Bir Kaşık Sümelek


 15 Eylül 2026

Meşe ağaçlarının koyu gölgesinin sindiği yolda yürümek o kadar keyif verir ki… Yepyeni ufuklara kadar yol alırsınız. Güneşi seyrek de olsa yaprakların arasından görmek, sadece kendine ait bir dünyada yürümek insana bahşedilen bir saadet değil midir?

Bugün aynı yolda yürürken aklımda hep kahvaltı sofrasında yaşadıklarımız vardı. Oysa bu sabah yola çıkarken bu yolun sessizliğinde ve ıssızlığında yepyeni hayaller kuracak, belki de tasarladığım yeni öykülerin vücut bulmasını sağlayacaktım. Ama öyle olmadı. Kahvaltı sofrasında yaşanan bir anlık gelişme tamamıyla benliğimi egemenliği altına almıştı.

Böyle zamanlarda konuya odaklanmak için kendi kendime şarkılar söylerim. Eğer başladığım şarkı beni sarmadıysa başka şarkılara geçiş yaparım. Ama bu sefer bir türkü dilimde pelesenk oldu gitti. Kontrolsüz bir şekilde tekrar edip duruyordum. Oysa bu türkünün şu an yaşadıklarımla hiçbir bağlantısı yoktu.

Gülümsedim. Yoldan ayrılıp çok yakında olan gölete doğru yöneldim. Bu saatlerde burada da kalabalık dağılmış olurdu. Gölete yaklaştığımda tahminlerimde yanılmadığımı fark ettim. Bir gökyüzüne, bir göletin sularına bakıyordum. Maviliğin sonsuzluğunda sıkışıp kaldığım andan kurtulmak istiyordum. Ama hiçbir şey değişmiyordu. Türkünün nakaratı gelip beni burada da bulmuştu.

“Geli geliver ham çökelek...”

Ham çökelek aşağı, ham çökelek yukarı... Türkünün “boğazına dursun ham çökelek” kısmına geldiğimde ben de aynı duygularla söylüyordum.

Kilitlendiğim bu noktada karar verdim. Üzeyir’in üzerine gidecektim konunun. Başka türlü kurtuluşu yoktu.

Sabah kahvaltısında her zamanki düzenimizde soframız kurulmuş, masamızın başına oturmuş, çayımızı yudumluyorduk. Birden aklıma bir yazar arkadaşımın yaz tatili sırasında ziyaret ettiği yerden bana getirdiği hediye geldi. Buzdolabında ne zamandır duran kavanozu aldım, sofraya getirdim. Üzerinde “Uğut Tatlısı” yazıyordu.

Arkadaşımın anlattığına göre bu tatlıda şeker ve benzeri hiçbir katkı yoktu. Tamamen doğaldı. Ve bedenimizin birçok yerinde şifa bulmamızı sağlıyordu.

Kapağını açıp tatlıdan küçük bir kaşık alıp ağzıma attığımda söylendiği kadar değişik ve etkileyici bir tada sahip olduğunu hissettim. Ama olay bu tattan kaynaklanmıyordu. Annemin bakımı için yanımızda bizimle kalan Türkmen bakıcımız da tatlıdan bir kaşık alıp tattığında yüzü değişti. Gözleri yaşardı.

“Ne oldu, beğenmediniz mi?” diye sorduğumda ağlamaya başladı.

Şaşırdım. O an ne diyeceğimi bilemedim.

Bir süre sonra:

“Bu tatlı beni çok uzak diyarlara, memleketime götürdü. Bu tatlıda memleketimin kokusunu hissettim. Çocukluğuma, vatanıma döndüm. Çocukluğumun en güzel anlarını yaşadığım baba ocağında kardeşlerimle birlikte oturduğumuz sofrada bizi en mutlu eden tadı tekrar tatmış olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Yaşadığım duyguları size anlatamam.” deyince biz de duygulandık.

Bakıcımız bize kavanozu göstererek üzerinde Uğut Tatlısı yazdığını ama aslında onların memleketinde bu tatlıyı Sümelek ya da Çimelek olarak adlandırdıklarını söyledi.

“İsterseniz ninemin anlattığı Sümelek tatlısının hikâyesini size de anlatabilirim.” dedi.

