Bir Damla Gözyaşı


 01 Mart 2025

Bir toplantı için iş arkadaşım Selma’yla Ankara'ya gelmiştik. Toplantı sabah olduğu için öğleden sonra bize kalmıştı. Buraya kadar gelmişken doğup büyüdüğüm köyümüze gitmek istiyordum. Köyden ayrılalı çok zaman olmuştu. Annemi ve babamı da kaybedince hiç gitmemiştim. Birkaç yıl önce depremde çoğu evin yıkıldığını ve kalanların civar köylere taşındığını duydum. Yine de görmek istiyordum.  Selma Ankara’yı gezmek istediği için gelmedi ve akşam otelde buluşmak üzere ayrıldık. Köye yaklaştıkça içimi bir heyecan ve hüzün kaplamıştı. Varınca gözlerime inanamadım. Güzel köyüm terk edilmiş, virane bir hâldeydi. Yıkılan evlerin arasından evimize ulaştım. Harabeye dönmüş evimizin bahçesine girdim. Oyun oynayıp akşamları toplandığımız bahçeyi, küçük ahırımızı görünce hüzünlendim. 

Derenin kenarında biraz yüksekte kalan gölgesine oturup kitaplar okuduğum ağacım geldi aklıma. Boş vakitlerimde hep oraya kaçardım. Duruyor muydu acaba? Hemen oraya doğru yöneldim.  Deremiz kurumuştu, ağacım duruyordu. Ağacın altına doğru zamanla bir oyuk oluşmuş, kökleri biraz boşlukta kalmış yine de bulunduğu yere sapasağlam tutunmuştu. Oyuk biraz gözümü korkutsa da dolaşıp yanına çıktım. Çocukluğumdaki gibi dibine oturdum. Yıllar geçmesine rağmen yine içimde aynı huzur vardı. 

Eskileri düşünürken bir sesle irkildim. Bebek sesiydi. Terkedilmiş bir köyde bebeğin ne işi vardı. Etrafa bakındım. Ses çok uzak değildi. Oyuğun olduğu alana doğru eğildim. Otların altında bir sepet vardı. Zor görünüyordu. Gelirken dikkatimi çekmemişti. Yavaşça indim. Çalıların arasından sepete ulaştım. Sepetin içinde örtünün altında minicik bir bebek bana bakıyordu. Kucağıma aldım, elimi alnına koydum. Biraz ateşi vardı ama iyi görünüyordu. Onu kucağıma almam rahatlatmış olmalı ki susmuştu. İyi göründüğüne göre yeni bırakılmış olmalı diye düşündüm. Kimse var mı diye seslene seslene köye ulaştım ama hiç ses yoktu. Bu bebeği burada bırakamazdım. Onu da alıp arabaya geçtim. Çıkmadan bez bulup ıslattım ve bebeğin alnına koydum. Ateşi çok yükselmeden iyi gelir diye düşündüm. En yakın köye geldim. Meydanda bir kahve vardı. Oradakilere muhtarı sorunca merak etmişlerdi. Durumu kısaca onlara da anlattım. Belki ailesini bulmama yardım ederlerdi. Bebeğin ailesinin kim olabileceği hakkında bir şey bilmiyorlardı ama bizim köyden buraya yerleşen bir kadının evini tarif ettiler. Oraya gitmeden önce bebek için bez ve biraz süt temin ettim. Karnını doyurdum. Altını temizlemek için üzerindeki battaniyeyi açtım. Katlanmış bir kâğıt duruyordu. Okumaya başladım.

     Ben Güneş’in annesiyim. Sizi görünce sahip çıkarsınız diye düşündüm. O kocaman dünyanızda minicik bir bebeğe yer vardır değil mi?  Yavrumun yurtlarda heba olmasını istemiyorum. Önce Allah’ a sonra size emanet.

