HaftanınÇok Okunanları
AYSUN DEMİREZ GÜNERİ 1
BURHANETTİN ÇAKICI 2
Nergis Biray, Sema Eynel 3
KEMAL BOZOK 4
BURHANETTİN ÇAKICI 5
Ece Türköz Oğuz 6
HİDAYET ORUÇOV 7
Gilman bodruma indi ve el yardımıyla gerekli reçeli aramaya başladı. Karanlıkta eliyle soğuk bir varlığa dokununca sarsıldı. Telefonunun fenerini açarak kımıldayan varlığa yönlendirdi. Bir şeyin zorla hareket ederek ondan kaçmaya çalıştığını gördü. Karanlıkta ancak kuyruğu parladı. Yılan sözü yıldırım hızıyla Gimran’ın beynini delip geçti. Hoppala! Evlerine yılan yerleşmiş! Korkunç bir gerçek! Şimdi onu ne yapmak lazım? Önce kızdı. Bulmuş yuva kuracak ev. Ateş almış gibi yukarı çıktı. Bodrumun kapağını sıkı sıkı kapattı, üstüne sandalye koydu ve of çekerek onun üstüne kendini attı. Ne kadar zaman geçti acaba? Yabayla vurarak dışarı atsam mı acaba? Yoksa çuvala koyup ormana götürse iyi olur mu? Nefesi sakinleşince yılanın bodrumdan çıkamayacağını, onun hayatının ev sahiplerine bağlı olduğunu anladı. Sıcak bir yere yılanın yuva kurması normal bir şey. Eskiden yılanın eve gelmesini kötüye yorumlamışlar. Demek, halimiz berbat. Bir belânın gelmesini bekle. Atalar onu boşuna “düşman” diye adlandırmamıştır. Vefat eden Marat abisi yılandan ateşten korkuyormuş gibi korkardı. “Annenin vefat ettiği sene Samat kardeşim yılanı yabayla vurmuştu. İşte abi bak diye bana doğru geliyor. Kırmızı ayaklarını uzatmış zavallı. Sıkı sıkı gözlerimi kapattım. Birazdan annem aniden vefat etti. Yılana dokunmayın!” demişti o sertçe. Gilman nefes çekti. Ellerini sarkıtmış halde oturmaya devam etti. Ne yapalım? Şimdi onunla yaşamak lazım! Öldürmek yasak, dışarı bırakmak da mümkün değil. Tamamen sakinleşerek bodrum kapağının üstüne her gün kaldırdığı ağırlığı koydu. Odanın ortasına koyulan ağırlığı gören karısı Vesile durumu anladı. Korkarak fısıldadı.
“Sen de şimdi biliyorsun. Dün turşun almaya inmiştim, iki gözü ateş gibi parlayarak bir varlık yatıyor. Gümbürdeyerek hemen çıkıverdim. Kendi gelmiş, kendi gider diye sakinleşerek bu hali unutmaya çalıştım”, diye anlattı.
Evde kaçınılmaz durum meydana geldiği anlayan karı koca biraz sussuz kaldı. Gimran kafasını tutarak sallana sallana oturmaya devam etti. Vesile ona soru sordu.
“Ne yapalım?”
Erkek aniden yerinden fırladı.
“Öldüreceğim ben onu, şu ellerimle boğup öldüreceğim. Yaba ile vuracağım!” Gimran öfkelenerek elleriyle havayı deldi. Yumruklarını sıktı. Eve kaçınılmaz bir belâ geldiği anlaşıldı. Ortalığa ağır bir sessizlik çöktü.
“Dur, Gimran, kızma! O da canlı bir varlık! Ninem, yılanı öldürmek yasak, yoksa bir belâ gelir, diyordu. Dokunma!” Kadının gözyaşları döküldü.
“Ne yapalım o zaman onunla?”
“Bu durumu kabul etmek, onunla beraber yaşamak, önem vermemek lazım.”
Böylece çocukları büyüyerek başka yere taşınan eve yılan yerleşti. Ev sahipleri sonu kötü olabileceğinden korkmadı, canlı varlığa dokunmadı. Bodruma inerken ona yağ ya da bal parçası koymayı adet edindi. Dışarı çıksın diye Gimran onun için bir delik de yaptı. Güneş batmadan önce Sıbarkay su kenarına gidiyordu. Onun nehire doğru sürünmesini fark eden kuşlar kanatlarını çarpa çarpa onu uğurladı. O dönerken de cıvıl cıvıl gelerek onun yanında uçuştu.
