Bir Ömürlük Sevinç


 01 Ekim 2003



Ne kötü ki Mürsel köydeydi. Ne kötü ki okuryazar olmasına rağmen Bakü'ye gitmemişti. Ona köyün ihtiyarı da genci de çocuğu da şair Mürsel diyorlardı. Mürtecil  Mürsel amatör şairdi. Eline geçen kitabı su gibi okur, bir kez göz gezdirmesiyle aklına kazırdı. Köyde de rastladığı kişiye şiirle cevap verir, şiirle konuşurdu. Cemaat, şiirleri kendisinin yazdığını sanırdı. Mürsel şair olmadığına, söylediği, içinden dediği şiirleri kendisinin uydurmadığına ne kadar yemin etse de kimseyi inandıramazdı. En sonunda, köyün bir iki okuryazarı Samet Vurgun'u, Müşfik'i, Cavit'i okuduktan sonra anladılar ki Mürsel gerçekten de şair değilmiş. İnsan ekmeksiz, susuz yaşayamadığı gibi Mürsel de şiirsiz duramıyordu.

Köyde öğretmenlik faaliyetine başladıktan sonra şair Mürsel, oldu Mürsel Hoca. Büyüklü küçüklü herkes Mürsel Hoca'yı okulda, okulun etrafında görürdü. Büyüyüp okula başlayan çocukların ilk gördükleri adam Mürsel Hoca olurdu, ilk işittikleri ses Mürsel Hoca'nın sesi olurdu.

Hızlı, hareketli bir adam olan Mürsel Hoca çocuk görünce sanki çocuklaşırdı. Nasılsa bir hassaslık kalbine yerleşirdi. Belki de bu, Mürsel'in babasız büyümesinden, çocukluğu savaşın o tatsız tuzsuz kara ekmeğiyle geçmesinden ileri gelirdi. Mürsel'in hassaslığını sanki köyün yetişkin erkekleri hissetmişti. Çocuklara üst baş lazım olduğunda Mürsel hatırlanır, çocukların kitabı bulunmazsa yine Mürsel akla gelirdi. Kalem, defter, izci kravatı, cetvel. Onun için Mürsel'in yolu rayon merkezine sık sık düşerdi. Mürsel çocuklara yeni giysi, yeni kitap alınca kendisi de sevinir, çocuklaşırdı.

* * *

Moskova gezisi ise beklenilmezdi. Mürsel'in Moskova'ya gideceği haberini işiten konu komşu yine üstüne atladılar.

Şimdiye kadar gidip Moskova'yı görmeye imkan bulamamıştı. Belki palto alma mevzusu olmasaydı, karısı Nisa'yı hiçbir şekilde razı edemeyecekti. Nisa'nın ise aklı fikri Mürsel'in paltosundaydı: "Hocasın, a Mürsel, - yatıp kalkıp bu sözleri söylerdi. - Çocukların önüne çıkıyorsun. Diyorum biraz yiyeceğimizi içeceğimizi kısıp kendine palto alsan."

Aynı gün - kışın boz yüzünü gösterdiği günlerin birinde Mürsel gözlerinde garip bir ışıltıyla eve geldiğinde Nisa tandırda ekmek yapıyordu. Nisa bahçe kapısının gıcırtısına doğrulup elini soğuktan beyazlaşmış dudaklarına götürdü, soluk, yıpranmış paltosunun içinde kaybolan Mürsel'e baktı. Sonra da paltosuna.

Kocasının yüzündeki ışıltıyı o an fark etti ve Mürsel'in bugün okuldan yeni haberlerle geldiğini anladı. Mürsel'in gözlerine dolan sevinç, yüzündeki parıltı ister istemez Nisa'ya da sirayet etti. Eğilip alelacele tandırda kızaran ekmekleri bir bir sağ eline doladığı eski kumaşla çıkarttı, tepsiye yığdı. Kocasının arkasından eve geçti. Tepsiyi başından alıp yere koydu. Yine Mürsel'in yüzüne baktı, gülümsedi: "Kendinde değilsin, a Mürsel. Rüyan gerçek mi oldu? Söyle de biz de bilelim."

Mürsel paltosunu çıkartıp kapının arkasındaki çiviye astı. Ellerini ovuştura ovuştura: "Vallahi, Nisa, hiç inanasım gelmiyor." Bunu diye diye nedense rüyasını hatırladı, gülümsedi.

Rüyasında Mürsel üstüne yepyeni bir palto giymişti. Elini de cebine sokmuştu. Bir avuç bozuk para avucunda şıngırdıyordu. Çocukları da yığılmıştı başına. Mürsel'den para istiyordu. Biri diyordu: "Baba, bana yirmi kapik ver tohum alayım. Öbürü de diyordu, bana da para ver pişmiş kestane alayım. Ali Sefa amca bardakla satıyor". Mürsel o paraları bir bir çocuklara dağıtıyor, dağıttıkça yine avucu parayla doluyordu.

Mürsel ne zaman sonra konuştu:

- Kamil Hoca beni yanına çağırdı, müdürü diyorum, a Nisa, az önce çağırdı beni yanına. Ne diyeyim, vallahi beni Moskova'ya gönderiyor. Bir, iki günlüğüne, konferansa.

Nisa'nın yüzünde gezen sevinç bir anda yok oldu. İlgisini kaybetti ve kayıtsızca:

- Ben de diyorum, - dedi, - bakalım, bu neye seviniyor, gözüm aydın. Bir Moskova'mız eksikti. Neyle gideceksin Moskova'ya? Lotoyla mı? Evde bir kapik paramız yok. Kamil Hoca da sevindirmek için konuşuyor.

Mürsel'in yüzü gözü sevinç içinde kala kala:

- Az, - dedi, - bir dinle ne diyorum, ondan sonra sözünü de. Parasız gönderiyorlar hey, parasız. Anladın mı? Onun adına gelmiş mektup var. Diyor ben bu karda kışta hasta hasta gidemem. Gidip kalan hastalıkları da alıp gelirim. Diyor, Mürsel, o kadar istiyorum ki gitmeni, ilk seni çağırdım yanıma, sana teklif ediyorum yerimi. Diyor, Cavit'in "Şeyh Senan"ını, Puşkin'in şiirlerini aklından, ezberden söyledin, sanki bana yeri göğü bağışladılar. - Bizde de var, gerçek okuryazar kadrolar yetişiyor. - Diyor, gidip gelmek bedava, yemek içmek bedava, rahat otelde kalacaksın. Bir de hem ziyaret hem ticaret. Uçağa da binersin. Rüyamda para şıngırdatmamın sebebi buymuş ya, ey Nisa.

