Bir Söyleşiden Geriye Kalanlar ya da Emeklilik Tanımayan Öğretmenin Hikâyesi


 01 Temmuz 2020


Gönlümüze Öğretmenliği Düşürenler

Köyümüzde güzel giyinen, güzel konuşan, geçim darlığı çekmeden yaşayan, herkesin sayıp sevdiği bir kişi vardı; o da öğretmenimizdi. Biz çocukların gözünde dünyanın en güzel, en temiz, en zevkli; kısaca en harika mesleği öğretmenlikti. Büyüyünce de benim bu inancım değişmedi. Öğretmenliğin gerçekten de böyle bir meslek olduğuna bütün kalbimle inandım. Şu an on dört yıllık emekliyim, hâlâ aynı inançtayım.

Bizim köyde hiçbir çocuğa “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorulmazdı. Çünkü kız çocuklarının anneleri gibi ev hanımı, erkek çocuklarının da babaları gibi köyde çiftçi, dışarıda amele (işçi) olacakları baştan belliydi. Bu, köyümüzün çocuklarının adeta kaderiydi. Yoksul bir köyün çocuklarıydık ve kimsenin şehirde çocuk okutacak gücü yoktu. Okumadan da öğretmen olunamazdı. Yine de sorulsa ben kesinlikle öğretmen olmak istediğimi, hem de ilkokul öğretmenlerim (Hüseyin Yücel ve Nuri Ağca) gibi öğretmen olmayı istediğimi söylerdim.

İkisi de köy enstitülerinde yetişmiş, köylüyle bütünleşebilen, köylüye söz dinletebilen, kusursuz öğretmenlerdi. Çocuklarını okutma konusunda yoksul olmalarına rağmen bazı babaları ikna edebilmişlerdi. İlkokuldan sonra da okuyup farklı meslekler edinerek köyden ilk çıkan bizler, hepimiz bu öğretmenlerin okuttuğu öğrencilerdik.

Masraflarımın hiç değilse bir kısmını karşılayabilmek için yaz tatillerinde çalışarak ortaokulu zor şartlar altında bitirdim. Çorum İlköğretmen Okulu, ortaokul mezunlarından hem yatılısına hem gündüzlüsüne sınavla öğrenci alıyordu. Ben ikisine de girdim, ikisini de kazandım. Yatılısını tercih ettim. Mülakatı da kazanınca kesin kayıt yaptırdım. O yıl her şey birdenbire kolaylaşıverdi. Devletim beni yatılı olarak okutacak ve bütün ihtiyaçlarımı karşılayacaktı. Ben de tıpkı ilkokul öğretmenlerim gibi ilkokul öğretmeni olacaktım. Daha ne isterdim?

Yaz tatillerinde yine çalışarak ihtiyaçlarımı karşılamaya devam ettim. Elli yedi yıllık ömründe hiçbir zaman bolluk ve rahatlık içinde yaşamayan babama az da olsa yardım ettim. İlkokul öğretmenliği diplomamı alıp ilk atamamı beklerken bile çalıştım. Şimdi düşünüyorum da “Yoksulluk bana Rabbimin bir lütfuydu.” diyorum. Hiç boş vaktim olmadı: Hep çalıştım, okudum, yazdım… 

Üç yıllık yatılı öğrenciliğimden dolayı dört buçuk yıl zorunlu hizmet yapmam gerekiyordu. 13 Eylül 1971’de Hakkâri ili, Beytüşşebap ilçesinin Bölücek köyünde ilkokul öğretmeni olarak göreve başladım. Sonraki yıllarda Ankara’nın Kalecik ilçesi Yeniçöte köyünde, Ayaş ilçesi Bayram köyünde, o zaman Ankara’nın ilçesi olan Kırıkkale merkez İsmet Aydınlı İlkokulunda çalıştım. Bu arada Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe (gece) Bölümünü kazanmış yüksek öğrenime de başlamıştım. Ankara merkez Ulus İlkokuluna tayinim yapılınca GEE gece bölümüne devam etmem kolaylaştı. Gündüzleri ilkokul öğretmenliği yapıp geceleri GEE’ye devam ederek 1979’da yüksek öğrenim diploması aldım. Ancak Türkçe-edebiyat öğretmeni olarak orta öğretime geçmedim. 1981’in sonunda Türk işçi çocukları için “Türkçe ve Türk Kültürü öğretmeni” olarak Almanya’ya gönderildim. Görev süremin sonunda yurda dönünce orta öğretime geçtim. 1987’den 2004’kadar Ankara Merkez (sonradan Tevfik İleri) İmam Hatip Lisesinde, 2006’nın Ağustosuna kadar da Ankara Hasan Ali Yücel Anadolu Öğretmen Lisesinde çalıştım. Ortaöğretimdeki öğretmenliğim devam ederken 1988’de Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdim. Millî Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu bünyesinde yer alan TEGEM (Türkçenin Eğitimini Geliştirme Merkezi), Türk Dili ve Edebiyatı Program Hazırlama, Ders Kitapları İnceleme Komisyonlarında geçici görevlerle çalıştım. Yaz Tatillerinde MEB Hizmet İçi Eğitimi Dairesi tarafından Yeni Türk Edebiyatı hocası olarak öğretmenler için düzenlenen yaz seminerlerinde görevlendirildim. 2006’da emekli olduktan sonra Avrasya Yazarlar Birliği yönetim kurulu üyeliği ve birlik bünyesinde yer alan Yazarlık Atölyelerinden hikâye atölyesi hocalığı görevlerini aldım. Bir anlamda öğretmenliğe atölye çalışmalarıyla devam ettim.