Köyde “Gimranlara gözle görünen bir cin yerleşmiş”, “gulyabani yılan şeklinde görünüyormuş” gibi sözler dağıldı. Ancak kimse yılanın huzurunu bozmaya cesaret etmedi. O ise büyüdü. Hem yağ hem bal yediği için vücudu parlamaya başladı, biraz şişmanlandı. Gimran onun dışarı çıktığı deliği büyütmek zorunda kaldı bile. Karı ile koca Sıbarkay’ın su kenarından dönmesini beklemeye başladı. Biraz gecikirse endişeleniyorlardı.
* * *
Sakin nehir bataklık arasından çıkıyor ve köyün başladığı yerde genişleniyor. Köye su olsun diye Muhak ın o yerinde baraj yapmışlar. Her halde altı çamur, ayağı suya daldırınca soğuğa alışmadan önce bir şeylerin vücudunda dolaşmaya başladığını hissediyorsun. O dipsiz, alta doğru sürüklüyor gibi. Yaz gelince yavruları büyüyünce bütün kazlar ördekler burada toplanıyor. Şimdi de susuzluktan muzdarip olan ördekler karahindiba çiçeği gibi yavrularını alarak su kenarına doğru gidiyorlar. Kırmızı ince ayakları güneşte parlıyor zavallıların. Onların peşinden uzun vücudunu sırayla kısaltarak ve uzatarak yılan sürükleniyor. Alacalı vücudu güneşte gümüş gibi parlıyor. Beyaz yılan şeklinde görünüyor o insanlara. Ona kuşlar zinciri yolculuk ediyor. Kaz ördek yavruları korkarak koşuyorlar. Ördekler yavrularını yılanın yürümediği tarafa doğru yöneltiyor. Yılan nehir kenarına geliyor, rahatça kafasını suya daldırıyor. İnce dilini çıkararak kuyruğu ile aldığı suyu yalayarak yüzmeye başlıyor. Böylece uzun süre görünmüyor. Nerede, boğuldu mu yoksa diye düşünmeye başlayınca sudan çıkıyor ve nehir kenarında bulunan güneşte ısınan yassı taşın üzerine yatıyor. Bir gözünü kısarak yavrularını yüzmeye öğreten ördekleri, nehir kenarında bağıran kazları gözetiyor, kendi yanında yüzdüğü kamışlara, masmavi gök yüzüne uzun süre bakıyor. Bazen uyukluyor. Vücuduna dokunan soğuk rüzgarı hissedince hareket etmeye gerek diyormuş gibi geldiği tarafa doğru gitmek istiyor. Geriliyormuş gibi hareket yapıyor, yavaş yavaş kayarak iniyor ve eve doğru ilerliyor. Su kenarında büyüyen otun üstünde onun gittiği yol kalıyor. Kuşlar yılanın hareket etmeye başladığını beklemiş sanki, yine cıvıl cıvıl birbirini kovalaya kovalaya uçmaya başlıyor. Şimdiye kadar duvar üstüne oturup Sıbarkay’ı gözetmişler sanki. Yılan için ise bu alışılmış bir durum. O yavaş yavaş sürünüyor. Durarak biraz dinleniyor bile. Sonra tanıdık evin avlusuna girerek biraz duruyor ve aniden kayboluyor. Sıbarkay istediği gibi, Gimranlar istedikleri gibi yaşamaya devam ediyor. Evcil hayvanlar besliyorlar. Çok değil. Bir inek ve üç tane koyun, yaklaşık on tavuk ve bir yuva kaz.
* * *
Onlar rastlantı sonucu karşılaştılar. Gülnur Ufa’ya giderken, o ise, babasının kardeşi Gimran, tahlil sonuçlarını alıp köye dönerken rastlantı sonucu buluştular. Amcasının kollarını kanat gibi açarak ona doğru geldiğini gören kadın şaşırarak bağırdı.
“Gimran amca!”
Amcasının elini iki eliyle hapsedip sıkıp selamlaşınca Gülnur haberdar olduğunu bildirerek:
“Peki, nasıl?” dedi.