Olduğum yerde donup kaldım. Gözlerimdeki yaşa engel olamıyordum. Demek adı Güneş’ti. O sırada telefonum çaldı. Selma arıyordu. Bebekle ilgilendiğim için saatin farkında değildim. Akşam olmak üzereymiş. “Bahar, ne zaman döneceksin?” diyordu. “Başıma bir şeyler geldi.” deyince merak etti. Gelince anlatırım diyerek kapattım. Altını temizledikten sonra köylülerin tarif ettiği eve gittim. Mektubu okusam da sormak istiyordum. Avlu içinde bir evdi. Kapıyı yaşlıca bir teyze açtı. Kendimi tanıttım ve olanları kısaca anlattım. “Bizim Melek’tir. Köyü terk etmeyenlerden biri. Garibim kocasını kaybedince iyice içine kapandı. Hamile olduğunu biliyorduk. Hatta komşulardan biri yemek götürmeye gittiğinde evde onu baygın bulmuş. Hastaneye götürmüşler.  Kötü hastalık demiş doktor. Bir iki gün sonra komşular bana gelmişlerdi, o zaman söylediler. Hatta ikna etmeye çalışmışlar. “Bebeği aldır.” demişler. “Benim tedaviye gücüm yetmez zaten.” deyip kabul etmemiş. Yardım edelim elimizden geldiğince dediysek de hiç yanaşmadı.” Tam o sırada bir kadın telaşla avluya girip: “Melek ölmüş, derenin orda bulmuşlar.” dedi. Yaşlı teyze “Zavallı kadıncağız, adı gibi melek oldu.” diye ağlamaya başladı. Bana döndü ve: “Buralarda yavrucak heba olur, götür sen. Ben komşularla oraya gideyim. Son görevimizi yapalım.” diyerek ayrıldı. Ben de Güneş’le Ankara’ya döndüm. 

Selma endişeyle beni bekliyordu. Bebeği görünce şaşırdı. Merakla yüzüme baktı. Olanları anlattım. Çok konuşmaya gücüm yoktu. Bugün yaşadıklarımdan sonra ne yapacağımı bilmez hâldeydim. Selma: “Bahar, geç oldu zaten bebek için bir şeyler alalım, bu gece bakarız ona, yarın karar veririz.” dedi. Onun dediğini yaptım. Kollarımda uyuttum onu. O kadar masumdu ki. Sabaha kadar düşünmekten gözüme uyku girmedi. Koynumda uyuyuşunu seyrettim. Ben yalnız bir kadındım. Nasıl bakabilirdim ki bebeğe? En iyisi polise teslim etmekti. Zaten ertesi gün dönmemiz gerekiyordu. Sabah emniyete gitmeye hazırlanırken masum masum bana bakışına daldım. Nasıl götürecektim. Benim o hâlimi görünce Selma ben götüreyim en iyisi sen gelme diye bebeği kucağına aldı. Güneş onu bırakacağımızı hissetmiş gibi ağlamaya başladı. Durmadan ağlıyordu. Onum minicik gözlerindeki yaşları görünce ben de ağlamaya başladım. Kucağıma aldım, bağrıma bastım. “Bırakamayacağım.” dedim. Kucağıma alır almaz sustu. Küçücük elleriyle parmağımı tuttu. Bizi öyle görünce Selma’nın da gözleri dolmuştu. “Belli ki Güneş senin kısmetin, siz ayrılamayacaksınız. Benim burada bir avukat arkadaşım var bir arayıp konuşalım.” dedi. 

Evime bir Güneş doğuyordu.  İş için gittiğimiz Ankara ve hep altında düşler kurduğum, kitaplar okuduğum o ağaç bana bir Güneş hediye etmişti. Onun o minicik gözlerinden elime düşen bir damla gözyaşı bizi bağladı ve kızımla yolculuğumuz böyle başladı.

(AYB Türkiye Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, ŞUBAT, 2025)

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 219. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 219. Sayı