Nisa yine dediğini tekrar ediyordu:

- Neyle gideceksin, hey, neyle? Şanslı başım, adam gezmeğe gidiyor. Gidenin gerek bir miktar parası olmalı ki gördüğünden, rast geldiğinden alabilsin, ağzı sulana sulana bakmasın dükkanlara.

Mürsel birdenbire düşünceye daldı, etrafında dolanan yavrularına baktı. Dördü de hâlâ okulluydu. Doğru söze ne denir. Nisa haklıydı. Çocukların giysileri dökülüyordu. Bu yıl kış da kötü başlamıştı. Çocuklara kalın kıyafet, ayakkabı lazımdı. Güzel, yolu parasız, yemesi içmesi bedava, peki giyim kuşam? Hele Moskova'nın adı anıldığında oradan kendisine orta halli okul işi bir palto alma fikri de girmişti aklına.

Nisa kıyafetinin eteğini düzeltip ayağa kalktı. Bir kez daha bahçeye çıktı, kalan ekmeği de tepsiye doldurdu. Tandırın hava deliklerini kapattı, korlaşan ateşe su döküp söndürdü. Sonra suratını buruşturup üşüye üşüye eve döndü. Evin köşesinde yanan sobanın sıcaklığı içine yayıldı. Yine kocasını azarlamak istedi. Mürsel'in hasta hasta düşünceye daldığını görünce içi yumuşadı ve sözü değiştirerek:

- Bundan sonra yufkayı evde pişireceğim, - dedi, - soğuk adamın iliklerine kadar işliyor. Mürsel'den ses çıkmadığı için Nisa kocasına yaklaştı. - Diyorum bu yıl kış kötü geldi, a Mürsel, yahu, işitmiyorsun, diyorum, gittiğin yer pek soğuk olur bu yıl. Oralara gidip dayanamazsın.

- Kim? Ben mi? - Mürsel yine aklı kendinde olmaya olmaya konuştu. - Moskova'nın soğuğu, denilene göre, hoş olurmuş, a Nisa. Neden? Çünkü, rüzgarı olmaz Moskova'nın. Ama Bakü musibettir, musibet. Kışın kalmıştım Bakü'de. Rüzgarı adamın gözlerini açmaya imkan vermiyor.

Karısının yumuşadığını, onunla halim salim konuştuğunu gören Mürsel bir hayli Moskova'dan, Rus şairlerinden, onların müze evlerinden bahsetti. Sonra şöyle düşündü, dananın bir eşini satsın. Biraz da borç alır. Kamil Hoca'nın kendinden alır. Olmazsa dükkancı Ali'ye söyler. Vermezse başkanlarından ya da muhasebeciden alır. Cep harçlıklarından çıkartıp verirler. Nisa ise hiçbir türlü razı olmuyordu. Diyordu ki ay evi dikilmişin oğlu, sonra o borcun içinden nasıl çıkacaksın? Mürsel de diyordu ki yaz iznimin parası üç yüz, dört yüz ediyor. Onunla öderim. Nisa da diyordu: "O paranın bin tane derdi var. Sonbahardan beri o parayı bekliyorum. En önce o paraya inek için yazın yem, kelek almak gerekli. Ondan sonra evin verandası iki yıldır yarım duruyor. Ustaya ne kadar para gidecek? Ondan sonra o çer değmiş  dana çitin bir tarafını kopartmış. Onu ördürmeliyiz, değil mi?"

Çok düşünüp taşınmadan sonra dananın bir eşinin kesilmesine karısı razı oldu. Nisa tek bir şartla razı oldu: dananın parasıyla Mürsel kendisine palto alacak. Mürsel'in Moskova'ya gideceği haberini komşular hemen o gün işittiler.

Ertesi sabah Mürsel komşusu Şükür ile danayı kesti. Eti aynı gün satıldı. Akşamsa konu komşu ellerinde uzun bir listeyle Mürselgillere geldiler. Listeye daha ne yazmamıştılar ki. Kılık kıyafetten tut, Hindistan çayına kadar. Mürsel'in iç cepleri, yan cepleri listeyle, paralarla doldu. Konu komşu evine çekildikten sonra Nisa rahatsız oldu: - Bunlar bizim başımıza iş açacaklar, - dedi - alıp halkın parasını çaldıracaksın ya da harcayıp geleceksin. Köyde adam kalmamış yolculuğundan haber olmayan, rayona gittiğinde de çıkarlar tepene, şimdi de. Yüzün de yumuşak. Yahu evvelce Gönçe kadın gelmişti. Sen evde yokken. Acil seni arıyordu. Karabala'ya göndereceğim bir paketim var diyordu.

Mürsel'in birden aklına geldi, Samet'in oğlu Karabala Moskova'daydı. Keyfi yerine geldi. Gidip bulacaktı Karabala'yı. Gönçe kadının paketini götürmese de bulacaktı onu. Karabala'ya tastamam beş yıl ders vermişti, alfabeyi öğretmişti. Karabala'nın babasına araba çarptığında ve çocukların biri bağırarak sınıfa girip bu haberi verdiğinde küçük, sıska oğlanın öğretmeninden utandığı için kapının arkasına saklanıp ağladığını Mürsel unutmamıştı. Bu hadiseden bir, iki hafta sonra Mürsel çocuklara "S" harfini öğretti. Tahtaya "S" harfini yazdı. Sonra S ile başlayan kelimeler: Sahip, Samet. Mürsel'in o da aklındaydı. Karabala defterine "Samet" kelimesini yazamıyordu. Gözleri yaşla dolmuştu. Defterin karelerini görmüyordu. Mürsel tahtaya yaklaşıp "Samet" kelimesini silmişti.

Mürsel birinci sınıftan, Karabala'nın kavrayışlı çocuk olacağını anlamıştı. Oldu da. Köyden madalyayla gitti Bakü'ye. Oradan da iyi öğrencilerle birlikte Moskova'ya gönderdiler. Gönçe kadın bu Moskova haberini sonradan işitti. Nutku tutuldu. Bakü yine de yakın idi. Eline geçen - yumurtayı, peyniri, meyve kurusunu gönderirdi Karabala'ya. Şimdi dul kadının - tek ailesinin olduğu Moskova'ya eli uzanacak mıydı? Mürsel kendi kendine fısıldadı: - Karabala çalışkan, akıllı çocuktur."

