Üstelik, yarın ramazan başlıyor. Oruç ağzınla çocuk yaşta bir kızı zorla kaçırmaktan söz ediyorsun, haşa onun namusuna göz dikiyorsun. Bunun cezası ağır olur, böyle mübarek bir günde kızın vebalini üzerine alma; gel bu işten vazgeç! 

Kazım, arkadaşının bu çıkışından hoşnutsuz, başını iki elinin arasına alıp dirseklerini masaya dayayarak bir süre bekledi, sonra ellerini çenesinin altında birleştirdi; uzaklara dalgın bakarak soğuk bir ses tonuyla cevap verdi:

-Ben onu düşünmeden yapamıyorum, Mesut! Gönlüme söz geçiremiyorum. Bu konuları da biraz araştırdım. Ancak, kız şikayet ederse hapse giriyormuşum. Buralar tutucu yer, kızın ailesi cahil, fakir, şikâyet etmeye cesaret edemezler. Olay duyulmadan evlilikle kapatmak isterler. Hâkim kararıyla nikahı kıyarız, inşallah. Bildiğim kadarıyla hâkimler bu durumda pek zorluk çıkarmıyormuş. Zamanla Zehra bana alışır, beni sever. Mecbur sevecek, sevmeyip de ne yapacak! Mesut şaşkınlıkla arkadaşına bakıyor, duyduklarına inanamıyordu. 

-Sen hukuki açıdan araştırmışsın, bunun bir de dinimiz açısından düşünüceksin! Kul hakkı var, insanlık var, vicdan var; bunları da düşüneceksin. Bu kız okumak istiyor, kendini köyden kurtarmak istiyor; gözü oynaşta değil! Onu zorla kaçırararak hayatını elinden almaya ne hakkın var!

 Mesut, Kazım’ı ikna ettiğini düşünüyordu ama onun tüm ikazları ve itirazlarının boş kuyuya atılan ufak bir taşın tınısından daha fazla bir hükmü olmadı. Bir kez kararını vermişti, Zehra'yı kaçıracaktı; o kadar! 

Kazım, dayısının oğlu Hüseyin’le konuşup onu yardım etmeye ikna etmiş, birlikte planı yapmışlardı. Cuma günü en son Zehra'yı köyüne bırakacaktı. Köy yoluna dönmeden Hüseyin'i almak için yolda duracak, oradan bir kaç gün saklanabilecekleri tenha bir kır evine doğru direksiyonu kıracaktı. Zehra çok direnir, bağırırsa diye her ihtimale karşı Hüseyin yanında koli bandı, ip hatta eter getirecekti. 

Planlandığı gibi yaptılar. Zehra, başına gelecekleri anlayınca çok çabaladı ellerinden kurtulmak için. Bunun üzerine dayı oğlu önce eterle bayıltıp sonra ellerini, ayaklarını bantlarken Kazım, bir yandan arabayı kullanıyor, bir yandan da arkadaşına yapacaklarının talimatlarını veriyordu. O hengâme içinde bir an Kazım direksiyon hâkimiyetini kaybetti. Minübüs yoldan çıktı, önce karşı şeride geçip yamaçtaki kayalara çarptı. Sonra takla atarak kendi şeridine gelip korkuluksuz yamaçtan aşağı yuvarlandı. Beş altı takladan sonra tepe taklak aşağı düzlükte durdu. Ortalığı yoğun bir benzin kokusu ve duman kaplamıştı.

Kazım, emniyet kemerini hangi ara çözdüğünü, kendini arabadan nasıl dışarı attığını hatırlamadan şuursuz bir şekilde bir kaç dakika geçirdi. Biraz kendine gelip de az ötede minübüsün alev alev yanmaya başladığını görünce çıldırmış gibi arabaya atıldı. Arabanın içinde Zehra baygın yatıyordu. Elleri, ayakları hatta ağzı bantlı, zavallı Zehra nasıl çıksın o cehennem ateşinden!.. Dışarıda Kazım, yüreğinden, beyninden en deli yanardağ patlaması gibi dalga dalga yayılan lavlardan daha yakıcı ateşler içindeyken alev alev yanan arabanın kapı kolundan tuttuğunu; ellerinin, yüzünün yandığını nasıl fark etsin! Eğer Hüseyin belinden kavrayıp zorla geri çekmeseydi Kazım da arabayla birlikte ateş topuna dönecekti. 

Kazadan sonra aylarca tedavi gören Kazım; çalışamaz, yüzüne bakılamaz hâle geldi. Hakkında açılan davada suçlu bulundu ve altı yıl hapis cezasına mahkum oldu.  Hele, içindeki vicdan azabı ve suçluluk duygusuyla geçirdiği her an bu dünyada cehennemi yaşamaktan başka bir şey değildi! "Berduş Kazım"ın hikâyesini oralarda duymayan kalmadı. Kimi Zehra için gözyaşları döktü; kimi "Allah'ın adaleti!" dedi, kimi de “Berduş Kazım belasını buldu." dedi. 

AYB Türkiye Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, Şubat 2026

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 236. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 236. Sayı