HaftanınÇok Okunanları
NERGİS BİRAY 1
Mehmet Topay 2
KEMAL BOZOK 3
İSMAİL DELİHASAN 4
RAHMİ ALİ 5
HİDAYET ORUÇOV 6
Ahmet Kartal 7
Muayene odasında, perdenin
arkasında uzandığı yerde
kulağı doktorun hemşireye
fısıltı ile söylediği sözleri
işitti: “Her tarafına yayılmış”.
Kendisine ait bu kötü haberi
duysa da heyecanlanmadı,
kalkıp giyindi ve doktora
hiçbir şey sormadan evine
geldi. Karısı rahmetli olduğundan,
yalnız yaşıyordu.
Biricik oğlu enstitüyü bitirmiş,
Tümen’e çalışmaya gitmiş,
orada evlenip kalmıştı.
Hastalığının sancıları artsa
da son zamanlar ölüm onu korkutmuyordu.
O olmadan da yaşayacağını yaşamıştı. Ama
vaziyetini, dermansız hastalığını artık birine
söylemeliydi. Oğluna telefon etse mi? Onun
da şeceresinde karışıklık var sanki. İki senedir
babasına uğramıyordu. Peki hâlini kime söylesin?
Üvey kardeşlerine mi? Ömrünce çok
sevdiği babasını hatırladı. Babası Selim Efendi,
yatakta son nefesini verirken gözü yalnız
onu - ciğerparesini aramıştı. Ali Yusuf hissediyordu
ki babası hiç kimse için değil, yalnız
onun için endişelenerek gitti.
Selim Efendi rahmetli olduktan
sonra analığı, üvey
kız kardeşiyle oğlan kardeşi
-Bike Hanım’la Famil onu
kendilerinden bir daha doğduğu
evine ayak basmamak
üzere uzaklaştırdılar. Bunun
sebebi çoktu. Üç yaşına gelir
gelmez annesi rahmetli
olmuştu. Sevgili karısının ani
ölümü Selim Efendi’ye kötü
tesir etti. Biraz kendine gelince
oğlunu sevdi. Birkaç yıl
oğlunu tek başına büyütse
de gördü ki eşsiz geçinemiyor.
Uzak akrabalarından
yaşı geçmiş bir kızı aldı. Karşıdan yumuşak
başlı görünen kız, meğer gerçek yüzünü saklamış.
Ne kocasına bir gün yüzü gösterdi ne
de üvey oğluna. Paragözlüğü, tamahkarlığı
bir yana, kocasının oğluna olan sevgisi, kadını
küplere bindiriyordu. Çocukları olduktan
sonra iyice kudurdu.
Şimdi ömrünün bu ihtiyar çağında analığının
ona ettiği zulmü hatırlayınca tüyleri diken diken
oldu. Herhalde, Bike Hanım’la Famil’in
ona olan soğukluğu annelerinden geçmişti. Neyse... Babası sık sık, her gün içmeye başladı.
İşte içki de onu aldı. Babasının ölümünden
sonra doğduğu evde yaşayamayacağını
görüp enstitüyü bitirir bitirmez fabrikalardan
birinde işe girdi ve aynı fabrikanın yatakhanesine
yerleşti. İyi kötü kendine hayat kurdu.
Yaşadığı iki odalı evini de iş yerinden vermişlerdi.
Şimdi onun yakını, tek dostu varsa o da
kapı komşusu Rahim Hoca’ydı. Rahim Hoca
boş vakitlerinde Ali Yusuf’un evine geçer, birlikte
tavla, satranç oynarlardı.
Doktorun yanından geldiği günün akşamı
dostunu evine çağırdı. Vasiyetini çok sevdiği
Rahim Hoca’ya söyledi. - Rahim, kardeşim,
- dedi, - Benim vaziyetim iyi değil sanırım,
öbür taraflıyım, - ister istemez gülümsedi. -
Oğlum da gelip çıkana kadar yaşayacağıma
inanmıyorum. Senden bir ricam var. Benim
cenazemi sen kaldır. Kefen paramın yerini
de sana söyleyeceğim. Beni babamın yanına
gömdürürsün. Gerçek annemin yüzü aklımda
kalmamış. Onu, vasiyetine göre annesinin
yanına defnetmişler. Bayramlarda, doğum
gününde babamla kabrini ziyaret ederdik.
