Bir Cemreydi Şükrü Karaca


 01 Mayıs 2015

Haberini kimden aldığımı hatırlamıyorum ama Şükrü Karaca’nın vefatını duyduğumda üzülememiştim şaşkınlığımdan. Ölümü yakıştıramadığım bir büyük kahkahaydı çünkü Şükrü, ölüm ihtimalinden azade bir coşku... Azerbaycan Parlamentosunda Milletvekili olan, Büyük Kuruluş Partisi Genel Başkanı ve ortak dostumuz Fazil Qezenferoğlu’na vefatını haber verdiğimde bile ölümü uzaklardan gelen doğrulanmamış bir rivayet gibi gelmişti bana. Şükrü’yü kaybettiğimi(zi) taziye evine gittiğimde gördüğüm onlarca tanıdık simanın yüzündeki acının yüreğime yansımasıyla idrak edebildim ancak. Aradan geçen zaman herkes gibi beni de kendi içine çekti ve Şükrü ile iki ayrı dünyada yaşadığımız duygusuna alıştırdı. İki ayrı dünyadan kastım bir benzetme değil. O artık öbür dünyada, ben ise şimdilik bu dünyada yaşayan ve bir süreliğine birbirinden ayrı düşmüş iki arkadaşız. Onun önünden perdeler kalktı. Ben hala kat kat perdeler önünde kendimi, varoluşumu, dünyayı, aşkı, imanı anlamaya, duymaya ve nasıl yaşanması gerektiğini bilmediğim bir cehaletle hayatı yaşamaya devam ediyorum. Şimdi onun ardından yazmak için zayıf hafızamı toplamaya, yüreğimi yoklamaya ve ortak zamanlarımız içinde kazı yapmaya çalışıyorum. Bir gün Vakıflar Dergisinde göz gezdirirken Fevziye Abdullah Tansel’in hocası Mehmet Fuat Köprülü’nün ardından yazdığı bir yazının üstünde “Nekroloji» diye bir ibare dikkatimi çekti. Bu soğuk ibarenin anlamı için sözlüğe baktığımda kısaca “ölünün ardından  yazılan yazı” diyebileceğimiz bir edebi tür olduğunu öğrendim. Bu soğuk ve ürpertici kelimenin İngilizlerdeki karşılığı obituary» imiş. Bu, yabancılığı kadar soğuk türde bir yazı mı yazacaktım kahkahaları oturduğu kahvelerde yankılanan Şükrü için. Ardından bir ağıt, bir mersiye bile yazılamazdı Şükrü’nün. Çünkü bir bitmemişlik vardı hayatında, bir tamamlanmamışlık… En iyisi tasarlanmamış bir yazıya başlamak, bilgisayar tuşlarının peşine takılmak… Onunla ilgili olarak aklıma, öncelikle birlikte ne kadar çok kahkaha paylaştığımız geliyor. Gülmeyi çok seviyorduk. Belki taşranın yitik kasaba ve köylerinden metropollere çıkarak bin bir mahrumiyetle varolmaya çalışmaktan, varolduğumuzu farketmek ve farkettirmekten yorulmuş, bunalmış ruhlarımıza biraz nefes aldırıyorduk fıkra ve esprilerle. Belki ağlamayı kendimize yakıştıramadığımız için acılarımızın, yitiklerimizin, yenilgilerimizin üzerini toprakla değil kahkahalarla örtüyorduk. Maskesiz yaşamaktan yorulmuş yüzümüzün kırışıklıklarını yumuşatıyordu belki de gülmelerimiz. Belki zaman zaman baş edemediğimiz hayatla mücadelemizde bir doping olarak kullanıyorduk bir an için yüzümüzü güldürecek vesileleri. Onunla çok fıkra paylaştık, çok espri paylaştık, çok daha fazlasıyla hemen her konuda fikir ve düşüncelerimizi paylaştık ama o zaman farkettiğim fakat ancak şimdi dile getirmeyi göze alabildiğim paylaşamadığımız bir şeyler vardı. Acılarımızı, yoksulluk ve yoksunluklarımızı, çaresizlik ve açmazlarımızı paylaşamamıştık. Yarı yıkık taraflarımızı, sevap ve günahlarımızı, pişmanlık ve tövbelerimizi paylaşamamıştık. Paylaşamamıştık çünkü içinden geldiğimiz düşünce