Mürsel öbür eve geçip kitap yığdığı dolabın çekmecesini açtı. Karabala'nın bayramlarda yazmış olduğu tebrik mektubunu buldu. Karabala aksi gibi adresini yazmamıştı. Mürsel odadan çıkıp yol tedarikini hazırlayan Nisa'ya seslendi. Çocukların birini Gönçe kadının yanına göndermek istiyordu. Nisa:

- Gelir, - dedi - korkma, çocukları bu soğukta dışarıya salma. Göreceğimi gördüm ben. Hiç kimse senin yakanı bırakmaz.

Sonra Nisa nasihate geçti, para harcamakla ilgili konuştu, dananın parasını getirdi. Mürsel'in iç cebine koyup iğne iplikle ağzını sağlamlaştırdı.

Mürsel sanki hiçbir şey işitmiyordu. Kendi kendine gülümsüyor ve bu yaşa kadar hiçbir yeri, hiçbir şehri görmediğini düşünüyordu. Şaşılacak işti. Kime söylesem vallahi güler. Ömrünce bir kez Penza'ya gitme imkanı bulmuştu. Lermantov'un yurdunda da olacaklardı. Şiirlerini ezbere bilirdi Mürsel. O zaman aklındaydı. Okula izin belgesi gelmişti. Kendisi de bekar idi. Birinci sınıflara ders veriyordu. İzin kağıdını eline aldığı gün annesi rahmetli oldu. Orada uçağa da binecekti. İlk kez. Sonra Mürsel Nisa'yla evlendi. Ev, aile, çocuklarla meşgul oldu ve başka şehirleri görme hevesi geçti. Belki de hevesi vardı. Evlendiği ilk yıllarda yaz izninin parası her defa bir şeye harcanıyordu. İkinci yıl biraz da borç alıp eski evini yeniletti. Üçüncü yıl evde kalan kız kardeşini evlendirdi. Böyle böyle çocuklar da çoğaldı ve ondan sonra Mürsel çocuklarıyla meşgul oldu.

* * *

Sabah Mürsel yola çıkmalıydı. Çocuklarının yedisi de kalkmıştı. Gözlerini ovuştura ovuştura, yüzlerinde sevinç babalarını yola gönderiyorlardı. Mürsel'in gözleri dolmuştu. İlk defa çocuklarından ayrı düşüyordu. Onların hasretine dayanabilecek miydi? Mürsel bir bir çocuklarını büyükten küçüğe göğsüne bastırıyor, gözlerinden, saçlarından öpüyor ve soruyordu:

- A Seringül, a Narıngül, sana ne alayım?

- Bana, baba, elbise al. Kırmızı elbise.

- Bana da şal al. Güllü şal. Kızılgül'ün şalından, baba, Kızılgül'ün şalından.

- Ya sana ne alayım, Ağagül?

- Bana da şalvar. Arkası cepli şalvar.

- Ya sana, Gülgedem, kuzum. Ya sana, şirin yavrum. Elbise de alacağım, şal da alacağım, şalvar da alacağım, ayakkabı da alacağım. Şeker de alacağım.

Sonra karısıyla vedalaştı. Nisa'nın yüzünü yine kaygı bürümüştü. Elinde maşrapa vardı. Maşrapanın içindeki suyu kocasının ardından dökecekti.

- Biliyorum, a Nisa, çorabın sökülmüş. Yün çorap alacağım sana.

- Bana hiçbir şey alma. Kendine, bir de çocuklara kıyafet al.

Evden çıktı. Akşam Gönçe kadının ona uğramadığı yolda aklına geldi. Geriye dönüp Gönçe kadının evine doğru gitmek istedi ama trene gecikir diye korktu. Karabala'nın adresini de bulamamıştı. Gönçe kadının evi köyün güneybatısındaydı. Düşüne düşüne yolun ortasında durmuştu. Karar veremiyordu. Gitsin mi, gitmesin mi?  Birden ayak sesine döndü. Gönçe kadının elinde paket ona doğru yürüdüğünü gördü.

- Ay Mürsel, günahını alayım, biraz bekle! Ne iyi yetiştim sana! - Gönçe kadın nefesi tıkanarak, soluya soluya konuşuyordu. Evinize gittim. Nisa dedi yürürsen yetişirsin. Şimdi çıktığını söyledi. Oğlana birkaç şey hazırladım.

Mürsel paketi aldı. Nedense Gönçe kadının yüzüne bakamıyordu. "Akşam çocuğu evine göndermem gerekirdi. Hiç iyi olmadı". Gönçe kadın Mürsel'in üzüldüğünü anlamadan oğlundan bahsediyordu.

- Bilmiyorum, ay Mürsel Hoca, Karabala'nın hâli nedir? Nerede kalır? Ne yer ne içer? Allah aşkına Moskova'ya varınca bulasın yavrumu, söyleyesin, - Gönçe kadın elini beline bağladığı kuşağının altına soktu. Kağıda sardığı parayı Mürsel'e uzattı. - Yirmi beş manat. Bunu alasın. Karabala'ya diyesin bunu harcasın. Zavallının bursunu geciktirdiler yine. Aldığım gibi göndereceğim. Kağıda adresi de yazdım.

Bu soğuk sabahın alacakaranlığında Mürsel Hoca Gönçe kadının gözlerinin yaşardığını görünce ister istemez üşüdü. Kalbinden bir sızı geçti. Annenin evladından dolayı çektiği endişenin azabını sanki hissetti. Mürsel paketi valizine yerleştirip Gönçe kadınla vedalaştı. Karabala'yı göreceğine söz verdi. - Karabala'yı göremeden geri dönmeyeceğim - dedi. - Merak etme.

Tren doğruca Bakü'ye gidiyordu. Konferansın temsilcileri bir yerde toplanıp yola çıkacaklardı.

Şehre akşamüstü vardı. Trenden inince bir an şaşırıp kaldı. O başa bu başa gitti. Sonra çoğunluğa uyup bin bir güçlükle gardan çıktı. Bakü'nün ışıklarını, oraya buraya giden arabaların çokluğunu yadırgadığı için şehir ona başka türlü görünüyordu.