Babam annemi çok seviyormuş. Enstitüyü
aynı yerde okumuşlar. Babam annemi ömrünün
sonuna kadar unutamadı. Sonradan
aldığı karısı ise kansızın biriydi. Ne babama
gün yüzü gösterdi ne de bana. Çocuklarını
doğurunca iyice kudurdu. Babam o çocuklarının
-Bike Hanım’la Famil’in hatırına analığımın
eksik hareketlerine katlandı. Ama gerçek
şu ki babam benimle nefes alırdı, beni hepsinden
çok severdi, ben de onu. - Ali Yusuf
içini çekti. - Benden dolayı babam endişeli
gitti. O öldükten sonra ürkerek beni evden
yolladılar. Babamdan kalan üç odalı evimizden,
bağımızdan bana da hisse düşer diye
korkuyorlardı. Yatakhanede kaldığım zaman
gittim evimize, dedim, evi satınca, paydan en
azından babamın evinden bir oda parası verin.
Ben de kendime bir gün ağlayım, evsiz
kalmayayım. Analığım da kardeşlerim de, vallahi,
üstüme saldırdılar, bir daha o eve ayak
basmadım. İyi ki çalıştığım fabrikadan bana
ev verdiler, hayatım da kötü geçmedi. Karım
da gönlüme göreydi. He, demem o ki, kardeş,
babamın yanında bir kişilik mezar yeri kalmış,
bırak Bike Hanım da Famil de onların evlatları
da bilsin ben babamın yanını istiyorum. - Ali
Yusuf içini geçirdi. - Sen, Rahim, orayı gördün...
Kaç defa beni arabanla götürdün.
Ali Yusuf dostuna vasiyetini söylediğinde o bir
kişilik mezar yeri için Bike Hanım’la Famil’in
- bacı kardeşin birbirine düşman kesildiğinden,
aralarında kavga ettiklerinden haberi
yoktu.
Ali Yusuf kendini tutup hastalığını gizleyerek
telefonda oğlu ile, torunları ile vedalaştı, duygulandı.
Ahizeyi yerine koyduktan sonra gözünün
yaşını tutamayıp ağladı.
Adamın bir ayda hâli ağırlaştı, yemekten kesildi,
boğazından su bile geçmedi. Günün
birinde - alacakaranlıkta vefat etti. Gözlerini,
çenesini de dostu Rahim Hoca bağladı.
* * *
Bike Hanım Ali Yusuf’un ölümünden iki gün
önce rüya görmüştü. Gördüğü rüya acayip,
garip bir rüyaydı. Rüyada babalarını gömdükleri
kabristanı gördü. O da herkesten
habersiz gizlice gelip, o bir kişilik mezarın
yanında durmuş. Bike Hanım bir de o gözlerini
diktikleri mezar yerinin, mezar kazıcılar
tarafından canı gönülden kazıldığını gördü.
Kimin için kazıyorlar, kimi gömecekler,
bak Bike Hanım onu anlayamıyordu. Birden
sert bir rüzgar esti ve rüzgarın vızıldaya vızıldaya
bir tabutu önüne katıp getirdiğini
gördü. Kimin tabutu idi, nereye getiriyorlardı?
Tabut Bike Hanım’ın tam karşısında durunca
içindeki adamın kefeni kendi kendine
açıldı. Bike Hanım sanki tabutta Ali Yusuf’un
yüzünü gördü. Nasıl çığlık attıysa rüyadan
aniden uyandı. Bu gördüğü nasıl rüyaydı...