geleneğinde böyle bir paylaşmaya elverişli ortak bir alan yoktu. Bu neden böyleydi bilmiyorum. Sadece benimle mi böyleydi ya da ben mi böyleydim onu da bilmiyorum. Ama üzerinde düşününce bizim kuşaktan hemen herkesin en yakın dostlarıyla bile kişisel sorunlarını, iç dünyasını, aile hayatını konuşmadığını gördüm hayretle. Biz birbirimizi bir dernekte, bir lokalde, bir camide, bir kahvede ya da bir dostun yazıhanesinde tanır, fazlasını ne konuşur, ne merak ederdik. Şükrü örneğinden yola çıkarsak ben değerli bir akademisyen olan eşi Nesrin Hanımı, Şükrü Karaca’nın eşi olmasından daha fazla eserlerinden dolayı tanıyordum. Çocuklarını ise biliyor ama hemen hemen hiç tanımıyordum. Onun benim ailem hakkındaki bilgisi de benim onun ailesi hakkında bildiğimden daha fazla değildi. İşsiz kaldığı zamanlarda nadir olarak yüzüne vuran ve bir görünüp bir kaybolan sıkıntılı halleri dışında iç dünyasında hangi soru ve sorunlarla baş etmeye çalıştığını da bir dost yakınlığının gerektirdiği ölçüde bilmiyordum. Yaralarını bilmiyordum, iç çekişlerini bilmiyordum. Yüreğinin kanayıp kanamadığını da bilmiyordum, ağlayıp ağlamadığını da… Bildiğim tek şey dost olduğumuzdu… Nasıl, ne kadar, nereye kadar dost olduğumuzu bilmesem de dostluğuna ve dostu olduğuma inanıyordum, tereddütsüz… Şükrü’nün dostluğunun, arkadaşlığının hercai bir yanı vardı. O, dostlarını aramayan ve aranmayı beklemeyen bir tabiilikle severdi. Onun bu umarsız halinden dostlarına karşı ilgisizdi, vefasızdı gibi bir sonuç çıkarmak ona karşı yapılmış büyük bir haksızlık olur. Bir kalb rahatsızlığı nedeniyle hastaneye yattığımda yüzünün sapsarı kesildiğini, hemen telefona sarıldığını, telaşından hemen yanında olan telefonunu aradığını ve bir türlü bulamadığını anlatmıştı ortak dostumuz Burhanettin Kapusuzoğlu. Onun aramayan ve aranma beklemeyen hali o kadar tabiidir ki, iki üç yıl sonra bir araya geldiğinizde bile dün konuştuğunuz ve yarım kalmış bir konuşmayı devam ettiriyorsunuz duygusuna kapılır, aradaki senelerin bıraktığı mesafelerin eridiğini, hatta hiç olmadığını görürdünüz. Şükrü bildiğimiz anlamda çalışkan ve disiplinli biri değildi. Ama tutkulu bir mücadele ve dava adamıydı. Bir disipline bağlanma külfetinden sıyrılmış, serazad ve kalıplara sığmayan düşünme biçimi onun hem zaafı hem de üstün ve orijinal yanıydı. Genellikle bir yerlerde(daha çok kahvelerde) bir ya da birkaç kişiye, coşkulu ve kendine has güvenle bir şeyler anlatmaya çalışan bir adam… Hafızalarımızda Şükrü’den kalan ve Şükrü’yü en çok temsil eden ortak resim bu olsa gerek.. Şükrü hangi konuya ve işe odaklanmışsa ruhuyla bedeniyle orada mesken tutar. İnandığı bir işi yaparken işin rüzgârına bırakır kendini ve o işi bir rüzgâra dönüştürür, çevresindekileri de rüzgârının hedefi ve ortağı haline getirir. Şükrü’de bir işi yapma süreci üç aşamadan geçer. İlk aşama anlama, fehmetme, özümseme çabası şeklinde gösterir kendisini. İkinci aşama kendi içine yerleştirme daha doğrusu içine çekme, yani kendine ait kılma ya da kendini uğraştığı konuya ait kılma aşamasıdır. Bir esinti olarak başlayan iki aşama tamamlandıktan sonra üçüncü aşama bir fırtına şeklinde ortaya