HaftanınÇok Okunanları
OĞULMAYA SEMİZADE SAPAROVA 1
Rabiye Recebova 2
Bavırjan Jakıp 3
İLKER TOSUN 4
Yakup Ömeroğlu 5
Coşkun Haliloğlu 6
HİDAYET ORUÇOV 7
Ulu bir ağacın gölgesinde büyük bir kalabalık toplanmıştı.
Doksanını tamamlayıp asırlık yaşlara gelir olmuştu.
Bu gözler neler görmüştü neler…
Bu kulaklar neler duymuştu neler…
Bu eller nelere dokunmuştu nelere…
Bu asırlık bellekte ne hikâyeler vardı…
Acısıyla tatlısıyla,
gâh ağlayan
gâh gülen
geçmişti zaman.
Neredeyse son üç yıldır bir pencereden bakıyordu hayata.
O pencereden bir asırlık hayatını sığdırarak bakıyor, yitip gidenlerin ardından en sevdiklerinin isimlerini en sevdiğinin ismi ile birleştirip elindeki tesbihi her çekişinde zikrediyordu.
Ne zaman isimler yüzde tamamlanacak olsa hep aynı ismi tekrar ediyordu.
“Allah…
Allah…
Allah…”
Önce davullar çalmaya başladı.
Sonra zurnanın sesi ta yüreğinin ortasında bir çırpınışa döndü.
Yıllardır tutmayan ayaklarına sanki can gelmişti.
Kendini meydana atıverip eski günlerdeki gibi zeybek oynamak istemişti.
Oynardı da…
Ama onun gibi değil.
Onun oynayışında toprak sarsılır, gökyüzünde her el sallayışında rüzgârlar eser, yer yerinden oynardı.
Neyse…
Bugün asker uğurlama töreni için onu getirmişlerdi.
“Atamız başımızda olsun, onun hayır duasını alalım.” demişlerdi.
Bir yanda oğullar gelinler…
Bir yanda kızlar damatlar…
Torunlar…
Yeğenler…
Onların çocukları…
Boy boy ailenin bütün fertleri sanki gölgesinde oturduğu ulu ağacın dalları gibi uzamış, uzamış…
Bütün bu kalabalığı gölgesinin altına almış gibiydi.
Herkesin gözü onun üzerindeydi.
Yıllardır düğünler, bayramlar, sünnetler, cenazeler ve asker uğurlamaları onun duası ile
açılır, onun duasıyla kapanırdı.
Herkes pür dikkat onun ağzından çıkacak sözleri bekliyordu.
Kulaklarında anasının sesini duyar gibi oldu.
“Oğul, Çanakkale yolunda sizi birbirinize emanet ediyorum.
Ağabeyinin gölgesini üzerinden eksik etme.
Allah yolunuzu denk kılsın, yolunuza yoldaş eylesin.
Haydi bir dua et de yola çıkın.”
Savaş haberlerini aldıkları vakitti.
Hafızlık icazetini daha yeni almıştı.
O ağabeyi gibi değildi.
Ağabeyi atılgan, cesur, zeybeklerin lideri gözü pek bir delikanlıydı.
Aralarında on yaş fark vardı.
Ağabeyi gibi boylu poslu değildi, daha çelimsizdi.
Ağabeyinin yüreği insanlık yangınlarının yandığı bir yürekti.
Nerede bir ah işitse oraya koşar, elinden gelen ne varsa mücadele ederdi.
Sadece mahallenin değil bütün kasabanın çocuklarının sevgilisiydi o.
Yiğit, korkusuz görünümünün altında bir çocuk yüreği saklıydı onda.
Bir çocuk yüreğinin saflığı…
temizliği…
merhameti…
Daha önce de savaş yaşamışlığı vardı.
Daha bir aylık evliyken sefere çağırmışlardı.
Tam dört beş sene sonra dönüp gelmişti ama heyhat…
Eşi o savaştayken doğum yapmış ve arkasından geçirdiği bir hastalıkla vefat etmiş, arkasında bir yetim bebek bırakmıştı.
Savaştan dönüşünde artık küçük kızıyla beraber ayrılmaz bir ikili olmuşlardı.
Ama gözünden sakınıyordu.
Hiç kimseye emanet etmiyor, ne iş yapılacaksa onu da yanında götürüyordu.
İşte seferberlik haberleri çıkmış, kendisi de ağabeyi ile birlikte Çanakkale’ye doğru yola çıkacaktı.
O zamana kadar gölgesine sığındığı bir ulu ağaç olan ağabeyi gözyaşlarını tutamıyor, sarsıla sarsıla ağlıyordu.
Kızından ayrılmak ona zul geliyordu.
Küçük kız babasının sırtından inmek istemiyor, o da babasıyla birlikte ağlıyordu.
İşte o an ağabeyinin gölgesinden sıyrılıp ağabeylik yapma zamanının geldiğini anlamıştı.
Önce yeğenini ağabeyinin sırtından indirdi.
Kucakladı.
“Baban bu vatan için savaşmaya gidecek.
Sen kahraman bir babanın kızı değil misin?
Şimdi ağlama vakti değil evladım.”
Küçük kız çocuğu her şeyi içten bir şekilde anlamışçasına ağlamayı kesti.
Sonra ağabeyinin yüzünü ellerinin arasına alarak:
“Ağabey bak… zeybekler seni bekler. Senin yoldaşlığın, senin liderliğinde memleketin kurtuluşunda rehberimiz sen olacaksın.”
Ağabeyim bana öyle bir sarılmıştı ki geriye söylenecek söz kalmamıştı.
Ağabeyimin emaneti güzeller güzeli boynu bükük kızımızı anamıza emanet ettik.
Ve yola çıkılmadan önce ben şu duayı ettim:
“Rabbim senin yolunda vatan millet için savaşmaya giden bu erlerin yoldaşı ol. Bizi namerde muhtaç etme. Bize senin yolunda ya şehit olmayı ya da gazi olmayı nasip eyle.”
Yola çıkış o çıkış…
Onlarca yiğidin arasında Çanakkale’den memlekete dönen sadece iki kişiydik.
Ben savaş boyunca daha hayatının baharında binlerce yiğidin vatan yolunda şehit olduğuna şahitlik ettim.
Hafız olduğum için bana cephe gerisinde görev verdiler.
Cennetin yolcuları şehitlerimizi, o nur abidelerini ellerimizle toprağa emanet ettik.
Gerçi onlar artık toprağın emaneti değil…
Toprak onların emanetiydi.
Bir gün cennet yolcularının arasında ağabeyimi tanıdım.
Annem ikimize de aynı desenle aynı kuşak dokumuştu.
Anamın kara benli civan boylu evladını…
o bükük nazlı kızımızın babasını…
zeybeklerin liderini…
yoldaşlarını…
bir zeytin ağacının altına emanet ettim.
Ne zaman bir davul eşliğinde zurnalar zeybek havası çalsa ağabeyim gelir aklıma.
Sonra anamın duası:
“Rabbim yolunuzu denk kılsın, yolunuza yoldaş eylesin.”
İşte karşımda civanlar…
Hayatının bahar