Ben önce:

“Bu tatlı nasıl yapılıyor, biliyor musunuz?” diye sordum.

O da dedi ki:

“Yılın bazı zamanlarında buğdaylar ıslatılır, koyu gölgede, güneşin olmadığı bir yerde bekletilir. Sonra o buğdaylar çimlenmeye başladığında çimleri fazla yeşillenmeden kesilir. Sonra ezilerek unla birlikte saatlerce karıştırılarak pişirilir ve buğdayın özü ortaya çıkar. Elde edilen ürün bereketlendikçe bereketlenir. Kavanozlara konur. Kış zamanları tatlı niyetine yenir. Bu tatlının tadında buğdayın bereketinin, himmetinin sırrı vardır.”

Epey kafam karışmıştı. Orta Asya’dan Anadolu’ya taşınan, gönüllerde sırlanan bir tatlı, gelenekler boyu asırlar aşıp bugünlere gelmişti. Ve sınırları aşıp yine gönüllerde bir bağ oluşturmuştu. Sonra hikâyesini dinlediğim an, yaşadığım anın dışına çıkmış, bu hikâyeyi yazmadan bana rahat vermemişti.

Sümelek’ten çökeleğe uzanan bir hikâye...

Türkistan’ın uzun kışlarında hayat şartlarının zorluklarını düşünün. Yazın size ekip biçmeniz için kalan birkaç ayda ne yaptıysanız o. Eşini savaşta kaybetmiş bir ana, zorlu bir kışı geçirmenin sıkıntılarını yaşıyor. Elinde çok az buğday kalmış. Çocukları yaptığı kuru ekmekleri yemekten şikâyet eder olmuş. Bir yanda kışın baskısı, bir yanda fakirliğin çaresizliği.

Ana, elinde kalan son avuç buğdayı suya bırakır. Çocuklarına ocakta aş pişiyor diyerek günlerce taşları kaynatır durur. Açlığın sesini susturmak için bazen bir annenin umudu da aş olur.

Günlerden bir gün bakar ki suya bıraktığı buğdaylar filizlenmiştir. İncecik yeşil sürgünler karanlığın içinden başlarını kaldırmıştır. Sanki toprağın altında saklanan umut, gün ışığına kavuşmak istemektedir.

Ana telaşla filizlenen buğdayları toplamaya başlar. Ne yapacağını bilmez ama içindeki ses ona devam etmesini söyler. Buğdayları ezer, ezer, ezer... Gözyaşları avuçlarına, avuçları buğdaylara karışır. Sonra kenarda sakladığı undan biraz alıp ezdiği buğdaylarla birlikte tencereye koyar.

Tencerenin altında harlı bir ateş yoktur. Odunu da yoktur. Kısık ateşte ağır ağır pişen tencereyi saatlerce karıştırır. Sonunda yorgun düşüp bir köşede uyuyakalır.

Uyandığında çocuklarının başucunda durduğunu görür. Çocukların yüzünde günlerdir görmediği bir sevinç vardır.

“Anne, ne güzel tatlı bu! Bir kaşık yedik vallahi doyduk.” derler.

Kadın şaşkınlıkla tencereye yaklaşır. Altındaki ocak çoktan sönmüştür. Tencerenin içinde ise buğday renginde, pelte kıvamında bir nimet durmaktadır.

Çocuklardan biri eline kaşığı verir.

“Sen de tat anne.”

Kadın bir kaşık alıp ağzına götürür.

İşte o an ne kışın ayazı kalır yüreğinde ne de fakirliğin ağırlığı. Sanki kışın ortasında akça çiçekler açmıştır. Umut, sıcak bir ekmek kokusu gibi evin içine yayılmıştır.

Kendi kendime düşündüm.

O yüzden midir ki Uğut Tatlısı bir umudun, bir doğuşun simgesidir?

Ve Türkistan’daki adıyla Sümelek ya da Çimelek, vatana hasretin, özlemin adı mıdır?

Göletten meşeli yola yürürken bugün tamamlamam gereken hikâyenin çoktan benden çıktığını, yazılmaya başladığını anlamıştım.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 237. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 237. Sayı