Belki öyle gerçekten de... Yalpalaya yalpalaya
kalktı. Tansiyonu yüksek olduğu için sık
sık ateşi çıkardı. Sabahlığını zorla üstüne giyip,
belki kendine gelir diye yüzünü gözünü
yıkamak için banyoya geçmek istedi. Hâlinin
iyi olmadığını gördü. Yeniden başını yastığına
attı. Ancak uzansa da uykuya dalamadı.
“Allah hayra yorsun. Bugün ne işiteceğim?
Aniden mezarı ellerine geçiriverirler.” Öbür
odada yatan yaşı otuzu geçmiş bekar kızı Nazile
uyanmıştı. Kapının kapanıp açılmasından
anladı.
- Naza.He, mama.
- İşe mi gidiyorsun?
- Hayır... Öğlen gideceğim.
- Buraya gel bakayım.
Nazile kapıyı aralayıp onu sabahlığı üstünde
yatağına uzanmış gördü.
- Ne oldu? Neden erken kalktın?
- Rüya gördüm. Gördüm ki dayın - Ali Yusuf
ölmüş, ben de mezar önündeyim... Sonra
da...
Nazile annesinin sözünü ağzına tıktı.
- Ne olacak ki ölsün. Rüyadır. Rüyada ne istersen
görürsün.
- Nasıl yani ne olacak. Dayın hastaydı hey...
Bugün yarınlıktı. O gün komşusu Rahim telefon
etmişti. Kendisi de kalbinden ne geçirmiş.
Demiş ki beni babamın yanına gömersiniz.
İçimden dedim, bekle, boğazında kalsın. O
tür elit yer sanki ona yakışır. Komşusuna yalnızca
o yer benim dedim. Naza, aç kulaklarını
iyi dinle... Anladın mı?
Babalarının defnedildiği demir çit çevrilmiş
mezar, Bike Hanım’ın dediği gibi elit, pahalı
kabristanlıkta bulunuyordu ve şehrin en güzel,
havalı, ağaçlı, çiçekli yerindeydi. Çam,
zeytin, söğüt ağaçları mezarın üstüne çadır
gibi yayılıyordu. Sanki dünyasını değiştirenleri
güneşten, rüzgardan, soğuktan koruyordu.
Bazen, Bike Hanım gibiler ölülerini ziyaret
etmeye geldikleri zaman, kabirlerin ayak
tarafında durup etrafı seyrettikçe kuzeyden
gelen rüzgarın hazin meltemi yüzlerine dokunduğunda
kalben burada uyuyanlara özenirlerdi.
“Acaba, bana da kısmet olacak mı
bu güzel manzaralı yer, yoksa cesedimi alıp
köyün birinde çer çöp kaplamış, dereli tepeli
bir yere mi atacaklar”.
Selim Efendi vefat ettiğinde onu nereye gömecekleri
meselesi çıktığı zaman derhal burayı
seçmişlerdi. O vakit burada - bu mezarlıkta
hem boş yer çoktu hem de ucuzdu. Şimdi
buranın değeri, Bike Hanım konuşurken, fırlamıştı.
Selim Efendi’yi defnettikten sonra,
Selim’in kaynanasına da karısına da burada
yer almışlardı. Demir çit ile çevrilmiş yere
bakınca bir kişilik yer kaldığını gördüler. Kardeşlerin
yaşları arttıkça her ikisi de gözlerini
o bir kişilik mezar yerine dikmişlerdi ve o yer
hakkında kaç yıldır didişiyorlardı. Mezar için
aldıkları yerin parasını kim vermiş, yerine yakışan
fayansların, mezarların her iki tarafında
parıldayan siyah mermerden yapılmış bankların,
aynı bankların üstüne perçinlenmiş
seramikten, içine suni çiçekler doldurulmuş
çiçekliklerin kim tarafından yaptırılmış olduğunu
hâlâ birbirlerine kabul ettiremiyorlardı.
En çok da onları sinirlendiren bu kabristanda
bir kişilik mezar yerinin çok pahalı olmasıydı.