Ölçülü Hassas Mesafe

Bana göre öğretmenlik; sevgiyle, sabırla beslenen geleceği kurma mesleğinin adıdır. Öğretmen, yaş aralığından dolayı ilk yıllarda öğrencilerini kardeşleri gibi, sonraları evlatları gibi görmelidir. Onlara arkadaşları kadar yakın olmalı, ancak asla arkadaş olmamalıdır. Öğretmenle öğrenci arasındaki ölçülü hassas mesafe ne fazla açılmalı ne de tamamen kapanmalıdır. Sürekli dengede tutulmalıdır.

Kendimi hiçbir zaman başarısız bir öğretmen olarak görmedim. Ne kadar başarılıydım, bilmiyorum ama teftişime gelen müfettişlerin, idarecilerin verdiği raporlardan, puanlardan, ödüllendirmelerden bağımsız olarak başarılı olduğuma hep inandım.

Başarımdaki en büyük pay öğretmenlerimindir. Özellikle Köy Enstitülerinde yetişmiş çok değerli öğretmenlerimiz oldu. Bizi, öğretmen okulunda tam bir öğretmen olarak, gerektiğinde idarecilik yapabilecek donanımı kazandırarak yetiştirdiler. İlk atamalarımız yapıldığında teorik bilgi bakımından eksiğimiz yoktu. Köy ve şehir okullarında yaptığımız hakiki stajlarla öğretmenliğe zaten başlamıştık. Tekli ve birleştirilmiş sınıflarda öğretmenlik yapmaya, beş sınıfı bir arada okutmaya ve Türk bayrağının dalgalandığı her yerde çalışmaya hazırdık. Bilgi ve ideal sahipleriydik. Belki bunlardan daha önemlisi, burnunu mendilimizle silecek kadar öğrencilerimizi sevmeye hazırdık. Aradan zaman geçtikçe daha iyi anladık ki öğretmen okullarındaki eli öpülesi öğretmenlerimiz bizi mükemmel yetiştirmişlerdi. Ne yazık ki köy enstitüleri gibi, öğretmen okulları da kapatıldı. Aksayan taraflarını düzeltmek, çağdaş gereksinimler göz önünde tutularak geliştirmek yerine niçin kapatıldı, anlayabilmiş değilim.

Önce Tanımak Gerek

Öğrencisini tanımayan öğretmen başarılı olamaz. Bana yeni sınıflar verildiğinde ilk ve önemli işim, o sınıflardaki öğrencilerimi mümkün olduğu kadar çok yönlü ve ayrıntılı tanımak olurdu. Gözlem yaparak, kompozisyonlar yazdırarak, dağıttığım tek tip kağıtlarla sonucunu benden başka kimsenin bilmeyeceği isimsiz anketler uygulayarak öğrencilerimi tanırdım. Sınıflarımda kimlerin ne kadar sevildiğini, kimlerin ne kadar sevilmediğini öğrenirdim. Amaçlı, ölçülü tavır ve davranışlarımla, daha çok da sözlerimle çok sevilenlerin şımarmalarını, pek sevilmeyenlerin de büsbütün dışlanmalarını engellemeye çalışırdım. Zaman zaman uyguladığım anketlerle bunu ne kadar başarabildiğimi ölçerdim. Arkadaşları tarafından istenmeyen, sevilmeyen öğrencilerin yavaş yavaş istenilir, sevilir duruma yükselmesi beni mutlu kılardı. Bir öğretmen olarak kendime güvenimi artırırdı. Öğrenciyi tanıyıp ona göre davranmanın öğretmen başarısını artırdığını defalarca gördüm, yaşadım.