Mürsel kırmızı, iri valiziyle bir hayli eriyip çamurla karışmış karı adımlaya adımlaya sokakları gezdi. Bakü'ye öğrenci olduğu zamanlarda, tahsil müddetince yılda iki defa gelirdi. On, on beş gün kalırdı şehirde. O zaman da başı sınavlara, seminerlere gömülürdü. Günlerin nasıl geçtiğini hiç bilmezdi. Son gün, eğer parası kalırsa, orada da bir, iki mağazaya uğrardı. Annesine, kardeşine, kız kardeşlerine fırancala, şeker, bonbon şekeri alıp kitaplarının yanına valizine yerleştirirdi.

* * *

Otelden çıkıp yataktan kalktığından beri kalbinde Kamil Hoca'ya muhabbet duya duya onun söylediği idareyi buldu. Sekreter odaya yeni girmişti. Mürekkep emiciye yasladığı küçük aynasında yüzüne baka baka saçlarını tarıyordu. Birden gözleri, başı kapının arasından görünen Mürsel'e takıldı. Mürsel'in kırçıllı saçları başlık gibi alnına kadar kıvrılıp dökülmüştü. Dışarıda yine hafifçe kar yağıyordu. Mürsel'in saçlarına yağan kar ısındıkça yavaş yavaş eriyor ve kalın kaşlarının arasından yüzüne gözüne süzülüyordu. Sekreteri birden gülme tuttu. Mürsel de gülümsedi. Önce başını, sonra kendisini, en son da valizini içeri soktu.

- Hayırlı sabahlar.

Sekreter ipek gibi ışıldayan saçlarını bir kez daha taradı. Kızın kara saçları Mürsel'in gözünden kaçmadı. "Allah için, Şeki ipeği bunun yanında tövbe eder".

Kız Mürsel'in bakışlarına, gözlerini hızlı hızlı kırpmasına dayanamadı. Kahkaha attı. Mürsel yine gülümsedi ve elindeki valizi kapının yanındaki duvara yaslayıp düzgünce dizilmiş yumuşak sandalyelerin birini çekerek oturdu.

- Bacım, niye gülüyorsun?

- Peki siz neye gülüyorsunuz? - Kız nazla yine güldü.

- Ben mi? - Mürsel nedense ona "siz" diye hitap etti. - Sizi gördüm, gülüyorsunuz. Ben de güldüm...

- Gülmek yasak. - Kız geçip yerine oturdu, ciddileşti. - Siz kimi arıyorsunuz, yoldaş? - Sesindeki o sıcaklıktan, o yumuşaklıktan eser kalmadı.

"Bu kızın yüzü niye böyle asıldı". Sonuncu çocuğu Gülgedem'i hatırladı. Gülgedem küstüğünde dudaklarını bu kız gibi büzüyor. Kızının bir huyu işte bu kıza benziyordu. "Diyorum, bu hanım kız benim gözüme niye şirin geliyor?" Mürsel de ciddileşmek istedi. Beceremedi.

- Kızım, - dedi, - izin verin size bir mısralık şiir okuyayım. Sonra geçelim isteğe. Vakıf'tan söyleyeceğim. Bir dinle. Ekmek hakkı için, vaktini çok almayacağım.

Sekreter kızın yeniden ister istemez dudakları oynadı.

- Söyleyin, - dedi, - ama kitap filan çıkarmayın ha. Ben kitaptan şiir okuyan adamlara sinir oluyorum.

- Ne kitabı, a kızım. Sen sinir oluyorsan benim de asabım bozuluyor. Beni tanımıyorsun ki, a kızım, a bacım. Mürsel de kitaptan şiir okurmuş. - Mürsel bir an durdu. Sonra yüzüne hoş bir ifade yayıldı. Kalpten söyledi:

Menekşeden taze, sümbülden güzel

Geçip ucu dökülüp o belden güzel,

Hiç tel görmedim bu telden güzel,

Olmamıştır böyle aşikâre teller

Ne güzeldir sende o kara teller

Dönmüştür baştan başa şahmara  teller.

Kız dinleyip tatlı bir tebessümle gülümsedi. Gülümseye gülümseye sordu, siz kimi arıyorsunuz? Mürsel adını, soyadını söyledi. Konferansa gidenlerin listesinde adı olduğunu da söyledi. Sonra o da sekreterin adını sordu. Sekreter:

- Adım Nergis, - dedi. Nedense bu huyu tatlı, kara yağız adama kanı kaynadı. Sanki kalbinde kendi babası yerindeydi bu adam. - Amca, - dedi, her adama amca demezdi, - sizin belgeler hazır. - Bugün akşam treni ile yola çıkmalısınız.

"Trenle mi? Bu kız hangi trenden bahsediyor? Ne treni? Peki uçak? Peki uçağa binme arzusu. Tren nereden çıktı?" Mürsel'in moralinin bozulduğu anda Kamil Hoca'nın dediği adam içeri girdi. Adam elli, elli beş yaşlarındaydı. Pahalı, deri eldivenlerini çıkardı. Başıyla sekreterine - ama sadece sekreterine selam verip içeri odaya - çalışma odasına geçti. İçeri girmesiyle düğmeye basması bir oldu. Sekreter odaya girip çıktı, çay hazırlığına başladı.

- Galiba, trenle gitmek istemiyorsunuz.

Mürsel:

- Niye ki, - dedi. - Nasılsa kızın yanında kendini tuttu. Rüyasında sık sık uçak gördüğünü söylemedi. Bu çocukça olurdu. - Doğrusu tren yorar adamı, ama uçak öyle mi? Gözünü kapatıp aç, bir de bakarsın varmışsın. Genellikle diyelim... - Mürsel kendisini odaya geçen o adam gibi mutlu göstermek istedi, - Ben uçağı seviyorum. Nereye gitsem... - Nedense bu role girmek Mürsel'in harcı değildi. Sözünü devam ettiremedi, sekreter kıza bakıp güldü. Zilin sesi bir kez daha duyuldu. Kız gülüşünü müdür işitmesin diye ağzını elleriyle kapayıp odaya geçti. Biraz sonra sekreter kız çıktı:

- Yoldaş Ağayev sizi çağırıyor, - dedi, - konferansa giden temsilcilerden olduğunuzu söyledim. Sonra Nergis fısıltıyla, - Mürsel Hoca, - dedi, - öğretmek gibi olmasın, uçak meselesini rica edin yoldaş Ağayev'den, sizin için ayarlar. Konuşurken sakin sakin sözünüzü söyleyin. Feridun Hoca sert insanları sevmiyor. Şiir delisidir. - Nergis kurnaz kurnaz gülümsedi, - onun da faydası var.