Duyduklarına göre burada bir kişilik mezar
yeri almak için beş, altı bini gözden çıkarmak
gerek.
* * *
Bike Hanım kızını yeniden azarlamak istediğinde
Nazile annesini karşıladı.
- Gönlünden geçiyor, bırak gömsünler. O da
senin kanından, ay mama. - Bike Hanım başını
salladı.
- Söz söyledin ha. Evet, Naza, orda bir kişilik
yer kaldığını bilmiyorsun sanki. O Famil’in de
senin de ölü yıkayıcı yüzünü yıkasın, yazık, öz
dayınla davamız o mezar yerinin yüzünden
değil mi...
Nazile esneye esneye başını salladı.
- Az, başını sallama hey... Ya ben? Ben ölsem
beni nereye kaldırıp atacaksınız?
Nazile dalga geçti. - Ay mama, ne çok yer var,
- deyip güldü, - Senin için yer bulurum. Sen
hazırlan. Bırak Azrail amca gelsin.
- Az, sus.
- Hadi... Hırdalan, Masazıri, Lökbatan. Havaları
tertemiz... Tepenin üstü...
- Hımm. Desinler ki Bike Hanım’a şehirde bir
karış yer bulunmadı. Öyle hazır yerim de var.
- Kim önce öldü, o yer de onundur.
- Ne? Allah vurmuştur öyle önce ölene. Hele o
dayının karısıyla kızını demiyorum. - Onlar ne diyor?
- Bu defa Gülzargile toplanmıştık ya. Sana
söylemiştim. Aklından mı çıktı? Dayının kızı...
Bak bana ne diyor.
- Hangisini diyorsun?
- Hangisini diyorum? Büyüğünü. Getibe’yi.
Hala, diyor, o yerin parasını Selim dede öldüğünde
babamız vermiş. O yer bizim yerimiz
sayılır. Onun için orayı düzeltmek istiyoruz.
Dedim nasıl sizin oldu? O yeri aldığında babam,
sonradan şaşıp kalmayalım diye önceden
hazırlığını yapmış, parasını da ayırmıştı.
Rahmetli kocam da o yer için ne kadar masraf
etmişti. Senin o dayının karısı ifriti görecektin.
Kızına bir arka çıktı ki lafımı ağzıma tıktı, ay
görümce, dedi, oranın taşını da mermerini de
kocamın aldığını sana ispat ederim. Dedim,
az, sen alırken gördün mü? Bana azap veren
şu ki o sıska kuru balık - Getibe bak benimle
nasıl konuşuyor. Anne çocuk eski planı döktüler
ortalığa. Önce kızı başladı, Selim dedenin
evini zapt ettiğini hiç demiyoruz. Babadan
dededen gördük ki baba ölünce ev oğula kalır.
Dedim, ne zırvalıyorsun? Senin ağız dolusu
dediğin dedenize ben baktım hey... Ne senin
baban ne de annen gelin idi de bir defa
hizmet ettiler. Su diye inlediğinde adama bir
kez su içirdiler mi? Hiç bilmem, dedim, o yer
benimdir, vesselam. Bak, Naza, Getibe’nin
benim nasıl kalbimi kırdığına bak, diyeceksin
ki işittiğime göre sen de hiç doğru düzgün
bakmamışsın dedemize. Hiç yatağa düştü mü
ki bakasın? Aniden ölmemiş mi? Ağzım açılmadı,
dedim az konuşun. Sizi ev kızdırır, ev,
dedim, girip süzülün, kardeşimin gözüne. O
büyüklükte bağı da babana verdik. Onu Famil
satsa benim evimden iki tane alır. Yine de
Naza, sözü değiştirdiler, dönüp mezar yerine
getirdiler. O mezar yerini, dediler, biz hiç
kimseye verici değiliz. Dedim, bakın görün,
kim girecek o mezara.
Nazile’nin bir kulağı annesinde, elindeki telefona
bak baka iç geçirdi:
- Büsbütün kavga etmiyorsunuz ki. Bakın ne
üstüne tartışıyorsunuz. O dayımın karısı da o
kızı da aynı senin aklındalar. Bitir Allah’ım bu
mezar muhabbetini.