Sınavlarda kopya çeken öğrencilerim oldu, gördüm, gördüğümü farklı şekillerde hissettirdim, fakat yakalamadım. Yaptıklarından dolayı mahcup oldular, pişmanlık duydular, bir daha benim yaptığım sınavlarda kopya girişiminde bulunmadılar. Meslek hayatım boyunca hiçbir öğrencimi kopyada yakalamadım, disipline vermedim. Notu sadece ölçme ve değerlendirme aracı olarak kullandım; disiplin sağlama, terbiye etme, cezalandırma aracı olarak kullanmadım. Öğretmen arkadaşlarımla olduğu gibi öğrencilerimle de diyaloglarımda ne resmi ne laubali oldum, hep samimi olmaya, samimi kalmaya çalıştım. Tavır koyduklarım, sesimi yükselttiklerim, azarladıklarım oldu, ancak samimiyetimiz devam etti. Bağırıp çağırsanız da surat edip azarlasanız da samimiyetinize inanan öğrenci sizi ve dersinizi sevmekten asla vazgeçmiyor.

Öğretmenliğe başladığım günden itibaren derslerime günlük ders planıyla ve mutlaka hazırlanmış olarak girdim. Hiçbir zaman öğrencilerime hazırlıksız yakalanıp onların bana olan güvenlerini sarsmadım. İşleyeceğim konuları önce onların ihtiyaçları haline getirmeye çalıştım. İşleniş sırasında da öğrencilerimi dersin merkezine doğru çekmeye çalıştım. Bunları ne kadar başarabildiysem o kadar başarılı olduğumu düşünüyorum.

Kimseden işine yaramayacak bir bilgiyi istekle almasını bekleyemezsiniz. Dersler ve konular da öyledir. Verimli bir Türkçe, matematik, hayat bilgisi, edebiyat, fizik, kimya dersi işleyebilmek için önce o dersin hayatla bağlantısını kurmalı, öğrenciyi dersin gerekliliğine inandırmalısınız. Sadece sınavlarda değil, ömür boyu sağlayacağı faydalar konusunda onları ikna etmelisiniz. Çeşitli ödev ve sorumluluklarla dersin işlenişi sırasında öğrenciyi mümkün olduğunca aktif kılmalısınız. Hatta ileri sınıflarda öğrencilerin seviyesiyle doğru orantılı olarak dersleri kısmen veya tamamen onlara işletmeli, siz sadece rehberlik yapmalı, eksikleri tamamlamalısınız. Böylece öğrencilerinizi sadece topluluk karşısında söz söylemeye değil, çok yönlü olarak hayata da hazırlamış olursunuz. Bu hazırlığın bir yolu da öğrenciye kitap okutmaktır.

Hangi Kitapları Nasıl…

Öğretmen, mesleğiyle ilgili bilim, kültür, sanat kitaplarını okuyan, bilim, sanat, kültür dergilerinden birkaçını takip eden kişi olmalıdır. Ancak böylelikle zamana karşı direnç kazanır, eskimeden kalabilir. Öğrenci, öğretmenin elinde, çantasında mutlaka ders dışı kitaplar da görmelidir. Okumayan öğretmen kısa sürede tükenir, kendini tekrara başlar ve öğrencilerinin gözünden düşer, sıradanlaşır. Tükenişe dur demenin, itibarlı duruşu devam ettirmenin en güzel yolu; vazgeçilmez, tatlı bir okuma alışkanlığına sahip olmaktır. Öğretmen bu alışkanlığı öğrencilerine de kazandırmalıdır. Okuyan kişiyi eskitip tüketmeye zamanın gücü yetmeyecektir.