Mürsel'in sıkıntısı geçti. Şiirle dolu göğsünü öne verdi. Kapıyı açıp içeri girdi. Mürsel kendisini tutarak sakin sakin dedi:

- Hayırlı sabahlar, yoldaş Ağayev. - Sonra, demin içeri girdiğinizde, galiba beni görmediniz, onun için selamlaşamadık demek istedi. Ne düşündüyse demedi.

- Oturun, - Ağayev başını kaldırmadan önündeki kağıtlara baka baka Mürsel'in selamını aldı, - Başka yoldaşlar da gelmiş mi?

- Haberim yok, yoldaş Ağayev. Ben kendi kendimden sorumluyum, kardeş. Vaktinde de geldim. - Mürsel'in sakin sakin konuşması gerektiği aklından çıktı: - Geldim, yoldaş Ağayev, sizin bu güzel kızınız Nergis Hanım da bana öyle kötü haber verdi ki moralim çok bozuldu. Şimdi sizden bir ricam var... Ayarlarsanız siz ayarlarsınız. Sizden çok çok rica ediyorum... Uçak meselesini diyorum.

- Evet? - Ağayev parmaklarını birbirine sürttü. - Uçak zor iş. Oturun. Niye ayakta duruyorsunuz? Havalar da çok kötü gidiyor. - Ağayev Mürsel'i baştan ayağa süzdü:

- Hangi rayondansınız? Maşallah, başlıksız, pek bir pehlivana benziyorsunuz. - Ağayev Mürsel'e sataşmaktan geri durmadı. Mürsel rayonlarının, sonra da köylerinin adını dedi. Ağayev başını kaldırıp dikkatle Mürsel'i süzerek gülümsedi. - Bu soğukta ne yaparsınız oralarda? Özellikle geceleri diyorum.

Mürsel arif adamdı. Ağayev'in - bu makam sahibinin onunla şaka yoluyla alay ettiğini o anda anladı - Soğukta, ne yaparız, diyorsunuz, yoldaş Ağayev. Belki okumamışsındır, yoldaş Ağayev, şair Vurgun güzel demiş:

Geldi uyku vakti, serildi yataklar,

Kışın geç açılır, gecikir seher.

Aldı kucağına bizi rüyalar,

Bu kış uykusunun başka tadı var.

Bayırda uludu kışın boranı

Çektik başımıza kalın yorganı.

Mürsel şiiri söyleye söyleye Ağayev'e bakıyordu. Adamın keyfinin durulduğunu, mutlulukla şiiri dinlediğini görüp Ağayev'in şiir sever olduğunu anladı. Sonra başka bir şiire geçti. Nizami'nin bir gazelini söyledi. Ağayev farkında olmadan masaya yaslanmış, Mürsel'i dinliyordu. Sonra ayağa kalkıp Mürsel'in elini tuttu, çekip yanındaki sandalyeye oturttu:

- Yahu sen pek mürtecilmişsin.

Mürsel bu tariften etkilenir gibi oldu:

- İşimiz ne, yoldaş Ağayev, sizin beğenmediğiniz köy de. Hava karardığı gibi herkes çekilir evine. Biz de elimize geçeni okuruz. Rahmetli Şirvani oğluna öğüt verirken dememiş mi:

Cafer, ey gözümün nuru - Seyit

Gonca-yi nevreste - Seyit,

Ulema hakkına itaat et

Ehl-i ilme daima hürmet et.

Deme bu kâfir, o Müslüman

Her kimin ilmi var - o insan.

Ağayev şiirin özünü anlayıp bir, iki yerini anlamasa da daha üstünde durmadı. Eğilip Mürsel'in koluna dokundu:

- Canımın içi yoldaş, ailen ne oldu? Mürselov? Evet, Mürselov sana o davetiye de helaldir Moskova da. Kaldı uçak meselesi. Ama senin için ne farkı var? Şiirde de öyle kötü değil. Pencereden baka baka gideceksin. Nice nice şehirler göreceksin.

Mürsel durdu:

- Yoldaş Ağayev, - dedi, - İstiyorum ömrümde bir defa da olsa uçağa bineyim. Bir daha fırsat düşer mi, nereden bileyim?

- Uçağa hiç binmedin mi?

- Nerede? Köyde uçak mı var?

Ağayev Mürsel'i bir daha baştan ayağa süzüp sesini alçalttı:

- Kışın böyle bir günde bilet meselesi çok zor. Ama bakayım... Ağayev elini telefona uzattı ve sanki aklına bir şey geldi. Doğruldu. - Sana, Mürsel Hoca, öğlen seferi için bilet bulmak benim boynuma. Ama bir şartla.

- Tamam yüz şart olsun. - Mürsel de latifesinden geri kalmadı.

- Mürselov, bir emanet var... Moskova'ya göndermeliyim. Güvenilir adam arıyorum, onu sahibine ulaştırsın diye. Öyle bir şey değil. Lidya Grigoryevna adlı bir kadın var, ona vermek için. Bugün doğum günü. Sizin temsil heyetini de o karşılayacak. Moskova'ya kendim gitmek için vakit bulamadım. Burada da iş güç var. Gecikmeyesin. Uçaktan indiğin gibi taksiye binersin, sürdürürsün dediğim yere. - Ağayev ahizeyi kulağına tutup, Moskova'yı bir dakika içerinde bağladı. Lidya Grigoryevna'nın doğum gününü tebrik edip onunla bir hayli konuştu. Sonra bir yoldaşın geleceğini ve emaneti de getireceğini haber verdi. Mürsel Ağayev'in Lidya Grigoryevna ile sohbetinden anladı ki emanet Mersin balığı, havyar, beş, altı konyaktan ibaret idi ve bir de kıymetli hediye idi ama hediyenin ne olduğunu Ağayev demedi. Lidya Grigoryevna'yı merakta bırakmakla hediyeyi sürpriz gibi gönderiyordu.