çıkar. İnanarak başladığı herşeye yeteneği ve tutkuyla bağlanma özelliği sevdiği, benimsediği, ifa ettiği her işi büyük bir fırtınaya dönüştürme gücü verir Şükrü’ye. Bu fırtınayı Şükrü içinde hapsetmeye çalışır. Bazen başarır bunu bazen ve hatta genellikle başaramaz. Bu fırtına bazen kendisinin dalına yaprağına zarar verirdi, bazen de yakınlarının. Ama kahvede içilen çayların hesabını hep kendisi ödemeye çalıştığı gibi kendi yarattığı fırtınaların zararlarını da kendisi ödemeye çalışırdı. Hayat, Şükrü’ye karşı sert ve haşin mi davrandı? Bunu bilemem ama az çok hepimizin iç dünyasında olduğu gibi onun da içinde gizlediği zamaneden şikâyetleri vardı. Ama hayat, siz buna toplum da diyebilirsiniz anne şefkatiyle davranmıyor her zaman öz evlatlarına. Hele düşünen, seven, bağlanan, varolma cehdiyle her maceraya atılmaya hazır ideal insanlarına karşı… Biraz farklılaşan, bilmek, görmek, bir şeyler yapmak hele daha iyi bir dünya kurmak isteyen çocuklarının tehlikeli sulara açıldığına inanan bir annenin vehmi, telaşı ve korkusuyla harekete geçer, kendi çocuğunun yoluna dikilir insan, toplum ve devlet. Vazgeçirmek adına en zalim yöntemleri ve cezaları denemekten geri durmaz. Çeşit çeşit zulmü yaşamış, hayatının hemen her döneminde haksızlıklara uğramış, engellenmiş, ruhu; yaşadığı ve tanık olduğu ama önlemeye gücünün yetmediği dev aptallıklarla, bazen bütün bir ülkeyi kuşattığı duygusu yaratan yaygın anlamsızlıklarla, anonim cinnetlerle hatta şımarık yozluklarla örselenmiş kendi çağının çocuklarından biriydi Şükrü. Anadolu çocuklarının taşradan gelip merkezde tutunması hele bir yerin adamı ve taraftarı olmaya tenezzül etmeden bir yer edinmesi neredeyse imkânsızdır. İyi bir şair ve romancı olabilirdi ama bu yolla evini geçindirmesi mümkün olmadığı gibi bu sıfatlar ve bu alandaki başarılar Şükrü’yü tatmin etmeye yetmezdi. Nitekim yetmedi de. Tek şiir kitabı Anestü Nara ile şiirde, tek romanı Dünyayı Dolduran Kiraz ile romanda elde ettiği erken başarı sanırım onda erken bir doygunluğa yol açtı. Kendini gerçekleştirebileceği, daha fazla ve daha büyük çaplı işler yapabileceği bir alana ihtiyaç duyuyordu belli ki. Bu ihtiyaç birçok aydınımız gibi Şükrü’yü de siyasetin kucağına düşürdü. Tansu Çiller’in danışmanı olarak siyaset dünyasının içine daldığı (Şükrü siyasete girmedi adeta daldı) andan itibaren fikir adamı ve yazar Şükrü Karaca’nın yerini stratejist Şükrü Karaca aldı. Zamanla siyaseti, siyasetin günlük, anlık denebilecek kadar kısa süreli ama o ölçüde heyecanlı, etkili ve yaptırım gücü yüksek dilini benimsedi. Stratejist Şükrü edebiyatçı Şükrü’yü ele geçirdi. Edebiyatçı Şükrü, stratejist Şükrü’yü etkili, sözü dinlenen, düşünce ve çözümleri önemsenen parlak bir şahsiyet haline getirdi. Tansu Çiller döneminde Çankaya bölgesinden ikinci sıradan milletvekili adayı gösterilmişti. Sadece Şükrü değil, DYP’nin bir önceki seçimde aldığı oylara bakarak neredeyse bütün tanıdıkları milletvekili seçilmesini garanti görüyordu. Ama olmadı, imkânsız hükmünü icra etti, ne yazık ki seçimi kazanamadı. Bir siyasetçide olması gereken birçok niteliğe sahip olmasına rağmen muhafazakâr partiler onu bir