Bilgin Şehzade


 01 Ağustos 2023


“Bir sözlüğün romanı yazılabilir mi?” sorusunu
cevaplamak artık zor değil. Hiç düşünmeden,
muhakemeye gerek duymadan “Yazılır!” diyebiliriz.
Günümüzden bin yıl önce Kaşgarlı
Mahmut’un ömründen onlarca yıl vererek
büyük emeklerle hazırladığı ilk Türkçe sözlüğümüz
Divan-ı Lügati-t Türk’ün romanı yazılmıştır.
Çocuklar ve gençler için edebî eserler
üretmeyi adeta millî bir görev olarak benimsemiş
eğitimci yazar Hasan Kallimci, uzun ve yorucu
bir hazırlık aşamasından sonra bu paha
biçilmez sözlüğümüzün romanını yazmıştır.
Kallimci eserini, eğitimciliğinden gelen tecrübesiyle
kalem ustalığını birleştirerek ilköğretimden
sonraki herkes tarafından rahatça
okunup anlaşılabilecek tarzda yazmıştır.
“Sanki beynime bir ‘soru böceği’ yerleşmişti.
Ağustos Böceği gibi cırlaya cırlaya sorular
üretiyor; ‘Cevap ver! Cevap ver!’ diyerek rahatsız
ediyordu. Bin yıl önce Türkler hangi
kelimelerle konuşuyordu? Eşya, giysi, meyve,
sebze adları bugünkü gibi miydi? Çocuklar
hangi oyunları oynuyorlardı? İnsanlar hangi
yemekleri yiyorlardı? Okullarda
neler öğretiliyordu?”
Yazar, bu ifadelerle başlayan
eserin ön sözünde okuyucu
ilgisini roman üzerine çekmeyi
başarıyor. Anlatmaya
Kaşgarlı Mahmut’un çocukluk
döneminden başlıyor.
Önce sokakta arkadaşlarıyla
oyun oynayan Mahmut’u tanıyoruz.
Sonra Mahmut’un
aile ortamındaki durumunu,
annesiyle babasının ona karşı
tavır ve tutumlarını okuyoruz.
Geçmişteki Türk aile yapısı
içinde kadının, erkeğin,
çocuğun konumlarına dair
önemli ayrıntılara tanık oluyoruz. Çocuk Mahmut’un
ilgi ve yetenekleri yavaş yavaş belirginleşmeye
başlıyor ve ailenin de desteğiyle geliştiriliyor.
Anne baba, evlatlarının iyi bir eğitim
alması için gereken her türlü özveriyi gösteriyorlar.
Uzun yıllar ona hasret yaşamayı bile
göze alıyorlar. Mahmut iyi okulların, seçkin
hocalarından aldığı eğitimle, ciddi, özel çalışmalarıyla
kendini yetiştiriyor. İleri derecede
Arapça, Farsça öğreniyor. Dönem, İslamiyet’in
Türkler arasında hızla yayıldığı bir dönem olduğundan
Mahmut, Müslümanlık konusunda
da aldığı eğitimlerle, orijinalinden okuduğu
eserlerle kendini neredeyse bir din alimi seviyesinde
yetiştiriyor. Amacı İslam’ı Türklere
Türkçe olarak anlatıp daha doğru anlaşılmasını
sağlamaktır. Bunu da başarıyor. Sonuçta
Mahmut, tam anlamıyla bilge bir kişiliğe kavuşuyor.
Mahmut hem bilge bir insandır aynı zamanda
Karahanlı Türk Devleti’nin şehzadelerinden birisidir.
Bir takım siyasi gelişmeler sonucu kimliğini
gizleyerek, uzun yıllar Kâşgar şehri dışında
sürekli yer değiştirerek
yaşamak zorunda kalmıştır.
Zaten kendisi için bir hedef
olarak belirlediği sözlüğünü
hazırlayabilmek için Kâşgar’da
karşılaştığı farklı Türk
boylarına mensup insanlarla
kurduğu diyaloglar yeterli
olmamaktadır. Türk coğrafyasına
açılmak bütün Türk
boylarını gezmek, yakından
tanımak, her boydan hatta
her obadan kelime derlemeyi
istemektedir. Bir anlamda bu
zorunlu sürgün hayatı onun
işini kolaylaştırmıştır. Can
korkusu ve çalışma azmiyle
sürekli yer değiştirmiş, bir yandan hazırlamakta olduğu sözlük için kullanımda
olan Türkçe kelimeleri derlerken bir
yandan da Türk boylarını Müslümanlık konusunda
bilgilendirmiştir. Müslümanlığın bilinçli
yaşanması için ayrıntılı açıklamalar yapmış,
gerektiğinde namaz kıldırmış, vaazlar vermiştir.
Gelen soruları, Türk boylarının dillerini kullanarak
en anlaşılır biçimde açıklamıştır. Konuk
olarak kaldığı her oba halkı tarafından çok
sevilmiş, takdir edilmiştir.
Biliyoruz ki dil, kültürü oluşturan unsurlardan
en önemlisidir ve aynı zamanda kültürün taşıyıcısıdır.