Mürsel bu telefon sohbetinden tıkanmıştı. Sağlam tıkanmıştı. Artık Ağayev'in yüzüne bakmıyordu. Gözünü, dallarını pencereye doğru eğmiş köknar ağacına dikmişti. Kar hâlâ yağıyordu. Ağayev Lidya Grigoryevna ile konuştuktan sonra bir, iki tanıdığına da telefon etti. Uçak bileti meselesini de halledip Mürsel'e yüzünü döndüğünde Mürsel'in bozulduğunu o an anladı. Demin art arda şiir söyleyen adama benzemiyordu.

- Ne oldu size Mürselov?

- Hiç, - dedi, Mürsel ayağa kalkıp geri geri kapıya doğru gitti. - Ben de trenle gitsem iyi olur. Boşuna, yoldaş Ağayev, ona buna ağız açmayın.

- Ama niye?

Her zaman açık konuşan, imalı sözleri ömründe ağzına almayan Mürsel şimdi de layık olduğu cevabı vermek istedi.

- Ben, yoldaş Ağayev, - dedi, - köyden buraya gelmedim ki, buradan Moskova'ya... "rüşvet" diyecekti, sustu.

Ağayev önce kulaklarına inanamadı ve nedense gülümsedi:

- Ay senin, Mürselov, bildim ne demek istiyorsun. Hoşuma gittin, ne adamsın. - Ağayev fısıldamaya başladı. - Sizin gibi öğretmenleri ödüllendirmek lazım. Benim gönderdiğim hediye, Mürsel Hoca, rüşvet değil, paydır, pay. Ağayev düşünceye daldı. Ağayev'in ne düşündüğünü Mürsel anlayamadı. - Lidya Grigoryevna benim savaş zamanından dostumdur. Beni o ateşli yılların mengenesinden kurtardı. Bana o şifa verdi. Ben bu iyiliği unutamıyorum. Yapamıyorum, Mürsel Hoca, yapamıyorum, vesselam. - Öyle konuşuyordu ki, sanki savaşı değil, Lidya'nın kahramanlığını anlatıyor.

Savaşın adı geçince Mürsel'in gözünün önüne bir parça ekmek gelirdi. Bu bir parça ekmeğin aylarca hasretini çekerlerdi. Mürsel'in sıkıntısı geçti.

- Bu başka mesele. - deyip Ağayev'in elini sıktı. Az daha yanaklarından öpecekti.

* * *

Uçağın kaidelerini bilmeyen Mürsel şık giyinmiş, elinde tespih çeviren, beş, altı valizle Moskova'ya giden bir adamın ardından bütün kaideleri yerine getirdi. Tesadüfen uçakta da aynı kişiyle yan yana oturmuştu. Tanıştılar. Adam Mürsel'i baştan ayağa süzüp:

- Adım Mir Hüseyin. - dedi, - ben sık sık şehirleri gezerim. İşim böyle.

Mürsel bilmediklerini tek tek adama sordu. Mesela uçak hangi şehirlerin üzerinden uçacak? Tahminen saat kaçta Moskova'da olacaklar? Onu kafasında büyük bir adama ya da profesöre benzetiyordu.

Mir Hüseyin elindeki tespihi parmaklarının arasında çevire çevire: - "E, bu da dünyadan bihabermiş" diye düşündü. "E, peki bunu hangi akılla Moskova'ya toplantıya gönderiyorlar." Kendisinin bilgi sahibi olduğunu başka yolculara da duyurmak maksadıyla yüksek sesle: - Sen, - dedi, - bu devrin adamı değilmişsin Mürsel kardeş. Yahu, biz uçağa binmekten usandık, sense... En iyisi baldırı güzel hanıma söyle, kitap, dergi getirsin, al oku. Biliriz, siz okumuşlar kitapsız duramazsınız. - Mir Hüseyin içini çeke çeke güldü.

Mir Hüseyin'in sözlerine etraftaki yolcular da gülümsediler. Mürsel bozuldu. Adamın yanında kendisinin bilgisizliğinden utandı. İşte onun için de uçağın penceresinden gördüğü mavi semaya, şehrin üstünden geçerken kibrit boyunda görünen evlere, beyaz elbiseye bürünen ormanlara, buz kaplamış göllere, çayırlara hayranlığını gizleyerek yan gözle bakıyordu.

Uçak bir yukarı kalkarken, bir de aşağı indiği anda hafifçe heyecanlandı. Sanki yüreği serinledi. Hızlıca da geçip gitti.

Uçağın merdiveninden inip bekleme salonuna kadar aynı yerde geldiler. Salon insanlarla doluydu. Mikrofonla sık sık yola çıkan, yere inen uçakların seferlerini duyuruyorlardı. Mir Hüseyin'i iki adam karşıladı. Gördükleri gibi biri hızla ona yanaştı:

- Miri, kaç valiz getirdin?

- Beş. - Mir Hüseyin elini kaldırıp beş parmağının beşini de açtı. - Sabah da Selimhan geliyor. Dedim hepsine nar doldursun.

- İyi demişsin. Bayram önü nar hızlı gider.

Mürsel hayretten donakaldı. Profesör sandığı, özünde sözünde olmayan bu biçimsiz adamın tüccar olduğunu anladı. "Tüh babana... Allah sana rahmet eylesin, Mirza Sabir". Mürsel sessiz sessiz, vedalaşmadan yüzünü onlardan çevirip Sabir'in "Satıram" şiirini fısıldaya fısıldaya taksi durağına gitti. Bir an aklından şehre taksiyle gitmek geçti. Parayı, israf etmeden harcaması gerektiğini düşündü. Dört yüz manat kadar parası vardı. Bu paranın yüz elli, yüz altmış manatını palto için ayırmıştı. Paranın kalanıyla ise çocuklarına üst baş, hediye almalıydı. Mürsel şehre giden otobüse bindi. Her taraf kardan beyaz elbiseye bürünmüştü. Bu beyazlığı gözlerine yedire yedire şehre vardı.

... Mürsel Lidya Grigoryevna'nın evini kolaylıkla bulduğuna inanamayarak apartmanın birinci katına çıktı. Sonra ikinci kata. İkinci katta evde pişen tatlının, tatlı pişinin kokusu geliyordu. Lidya Grigoryevna'nın evinin de burada olduğunu anladı. Evin numarasına baktı. Dosdoğru gelmişti. Kapıyı yavaşça tıklattı. Lidya Girgoryevna uzun, ipek elbisesinin kollarını sallaya sallaya kapıyı açınca Mürsel bu şişman, akça pakça kadından aynı tatlının kokusunu aldı. Kadın ancak otuz, otuz beş yaşında olmalıydı. Mürsel valizi kapının eşiğine koyup elindeki emaneti genç kadına uzattı.