- Görmüyor musun ne diyorlar? Onları öyle
Famil - senin dayın kışkırtıyor. Kendisi kenara
çekilip karısını, kızlarını öne atıyor.
Bike Hanım öfkeli öfkeli yatağın içinde sağa
sola sallandı:
- Yok, böyle olmaz, aniden, Naza, o dayın,
bütün bu ifritlerden biri ölürse o yeri kaparlar
ha. Allah bana ölüm vermiyor ki beni istediğim
yere gömsünler. Sen uzun zamandır
gitmiyorsun kabristana, Naza, cennet cennet.
Orada çalışan biri vardı, adamın adı neydi,
aklımdan çıkmış, mezarlara bakan. Bir keresinde
ona çiçek diksin, mezarların sağını
solunu temizlesin diye para verdim. Nevruz
bayramında gittiğimde gördüm ki nergisler
çiçek açmış, kokularından insanın başı dönüyor.
Mezarların yanında durursan Naza,
orada, aşağı tarafta göl de var. Oradan da
meltem insanın yüzüne vuruyor. Yanında da
çeşme. Ne kadar istersen elini yüzünü yıka,
serinle.
- Ay, mama, sen galiba delirdin...
- Sensin deli. - Bike Hanım iki elini yukarı kaldırıp
Allah’tan ölüm istedi. - Ay Allah’ım, sana
kurban olayım, bana hemen ölüm ver, o yeri
kapmasınlar. Sen şahitsin ki orası ateş pahasıdır.
O yetimi alıp oraya gömerlerse bağrım
yarılır.
* * *
Bike Hanım’ın gördüğü rüyanın üstünden iki
gün geçmişti. Duydu ki Ali Yusuf ölmüş ve o
bir kişilik mezar yerini onun için kazıyorlar.
Bike Hanım’a kabristanlıkta temizlik işine bakanlardan
biri haber verdi.
- Ne? - Bike Hanım’ın kalbi sanki yerinden
çıkıp ayaklarının altına düştü. - Hey Allah’ım,
rüyam doğru çıktı. Biliyordum, içime doğmuştu,
Ali Yusuf’un, o yetimin ilk olacağı. Bak,
şimdi!.. Sanki seni oraya gömmelerine izin
veririm!
Bike Hanım telefonu kapıp evli olan büyük
kızı Sevil’e, kardeşinin kızlarına, kardeşinin
karısına telefon edip hepsine haber verdi ki
gecikmesinler, kabristanlığa gelsinler. Ben
de geliyorum. Ali Yusuf’un cenazesini kabristanlığa getirdikleri
zaman öğlen vakti geçmiş, saat dörde
geliyordu. Mezar kazıcılar kan ter içinde
o bir kişilik mezarın toprağını kazıp ellerini
yıkamışlar, yorgunluklarını atmak için bir tarafa
çekilerek çömelip oturmuşlardı. Galiba
Rahim Hoca’nın onlara vereceği zahmetlerinin
karşılığını bekliyorlardı. Rahim Hoca da
onların işinden memnun olarak, beş on dakika
daha beklemelerini işaret etti. Paralarını
verecek. Bekleyin hoca Fatiha’sını okusun.
Hoca Kasım cenaze namazını kılmıştı. Elini
yüzüne sürüp Fatiha okumak istediği anda
Bike Hanım’ın topluluğu arabadan indiler.
Tam vaktinde varmışlardı. Birkaç adamın tabutun
dört tarafından tutup mezar tarafına
getirdiklerini gördüler. Bike Hanım ve onunla
gelenler mezarların arasındaki dar yoldan
geçerek demir çitten içeri doluştular. Bike
Hanım’ın bağırtısına hepsi döndü:
- Durun! Allah’a ant olsun yakarım buraları!
- Yüzünü Rahim Hoca’ya döndü - Ben biliyorum.