daha aday göstermediler. Ona, kendini ifade edebileceği ve çalışabileceği başka bir alan da açmadılar. İçinde bir kırgınlık, bir burukluk belki de bir öfke birikiyordu. Bütün yolların tıkandığına inandığı (Ne yazık ki, bütün yollar gerçekten tıkanmıştı) ve gözlerden ırak ve işsiz kaldığı bir zamanda gelen CHP’nin genel başkanlık danışmanlığı teklifine hayır diyemedi. Yeni görevi bütün arkadaşları gibi beni de büyük bir şaşkınlığa düşürdü. Boğazıma dostluğumuz kadar büyük bir yumruk oturdu. Ona, onu bu duruma düşürenlere karşı boyumdan büyük isyanlar boy attı içimde. Bu tercihi tahmin edileceği gibi arkadaşları ve dostları arasında sert tepkilere yol açtı. Yeni görevini içselleştiren, rasyonelleştiren ve meşrulaştıran tutumunu kabullenmek zordu Şükrü’nün. Ben de bu durumu kabullenebildiğimi söyleyemem. Ama bazı arkadaşları gibi onu kaybetmeyi de göze alamadım. Sanıyordu ki, CHP’de bir yeni irade, bir yenilenme iradesi var, halkla ve toplumun değerleri ile bir buluşma arzusu var. Vefatından bir ay kadar önce yaptığımız konuşmada artık CHP ile ilgili beklentilerinin normale döndüğünü görmüştüm memnuniyetle. O hangi partiye, hangi yapıya giderse gitsin Şükrü Karaca olarak gitti ve Şükrü Karaca olarak kalmayı bildi. Başka türlüsünü istese de yapamazdı. Şükrü, bir cephe adamıydı. Bütün gerçek savaşçıların bilmediği bir şeyi Şükrü de bilmiyordu; Kendini korumayı, kendi adına ve çıkarları uğruna savaşmayı. Sözün bittiği yer tam da burası bu yazıda. Söyleyebileceklerim tükendi mi, bilmiyorum… Söylenmesi gerekenleri söyleyebildim mi, bilmiyorum… Bir dostu, bir arkadaşı olarak Şükrü için, Şükrü’ye layık bir yazı yazmayı becerebildim mi bilmiyorum… Üstelik, bu yazıyı nasıl bitireceğimi de bilmiyorum…   Birden aklıma gelen bir hatıra sanırım bu müşkülü çözecek… Birkaç yıl önce benim de içinde bulunduğum kuşağın bir iç macerası olan “Kaf Dağına Bakan Ayna” isimli kendi başına bir kitap uzunluğundaki yayınlanmamış şiirimi okuması için ona vermiştim. Aynı günün gecesi telefonla beni aramış “Sen ne yapmışsın ya, benim yapmak istediğim bir şeydi bu) demişti. Kaf Dağına Bakan Ayna’nın başlangıç kısmında şöyle bir bölüm var: 

“Ey bizi gördükçe gözlerini yuman güneşi bahtımızın bulutların örttüğü ayımızın hilal ve bedir hali gökyüzünde sürgün yıldızımız Karanlıklarda boğulan gökkuşağı kendi gökkubbemizin ey 

Ey düşecek hava su ve toprak bulamayan cemrelerimiz 

Ey anasırı erbaa kendi üzerine düşen yıldırımlarımız Ey çıkmaz sokaklara açılan samanyolları içimizin” Şükrü, kendi üzerine düşen bir yıldırımdı benim kuşağımın bütün adanmış ve adanmışlığının bedelini ağır ödemiş insanları gibi. Şükrü, çıkmaz sokaklara açılan bir samanyoluydu. Belki bundan dolayı yarım kalmış, yarım asırlık bir rüya görürken vefat etmiş gibi geliyor bana. Şükrü, bir cemreydi düşecek hava, toprak ve su bulamayan. Bu yüzden başka bir zemine düştü. Toprağa düştükten sonra söylediğimden daha fazlasını söyleyecek takat bulamıyorum kendimde. “Şükrü gurbette öldü.” Öldüğü gurbet hepimizin gurbetiydi.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 101. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 101. Sayı