- Zdravstvuyte , - dedi. - Beni Ağayev yoldaş gönderdi. Kadın Mürsel'in yolunu gözlediği için şaşırmadı. Dolgun, iri yüzüne yakışmayan ince dudaklarına sürdüğü koyu renk ruju diliyle yalayıp Mürsel'in selamını aldı, - Hoş gelmişsiniz, - dedi, sonra içeri davet etti.

Mürsel donup kalmıştı. Ağayev'i savaşta ölümden kurtaran bu genç kadın Lidya Grigoryevna mıydı, yoksa değil miydi? Lakin savaş zamanı bu kadın çok olsa altı, yedi yaşında olmalıydı. Merdivenlere doğru giderken yine dönüp sözlü insanlar gibi yarı açık kapının kenarında duran bu güzel, beyaz endamlı kadına baktı:

- Bağışlayın, siz Lidya Grigoryevna mısınız?

Genç kadın güldü:

- Evet, ben Lidya Grigoryevna'yım.

- Siz savaşta bulundunuz mu? - Mürsel durup Rusça ifade edemediği zor sözleri sade kelimelerle değiştire değiştire Ağayev'in bu kadın hakkında onunla konuşmalarını, onu ölümden kurtardığını anlattı. Lidya Grigoryevna Mürsel konuştukça devamlı gülüyordu, sonra gülmesine ara verip dedi ki bu Alik var ya, çok şakacı adamdır. Onunla Kırım'da tanıştım. Geçen yıl tatil yaparken. Orada da şakacılığından eksik kalmıyordu.

* * *

Sokağa çıkınca sanki Moskova'nın sert soğuğunu hissetti. Belki de Mürsel üşümezdi. Ağayev'in onu aldatması, Mir Hüseyin gibi bir tüccarın onunla alay etmesi, Lidya Grigoryevna'nın yılışık gülüşü havanın soğukluğundan çok üşütüyordu. Yüreğine sanki ağır bir yük asılmıştı. Ağır ağır nefes alıyordu.

Elinde valiz yürüyerek şehrin geniş caddelerini geze geze, sora sora gelip otobüs durağında durdu.

* * *

Karabala'nın yurdunu Lidya Grigoryevna'nın evini bulduğu kadar kolay bulamadı. Beş, altı otobüs değiştire değiştire, sora sora yurdun yerini güçlükle buldu. Aşağı katta müdürün kapısının ağzında sarışın bir oğlana rastladı. Nasılsa aceleciydi oğlan. Mürsel Karabala'nın adını söylediği gibi:

- Evet, tanıdım, - dedi, - bizim kattadır. Azerbaycan'dandı. Gelin odasını göstereyim, - dedi. - Yeniden yuları çıktı. Mürsel de onun ardından. Mürsel oğlanın sesini yukarı çıkarken duydu.

- Karabala, atets priyehal. 

- Babam mı? Ne babası? - Karabala elinde demlik aşağı baktığında Mürsel Hoca'yı gördü. Karşılaşıp öpüştüler. Mürsel Karabala'nın gözlerinin yaşardığını görünce kendisi de duygulandı. "Kardeş, galiba, kendini yalnız hissediyorsun, zorluğu bir yıl kadar sürer. Öğreneceksin".

Hâl hatırdan sonra Mürsel yıkanıp rahatladı. Karabala'ysa arkadaşlarının yanına - öbür odaya geçip sonra dükkana gitti. Yarım saat geçmedi ki Karabala'nın kaldığı iki kişilik küçük odasında oda arkadaşı ile birlikte açtıkları masanın üstüne sucuk, dana etinden hazırlanmış konserve, Mürsel Hoca'nın Bakü çarşısından aldığı nar, Gönçe kadının gönderdiği hediye sıralandı. Öbür odanın talebelerinden de gelen oldu. Mürsel'i Karabala'nın babası zannedip eski bir tanıdık gibi konuşarak, Karabala'ya hayır dilediler.

Mürsel çocukluktan hürmetini sevdiği Karabala'yı gördüğü ve Gönçe kadına verdiği sözü tuttuğu için üzüntüsünü unutmuştu. Moskova'yı öyle çok görmek istemesinden, Kamil Hoca'nın tesadüfen hastalanmasından, yerini ilk Mürsel'e teklif etmesinden, sonra uçağa binmesinden, Ağayev'in emanetinden, buraya gelmeden önce Lidya Grigoryevna'nın evine gitmesinden, yolda tüccar Mir Hüseyin'i okumuş, önemli bir adam zannetmesinden, buraya gelirken hangi otobüslere bindiğinden, başına gelen türlü hadiselerden konuşuyordu. Diyordu "Benim buraya gelmem tam bir mucize oldu. Moskova'ya gelebileceğime, Moskova'yı baştan sona gezeceğime, şairlerin müze evlerini göreceğime hiç inanmazdım. Fırsat bu ya, kim bilir, bir daha yolculuğa çıkabilecek miyim? Kim bilir?"

Karabala'ya Moskova'nın bu karlı gecelerinden birinde köylerinden - aynı köy ki Moskova'ya ayak bastığı günden beri rüyalarından çıkmıyordu - gelen hocasıyla bir masada oturmak garibine gidiyordu. Sanki Karabala rüya görüyordu. Mürsel Hoca nerde, yurt nerde. Annesinin gönderdiği paylara baktıkça onun ellerini, babasının ölümünden sonra kuruyup kalan bedeni gelip duruyordu gözlerinin önünde. Ağlamak, içini boşaltmak istiyordu. Şimdi, şu anda eski öğretmenini dinledikçe hayalî köylerini dolaşıyor, başını pamuk eğiren annesinin dizlerinin üstüne koyduğu günler aklına geliyordu.