Biliyorum bunlar senin işin.
Rahim Hoca ve Rahim Hoca’yla merhumu
gömmeye gelenler Bike Hanım’ın sesine döndüler.
İlk önce Ali Yusuf’u sevmeye, ağlamaya
geldiklerini sandılar. Ama değil, gelenlerin
niyeti başkaydı. Bike Hanım hemen tabuta
yaklaştı.
- Bu ne hokkabazlıktır? Rahim Hoca ölünün
yakını gibi ileri çıktı. - Ne olmuş ki bacı?
- Yaşlı adamsın... Daha ne olacak? Sana telefonda
ne dedim? Demedim mi bu yerin
sahibi var? - Bike Hanım yüzünü yıpranmış
kıyafetlerin içinde büzüşüp oturan mezar kazıcılarına
döndü.
- Hey, efendiler, bu toprağı nasıl kazdıysanız
öyle doldurun. Bu yer, herkes işitsin, benim
yerimdir.
Arkada duran Bike Hanım’ın kardeşinin kızı
Getibe halasına çıkıştı:
- Sadece senin yerin değil... Nerden senin
yerin oldu... Babam fakir diye konuşmuyor.
Buranın parasını, söylemiştim, babam vermiş.
Bike Hanım yeniden küplere bindi: - Yine
başladın. Para verdiğinde yanında mıydın?
Çocuksun, otur oturduğun yerde.
Kabristana yeni varan Bike Hanım’ın büyük
kızı Sevil dayısının kızına çemkirdi:
- Bilmiyorduk... Yerimizin müşterisi bunlarmış.
Rahim Hoca, Hoca Kasım, Ali Yusuf’u defnetmeye
gelenler taaccüple akrabalar arasındaki
tartışmaya kulak kesildiler.
Hoca Kasım merhumun akrabalarını sakinleştirmek
maksadıyla yüksek sesle iki defa - Allahuekber!
Allahuekber! - deyip göz ucuyla
Bike Hanım’a baktı.
Rahim Hoca yanındakilere hiçbir şey düşünmeyip
merhumu mezara koymalarını işaret
etti. Bike Hanım Rahim Hoca’nın adamlara
işaretinden ne yapmak istediğini anladı. Dört
beş adam tabuta yakınlaşınca Bike Hanım’ın
feryadı onların ellerini kollarını bağladı. Geri
çekildiler.
- Bu saat hiçbir şeye bakmam, dağıtırım alemi.
Her adamın yeri değil bu mezar. Kendimin
de kocamın da vakti ile burası için ne
kadar paramız çıktı. Babam öldüğünde de
kocam öne düşmüştü.
Şimdi de Bike Hanım’ın kardeşinin karısı Nübar
sinirli sinirli Rahim Hoca’ya döndü.
- Kocamın izni olmadan buraya gömülmeye
hiç kimsenin hakkı yoktur. Anladınız mı benim
ne demek istediğimi? Bike Hanım, sen de kulağını
aç, iyi dinle. Çünkü, bu yerin parasını
kocam vermiş. Faturası da bende. Senin bağırmanla
değil. Gidin kime isterseniz şikayet
edin.
Bike Hanım yanıp döküldü.
- Diyorum artık faturalar nerede yitip kalmış.
Hoca Kasım’ın içi gitgide daralıyordu. Yine
de yüksek sesle: - Allahuekber! - deyip kadınları
susturmak istedi. Sonra:
- Bacılar, - dedi, - Burası tartışma yeri değil.
Günahtır. Küfür etmeyin. Muhabbetinizden
anladım ki bu merhum sizin kanınızdan.
Onun için izin verin de ölüyü gömelim. Güneş batıyor. Geceye kalmayalım. Hava da giderek
soğuyor.
Getibe yeniden halasını azarladı:
- Bizim, bu açgözlü halamız böyledir. Evi üstüne
yapmış, şimdi de burayı kapmak istiyor.