“Doğrulandı...” O kadar üzülerek söyledi ki Gülnur’a durduğu yerde yer sallanıyor gibi geldi bile.
Ancak “Ah!” diye bildi. Gözleri hüzünle doldu, yüzüne acı yansıdı.
“Bizim nesilde erkeklerin ömrü kısadır...” Amcası çaresizliği bildirerek elleriyle havayı deldi.
“Öyle deme, herkesin kendi kaderi, kendi yolu. Allah herkese zamanı kendi üleşir. Teslim olma zamanı değil! Mücadele etmek lazım! Mücadele etmek!” Gülnur hemen kendini toparladı.
“Hmm... Bilmem...” Öyle dese de gözünde umut parıltıları sönmemişti daha Gimran amcasının.
Amcası en değerli şeyini elinden almışlar gibi sessiz kaldı, üzüntülü gözlerini bilinmezliğe dikti. Dörtyol ağzında buluşan bu iki insan gergin sessizliği bozma çaresini aradı.
Birçok insan iyileşiyor. Ancak o değil hasta olan. Demek ki onlar bugünden itibaren bu durumu kabul ederek onunla yaşamak zorunda.
“Tahliller doğrulandı. Kanser kökleşmiş. Yazın ot biçerken pınar suyunu terlediğim halde içmiştim. Akciğer şişti. Sonra boğazdaki lenf düğümü şişti.” Bunları anlatırken iki taraf da kaçınılmaz ağa düştüklerine intibak etmişti.
“Amca, güzel bir bitki var. Köyümüz yanında çöplüklerde, nehir kenarında çokmuş ondan. İsmini kitapta melekotu demişler. Zehirli bitki o. Onu maydanoz diye yiyip zehirlenenler de var diyorlar. O yüzden tentürünü ancak bir kaç damla içerler.”
“Tamam, nasıl içmek lazım yazarsın”, amcası canladı. Bunu başarabilir miyim diyormuş gibi yine yeğenine baktı.
“Evet, evet, onu içip iyileşeceksin, amca! Ancak umutsuzluğa kapılma!” tam o zaman umutlarını canlandırmaya, solmaya başlayan canını diriltmeye gerektiğini hissederek Gülnur acele acele iletti bu bilgiyi. Gimran amcasının gözlerinde sıcak parıltılar göründü.
“Tamam, gayret ederim” dedi amcası. Kimyasal tedavi yapmayı teklif ettiklerini, gidip gitmeyeceğini halledemediğini söyledi. Yeğeni “Mutlak gitmek lazım” tavsiyesine olumlu cevap alınca onlar sağken daha görüşmek nasip olsun diye vedalaştı.
Yollar böylece ayrıldı.
* * *
Gerçek mücadele başladı. Doktorların her dediğini tam olarak yapıp durumu iyileşerek yaşamak için umut uyandığı zamanlar da, umutsuzluğa kapıldığı zamanlar da oldu. Karısıyla birleştiler. Bir can olup kötü hastalığa karşı savaş ilan ettiler. Gimran değişik ilaç bitkilerini suda kaynatıp içti, değişik tedavi usullerini kullandı. Melekotunun da faydası oldu. Yılanın yuva yaptığı eve belâ gelir deseler de kendinin hastalanmasını ona bağlamadı. Önce düşman olarak kabul edilen varlık onu koruyan, ona şifa veren kutsal bir varlığa dönüştü. Büyük annesinin, “Beyaz yılanla karşılaşan insan şaşırıp kalmaz, onun önüne beyaz örtü serse boynuzunu oraya koyar, ondan sonra o insana mutluluk kapıları açılır”, dediğini hatırladı. Sıbarkay’ın güneşte parlayarak gümüş gibi gövdesini süründürerek nehir kenarına gittiği anı göz önüne getirdi. Yılanların padişahı olan Beyaz yılandan neyi eksik? Hastalık yavaş yavaş çekilmiş gibi oldu. Karısına çok ilgi gösterdi. Çocukları da ana yurduna dönerek yardım etmeye, durumunu kolaylaştırmaya çalıştı. Sıbarkay evvelki gibi yaşamaya devam etti. Her zamanki gibi kuşlarla birlikte nehir kenarına gidip geldi. Ev sahiplerinin verdiği payı yedi. Evlerinde yılanın yaşamasına nasıl alıştıysalar, ev sahibinin hastalanmasına da öyle alıştılar ve sessizce onunla mücadele ettiler. Güçler eşit olmayan mücadelede biraz kötü düşündün mü, şikayet etmeye başladın mı, sen yenildin demek olduğunu bu iki insan anlıyordu.