* * *

Mürsel rüya görüyordu. Konferansta konuşma yapanların listesinde onun da adının olduğunu görüyordu. Ona da söz vermişler ve Mürsel bildiri sunuyor. Çok garip ki bildirinin yerine Mürsel şiir okuyor. Nizami'den, Fuzuli'den, Puşkin'den, Yesenin'den söylüyor, her şeyi söyleyip bitirdikten sonra sarı saçlı, sarı kıyafetli kız gülümseye gülümseye Mürsel'e çiçek getirip veriyor. Mürsel de çiçeği eline alınca o sarı saçlı, sarı kıyafetli kızın alnından öpüp: "Sağ ol, kızım, bahtiyar ol", - diyor. Birden Mürsel sarı saçlı, sarı kıyafetli kıza dikkatle bakınca bu kızın ortanca kızı Narıngül olduğunu görüyor. Mürsel eğilip Narıngül'ü kucağına alıyor:

- Nasılsın, kızım? - diye soruyor. - Annen ne yapıyor? Danayı kestiğim için şikayet ediyor mu?

Narıngül de başını sağa sola sallayıp:

- Bana ne aldın, baba? - diye soruyor. - Aklından çıkmasın ha, kırmızı kıyafet al bana, şal da. Bir de içi reçelli şeker. Tamam mı?

- Tamam, kızım, tamam.

* * *

Karabala uyanınca Mürsel'in giyinik, yüzünde bir sevinç ifadesi ile oturup pencereden dışarıya baktığını gördü. Lapa lapa kar yağıyordu. Hava soğuktu. Pencere dışarısı yüzünden yer yer sallanıyordu. Odaysa sıcaktı. Karabala:

- Hayırlı sabahlar, Hoca'm, - dedi, - yorganı göğsüne kadar çekip yatağın içinde oturdu. - Nasıl uyudunuz, Hocam?

- Harika! - Mürsel Hoca da Karabala'ya iyi sabahlar dileyip yorgun olduğu için ölü gibi yattığını, hatta rüya görmediğini söyledi. - Karabala, - dedi, - oturup günlerimi bugünden planlayayım diye düşündüm. Diyorum, konferans pazartesi başlıyor. İstiyorum ki bu iki gün müzeleri gezeyim, bir de Kamil Hoca dedi hem ziyaret hem ticaret. Nisa teyzen çocuklara üst baş sipariş verdi... İstiyorum bir mağazalara bakayım, sonra imkanım olmaz.

Karabala da dedi:

- Merak etmeyin, Hocam. Birlikte çıkarız. Günün ikinci yarısı boşum. Sabah da pazar günü. Öğleden sonra geleyim, nereye isterseniz gideriz, Hocam.

Mürsel'in Karabala'yı GUM'un önünde beklemesine karar verdiler. Sabah kahvaltısından sonra Karabala GUM'a giden otobüslerin numarasını, adını Mürsel Hoca'ya söyleyip, defter, kitaplarını çantasına doldurdu. Dolabı açıp solmuş, ince pardösüsünü üstüne geçirdi. Sonra Mürsel Hoca'yla vedalaşıp enstitüye gitti. Karabala'nın ince pardösüsü Mürsel'in dikkatinden kaçmadı. Öyle orada düşünceye daldı. "Sana ne diyeyim, a Gönçe kadın, çocuğu pardösü ile göndermişsin Moskova'ya". Nedense Gönçe kadını kınadığı için pişman oldu. "O zavallı ne yapsın?"

Mürsel bir hayli zaman odada oturup pencereden baktı. Sonra Karabala'nın kitaplarından alıp sayfalarını çevirdi. Sonra paralarını tek tek saydı. Listeye bir daha baktı. Çok şey almalıydı, hele konu komşunun istekleri ayrı.

Valizi yurtta bıraktı. Çünkü konferansın katılımcılarına yerlerini sabah vereceklerdi. Tam saat birde Karabala'nın dediği otobüsle yola çıktı.

Belirledikleri zamanda Karabala'nın soğuktan büzüşe büzüşe, elinde çantayla geldiğini gördü. Soğuktan korunmak için pardösüsünün yakasını kaldırmıştı. Öğretmenini uzaktan gördü. Gülümseyip yaklaştı. Tokalaştılar.

Sonra Karabala cebinden bir bilet çıkardı. "Silahlı palata"ya  bilet aldım, Hocam - dedi, - saat altıya.

Mürsel düşünceye dalmıştı. Karabala'nın sesinden ürperir gibi oldu, sevine sevine bilete baktı.

- Evet, işittim, böyle bir şey var, - dedi, - gideriz, inşallah.

Merkezi Univermak'a girdiler. Giysi, başlık, ayakkabı mağazalarını bir bir gezdikçe Mürsel düşüncelere dalıyordu. Gözüne hiçbir şey görünmüyordu. Arada bir hissettirmeden Univermak'ın içi sıcak olduğu için pardösünün arasından kıyafeti görülen Karabala'ya bakıyordu. "Çocuk üşütecek. Bu yıl da aksi gibi kış kötü geldi". Çok üzülmüştü Mürsel. Kıyafetlere, giyim eşyalarına baksa da sanki verilen siparişleri unutmuştu. Nedense hiçbir şey alma düşüncesinde değildi. Sonunda başlık mağazasında durdu. Ağagül'e başlık almak istiyordu. Elini cebine attı ve birden Gönçe kadının ona verdiği yirmi beş manatı hatırladı.

- Ay senin övüncün, - dedi Mürsel, - aklımdan çıkmış. - diye yüksek sesle dedi ve cebinden yirmi beşliği çıkartıp Karabala'ya baktı: - Ay, Karabala, annen sana para göndermişti. Görüyorsun ya, soğuk Mürsel amcanı iyice ihtiyarlattı. - Sonra Mürsel kendisi için ayırdığı palto parasını da çıkarttı. - Yirmi beş manat senin harçlığın. Bu da palto paran. Gönçe bacı kendi ayırdı bu parayı, dedi. Karabala'ya dersin harcamasın. Senin yanında dedi paltosunu alır, giyer üstüne.

Karabala şaşkın şaşkın kâh paraya kâh da Mürsel Hoca'ya baktı. Sonra utana utana parayı ondan aldı.

Mürsel Karabala'nın koluna girip palto mağazasına doğru çekti. Karabala'nın hoşuna giden, üstüne yakışan paltoyu alıp öyle orada etiketini kopardı, üstüne giydirdi. Sonra çocuklarına üst baş almak için öbür mağazalara geçti. Mürsel'in yüreğine bir rahatlık çökmüştü.

Seviniyordu Mürsel. Kalpten seviniyordu. Sanki Mürsel'in kalbine taze, sıcak bir aydınlık dolmuştu ve o bu aydınlıkla bütün ömrünün sevincini, tadını duyuyordu.

 

 

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 202. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 202. Sayı