Milletler maddi, manevi değerlerin
tümünü dillerine emanet ederler. Dil, bu emaneti
bünyesinde korur, zaman ve mesafe engeline
takılmadan o dili kullanan herkese, her
nesle ulaştırır. Göktürk kitabeleri bin üç yüz yıl
önce ve binlerce kilometre ötemizde yazıldığı
halde bize kadar dilimiz sayesinde ulaşmıştır.
Atalarımızın yaşayışlarına dair her türlü bilgiyi
dilimiz sayesinde öğreniyoruz. Geçmişi
dilimizle değerlendiriyor, geleceğe dilimizle
yürüyoruz. Bu bakımdan milletlerin hayatında
dillerinin önemi hiçbir değerle kıyaslanamayacak
kadar büyüktür. Millet olarak sağlam
bir dil bilincine sahip olabilmemiz, bu bilinci,
evlatlarımıza çocukluktan itibaren vermekle
mümkündür.
Bilgin Şehzade’nin öncelikli yazılış amacı ortaokul
seviyesindeki öğrencilerimizi bin yıl
önceki Türkçemizle karşılaştırmaktır. Dilimizin
önceki hâliyle tanışmalarını sağlamak, onlara
dilimizi tanıtmak, sevdirmek ve bu konudaki
duyarlılıklarını geliştirmektir.
Kallimci seçtiği hedef kitlenin İlgisini kolayca
çekebilmek için eserine Kaşgarlı Mahmut’u çocukluğunda,
sokakta, arkadaşlarıyla oynarken
anlatmaya başlamıştır. Daha ilk sayfada okuyucusunu
o dönemin yaygın kullanılan kelimeleriyle
tanıştırmıştır. Bin yıl önce topa “topıg”
denildiğini, futbola “tepük” denildiğini hemen
öğreniyoruz. Bir sonraki sayfada “on artukı
biş”in “on beş” demek olduğunu, “sekkiz, tokuz,
yigirmi”nin “sekiz, dokuz, yirmi” olduğunu
ve sayıların bin yıl süresince fazla değişikliğe
uğramadığını öğreniyoruz. Bir soru canlanıyor
kafamızda: “Acaba bugün kullandığımız Türkçe
içinde fazla değişmemiş başka kelimeler
de var mı? İlerleyen sayfalarda “boldu=oldu,
ata=baba, bişig=beşik, küz=sonbahar (güz),
ogıl=oğul, yastuk=yastık, yogurkan=yorgan…”
gibi yüzlerce kelimeyle karşılaşıyoruz.
Okudukça ilgimiz artıyor.
Bir an ortaokul öğrencisi olduğumu, arkadaşlarımla
birlikte Bilgin Şehzade’yi okuduğumuzu
hayal ettim. Ne yapardık? Herhâlde cümlelerimizin
içine bin yıl önceki kelimelerden katarak
farklı kelime oyunları icat ederdik. Atalarımızın
kullandığı kelimelerden hareketle birbirimize
bilmeceler sorar, yarışır, şakalaşırdık. Oyunla,
yarışla, şakayla dilimizin önceki hâlini epeyce
tanır ne kadar değiştiğini ne kadar geliştiğini
anlamaya çalışırdık. Dilin yaşayan, gelişen,
canlı bir varlık olduğuna inanırdık. Dilimizi her
hâliyle mutlaka severdik.
Bilgin Şehzade dilin millet hayatındaki yerine
ve geleceğine de dikkat çekiyor. Dilsiz millet
olamayacağı gibi diline sahip çıkmayan, dilini
koruyup geliştiremeyen milletlerin de millet
olarak kalamayacağına işaret ediyor. Tarih
dilini kaybettiği için kendi benliğini, birliğini,
varlığını kaybeden milletlerle doludur. Devletsiz
olsa bile dilinden vazgeçmediği için
yaşadığı badirelere rağmen varlığını sürdüren,
sonunda devletini de kuran milletler de
vardır. Bilgin Şehzade, dille ilgili benzer pek
çok önemli gerçek konusunda dikkatimizi çekmektedir.
Ön sözde sözü edilen soru böceğinin sorduğu
bütün sorular eser boyunca güzel bir roman
kurgusu içinde cevaplandırılmıştır. Kaşgarlı
Mahmut’un adeta ömrünü vererek tamamladığı
Divan-ı Lügati-t Türk adlı sözlüğünü Sultan
Alpaslan’ın damadı Halife Muktedî’ye sunuluşuyla
eser son bulmuştur.
“Saraydan ayrılırken sözlüğünü yazmış ve takdim
etmiş olmanın sevinci içindeydi. Sırtından
ulu bir dağın ağırlığı kalkmışçasına rahattı.
Görevini yapmış olmanın huzurunu duyuyordu.”
Bilgin Şehzade’nin bu son satırları Kaşgarlı
Mahmut’la birlikte eğitimci yazar Hasan Kallimci’nin
rahatlayışını, huzur duygularını da
ortaya koymaktadır. Çünkü Kallimci, yüksek
sorumluluk bilinciyle eser veren bir yazardır.
Bilgin Şehzade sadece belli yaşlardaki çocuklarımızın
değil Türk dilini kullanan herkesin
okuması gereken bir roman olmuştur.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 200. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 200. Sayı