Bike Hanım’ın büyük kızı Sevil ileri çıktı. - Zato
bağını da siz elinize geçirdiniz. Yazın sıcağında
o bağa yaklaşamıyoruz.
Hoca Kasım yine sesini yükseltti:
- Allahuekber!
Bike Hanım ve Bike Hanım’la gelenler dönüp
ters ters Hoca Kasım’a baktılar. Hoca Kasım
ümitsiz ümitsiz kadınları razı etmek maksadıyla
sesini yumuşatıp nasihat vermek istedi:
- Bacılar, günah işlemeyin. Cenazenin yanında
birbirinizi azarlamayın. Dünyanın malı
kimseye kalmaz. Aklınızı başınıza alın. Cenazenin
önünden çekilin. Müsaade edin ölünüzü
gömelim. - Hoca Kasım sözüne ara verip
elini yüzüne götürdü: - Şimdi ise hep birlikte
Ali Yusuf kardeşin ruhuna Fatiha okuyalım.
Hocanın sözünden sonra bir an sessizlik oldu.
Ali Yusuf’un akrabaları ellerini dua okumak
için yüzlerine götürdüler. Hoca Kasım da elini
yüzüne götürdü: - Allahümme sali ala Muhammedin
ve ali Muhammed. - Rahim Hoca
sessizce Hoca Kasım’a yaklaştı: - Şimdi ne yapalım?
- kulağına fısıldadı: - Hoca Kasım, sen
ne buyurursun?
Hoca Kasım bir kez daha elini yüzüne götürüp
duasını okuduktan sonra Selim Efendi’nin
mezarını gösterdi ve yavaşça: - Kardeşim, -
dedi, - bu adam merhumun nesiydi?
- Babasıydı. Bu zavallı kendisini babasının
yanına gömeyim diye bana vasiyet etmişti.
Şimdi çaresiz kaldım. Ne yapacağımı bilmiyorum.
- Gerçek babası mı?
- Evet, Gerçek.
Hoca Kasım’ın keyfi yerine geldi.
- Ben çıkış yolunu buldum. - deyip mezar
kazıcıları yanına çağırdı ve Selim Efendi’nin
mezar taşını sökmelerini emretti. Rahim Hoca
şaşkınlıkla: - Niye, niçin, kardeş? - diye sordu.
- Şeriaten, kardeşim, babanın mezarına erkek
evlat gömülebilir. - Hocanın bu sözünden
sonra ortalık birden sessizleşti. Hepsi sessizce
birbirlerinin yüzüne baktı.
Bike Hanım ve Bike Hanım’ın topluluğu şaşıp
kalmıştı. “Hoca ne diyor?” İtiraz edemediler.
Onları Selim Efendi’nin mezarı değil, bu boş
mezar yeri ilgilendiriyordu.
Boş mezar yerini göz kırpıncaya kadar doldurup
kapatan mezar kazıcılar, Selim Efendi’nin
mezar taşını söküp kenara koydular. Sonra
mevtanın üstündeki toprağı kazdılar. Hoca
Kasım, Selim Efendi’nin de ruhuna bir dua
okudu, Fatiha gönderdi. Mezar kazıcılar ve
Rahim Hoca’yla gelenlerden iki kişi Hoca Kasım’ın
nezaretinde cenazeyi tabuttan çıkarıp
babasının koynuna koydular. Bu anda hepsi
hissetmeseler de Rahim Hoca’ya öyle geldi ki
Ali Yusuf’un cansız bedeni sanki sevinçten titredi.
Sonra her iki mevtanın üstünü toprakla
kapattılar. Guruba doğru yüz tutan güneşin
solgun ışıkları baba oğulun üstüne örtülen
toprağı aydınlattığında Bike Hanım’la topluluğu
gözlerini diktikleri o boş mezar yeri için
endişelenmeyi bırakıp gittiler. Rahim Hoca
onunla gelenleri ve mezar kazıcılarının parasını
verip yolladı. Sonra bir kez daha dostu
ile vedalaştı: - Rahat yat, kardeşim. Her şey
senin dediğin gibi oldu. - deyip duygulandı.