Ağır yük düştü Vesile’nin omuzuna. Kocası hastanede kimyasal tedavi yaptırdığı zamanlarda gönlünü içki içerek teselli etti. Yeşil yılan onun içinde yuva yapmıştı. Her gün kedi payını ısrarla istemeye, talep etmeye başladı. Kocasına, akrabalarına göstermemeye çalıştı. Ayyaşa dönüştüğünü anladı. Sonra evde kapanarak içki içmeye başladı. “Hasta kocaya bakmayı kolay mı zannediyorsunuz”, deyerek kendini mazur göstermeye çalıştı. Saklamak mümkün olmayan bir hastalık oldu o. Güçlü kadını boyun eğdirdi. Derin bilinmezlik, uçurum onu aşağı sürükledi. Kocası önce onun bu alışkanlığına karşı durmaya çalıştı. Sonra boş verdi, alıştı. İçten yandı. Bununla yaşamaya öğrendi. Lâkin Vesile dünyadan vaz geçerek içki kucağına girmeye devam edince dünyasının kararmasını, yaşamak isteğinin azalmasını hissetti.
* * *
Sabah çok şüphe vericiydi. Yilan titreyerek uyandı. Bir şeyden korkmuş gibi yattığı yerde çevrildi ve hızlı hızlı sürünerek dışarı yollandı. Güneşin ışığı karanlığa alışan gözlerini acıttı galiba. Başı görününce uzun zaman hareketsiz yattı. Yoksa böylece güç topladı mı? Sonra yavaş yavaş gözlerini açtı, alıştığı yoldan nehire doğru yollandı. Etrafında kuşlar cıvıldadı. Yılan bir şey hatırlamış gibi acele bir yere gitmek istiyordu. Her zamanki gibi suya daldı ve tekrar su yüzüne çıkmadı. Nasıl ortaya çıktıysa aynı şekilde kayboldu.
* * *
Möleyerek çayırdan inekler döndü. Vesile güçsüz parmaklarıyla sütle dolmuş memeleri yıkadı, kumaçla kuruttu, ineğinin sırtını okşadı ve alıştığı hareketlerle sağmaya başladı. Bu sefer süt damlaları kovaya çınlayarak değil, gürültü çıkararak düşüyor gibi geldi. Yılanın dönmemesi yüreğinde bir endişe uyandırdı. Hayatları iyileşti derken... İyileşti, çünkü Gimran durumuna alıştı. Mızmızlanmayarak, şikayet etmeyerek tedavi oluyor, umutsuzluk arkaya çekildi. Vesile hüzünlü düşüncelerini kenara çekti. İnek de sağıldı. Başka ev hayvanları da ahıra kapatıldı. Bak, bu ineğe ne olmuş? Bir şey istiyormuş gibi mölüyor. Kabus görüp uyanmış gibi kazlar da tıslıyor. Köpek de havlayarak onlara katılıyor. Can sıkıntısından kurtulmak için Vesile gündüz hazırladığı içindeki yeşil yılanın istediği içkiyi içti ve kendini yatağa attı. Gimran’ı düşünecek hali yoktu. O derin bir uçuruma daldı. Ev sahibi gönlüne kara bulut gibi kötü düşüncelerin hücum ettiğini hissetti. Başka çaresi kalmamış, yaşam gücü tükenmişti.
* * *
Sabahleyin sağılmayan, çayıra kovulmayan hayvanları görerek komşuları kapılarını çaldı. Ses olmayınca ve kapanmamış kapıyı görünce, “Uyuyakalmışlar mı acaba, gece ambulans falan da gelmedi, herhangi bir araba sesi de duyulmadı” diyerek içeri giren ihtiyar kadın yatakta ebedi uykuya dalan erkek ile kadını gördü.
Bu dünyada kendileri için bölünen sınavları tamamlandı bu iki insanın. Birbiri için yaratılmış, bir bütün olup hayat sürdüren yarım daireler öteki dünyada da beraberdir. Mutlu canlar aynı gün ebediliğe yollanır derler…
1.12.2018