- Sabah da gelip babanın mezar taşını yerine
koyacaklar. O taşın üstüne, babanın yanına
senin de adın yazılacak.
* * *
Ali Yusuf’un defnedilmesinden birkaç ay geçti.
Bahar çiçekli, hoş, hazin havasıyla kışın
yerini aldı. Bike Hanım her yıl olduğu gibi
bu bahar da hipertonik hastası olduğu için
uzak şehirlerin birine - sanatoryuma doğru
yola çıktı. Adına Korona virüs denilen tehlikeli
bir virüsün dünyaya meydan okuyacağını
kimse bilmiyordu. Bike Hanım da bilmiyordu.
Bilseydi evinde kalırdı. Bike Hanım bu yerküreye
ayak basan, beklenmeyen bir misafirin
geleceğini, o şişman bedenine yapıştırdığı
dikenli tırnakları ile insanların gözünün ferini
alacağını, onlara yaklaşıp iğrenç virüsleri ilehayatlarına son vermeğe çalışacağını nereden
bilecekti. Bu taçlı virüsten korunmak için
tek çıkış yolu vardı. Evden çıkmamak, nerede
bulunuyorsan orada kalmak. Şehirlerde, rayonlarda,
köylerde kurallar kondu. Uçuşlar
durduruldu. İnsanlar akıllarını yitirmişlerdi.
Bu ne belaydı, bizi bekleyen? Herkes korku
içerisinde evlere çekilmişti. Ellerini, yüzlerini
yıkamaktan, dezenfekte etmekten başka, ümitlerini
Allah’a bağlamışlardı. Bu acayip virüs
onlara bulaşmasın diye, kardeşler, akrabalar
birbirlerinden gizleniyorlardı. Ziyaretler de
günden güne azalıyordu. Dünyada karantina
ilan edildi. Bu vakitlerin birinde Bike Hanım
uzak şehirde, sanatoryumdaki odaların birine
sığınmış, ağlaya ağlaya evini istiyordu. “Ben
öleceğim, kalbime doğuyor. - diyordu, - beni
memleketime yollayın. Vallahi, hiçbir mezar
gözümde değil. Yalnızca beni kendi toprağıma
gömsünler”. Bike Hanım bu hengamede
söz söyledi de onun sözü ile hareket eden
kim? Sanki uçaklar uçuyordu da trenler çalışıyordu
da Bike Hanım’ı götürsünler.
Gecenin birinde sarsıntıdan Bike Hanım’ın
tansiyonu yükseldi ve karyolasının yanında
yere yığıldı. Sabah yüzüne maske takmış, ellerine
eldiven giymiş hizmetli kadın Bike Hanım’ın
kaldığı odanın kapısını açınca kadını
hâlsiz bir şekilde yere yığılmış gördü. Hizmetli
kadın doktoru çağırmak için koştu. Baştan
ayağa beyazlar giymiş, ağızları gözleri bağlı
doktorlar içeri girince artık Bike Hanım rahmetli
olmuştu. Doktorların koydukları teşhis
birbirlerinden farklıydı. Biri Korona virüs akciğerini
parçalamış diyordu, öbürü tansiyonu
çıkıp beyin kanaması geçirmiş.
Sanatoryumun müdürü telefonla kızlarına annelerinin
ölüm haberini verdikten sonra “Biz
Bike Balabeyova’nın naaşını yollayamıyoruz.
Doğru, o bizim hastamız. Ancak vaziyeti anlayabilirsiniz.
Bizimle ilgili değil. Uçaklar uçuşları
durdurdular. Hiçbir nakliye çalışmıyor”.
Telefonun öbür tarafında kızları ağlaşsalar da
ellerinden bir şey gelmedi.
Sanatoryumun müdürü belediye başkanının
odasında beş on dakikalık fikir alışverişinden
sonra Bike Hanım’ı şehrin kimsesizler mezarlığına
gömdürdüler.