Seviyelerine uygun edebî eserler okutmanın öğrencileri başarılı kıldığına hep inandım. Bu yüzden ilkokulda, severek dinleyip anlayabilecekleri parçaları zaman zaman ben okudum, bütün sınıfa dinlettim. Bazen de öğrencilerimden birine okuttum, sınıfça dinledik. Sınıf dolabımızda yeterli kitabımız varsa sessiz okumalar yaptık. Onlarla birlikte ben de okudum. Evlerde okumaları için kitaplar verdim. Okunduktan sonra toplayıp okunmamış kitaplarla değiştirdim. Mümkün olduğu kadar çok kitap okutmaya çalıştım. Böylece kelime dünyalarını zenginleştirmeyi, düşünce ufuklarını genişletmeyi, sözlü ve yazılı ifadelerini güçlendirmeyi, güzelleştirmeyi hedefledim. Doğru anlamalarını, doğru ifade etmelerini sağlamaya çalıştım. Bütün bu çalışmalar öğrencilerimin derslerdeki başarılarını olumlu yönde etkiledi.

Ortaokulda Türkçe, lisede edebiyat derslerinin haftada bir saatini sessiz okuma yaparak değerlendirirdik. Ancak bu rastgele, plansız bir sessiz okuma olmazdı. Her öğrencim birlikte belirlediğimiz seviyelerine uygun kitabı okurdu. Kim hangi kitabı okudu, sonra hangi kitabı okumaya başladı, elimdeki listeye işlerdim. Kimler sene sonuna kadar kaç kitap okudu bilirdim. Ertesi yıl da aynı sınıfları almışsam okumaya kaldığımız yerlerden devam ederdik.

Kitap okuma alışkanlığı kazandırmada seviye çok önemlidir. Okumaya yeni başlamış bir öğrenciye anlamayacağı ağır kitapları verirseniz onu okumaktan soğutur, kitaptan uzaklaştırırsınız. Bilimsel, ideolojik kitaplar verirseniz okumaktan uzaklaştırmasanız bile katı görüşleri olan, toptan kabulcü veya toptan retçi, geniş düşünemeyen, kişiler olarak yetiştirirsiniz. İlle de şiir, hikâye, roman, deneme, gezi, anı… gibi edebî türlerle öğrencinin kelime hazinesini zenginleştirmek, düşünce ufkunu genişletmek, anlama ve anlatma yeteneğini geliştirmek gerekir. Bundan sonra hangi eseri okursa okusun, isterse en fanatik, en ideolojik eserleri okusun; peşinen teslim olmayacak ya da peşinen reddetmeyecektir; okuduğu her eseri, iradesini, birikimini kullanarak değerlendirecektir.

Kitap okuyan öğrencinin beden eğitimi, resim, müzik dahil bütün derslerindeki ve üniversiteye giriş sınavlarındaki başarısı kesinlikle artacaktır. Liselerde çalıştığım yıllarda gördüm ki güzel bir okuma alışkanlığına sahip olup da üniversiteyi kazanamayan öğrencim olmadı. Okumak, bir meslek edindikten sonra da başarımızı ve itibarımızı artırmaya devam edecektir. Çobanlıktan tıp doktorluğuna, mühendisliğe, üniversite hocalığına kadar hangi mesleğin sahibi olursak olalım; o mesleğin güvenilir, başarılı, itibarlı, görüşlerine başvurulan, sıra dışı bir mensubu olmak okumakla mümkündür. Söylediklerimi somut örneklerle pekiştirmeyi gereksiz buluyorum. Bunu hepimiz, küçük gözlemler, basit değerlendirmeler yaparak kolayca anlayabilirsiniz. Hastasını doğru anlayan hekimin, konusunu iyi anlatan öğretmenin, sorumluluğundaki kişilerle sağlam diyaloglar kuran idarecilerin, güzel ve etkili konuşan kişilerin diğerlerine göre daha başarılı, daha itibarlı, daha güvenilir olduklarını herkes görebilir.

Yazmak Hayatı Güzelleştirmektir

Yazmaya ilkokul dördüncü ve beşinci sınıf öğretmenim Nuri Ağca’nın heveslendirmesiyle başladım. Öğretmenimizin köy enstitüsündeki öğrencilik yıllarından itibaren çeşitli dergilerde, gazetelerde yayınlanmış şiir, hikâye, anı ve gezi yazıları vardı. Onları zaman zaman getirir, derste bize okurdu.

“Yok değil, cepte para var / Fakat uzak çarşı pazar”

Bu dizeler, elli dört yıldır belleğimden silinmeyen rahmetli öğretmenime ait dizelerdir. Şehre çok uzak, bir dağ köyündeki öğretmenliğini ve orada yaşanan mahrumiyetleri anlatan şiirinde geçiyordu. Bizim köyümüz de bir dağ köyü sayılırdı ve şiirde geçen mahrumiyetleri aynen biz de yaşıyorduk. Öğretmenim ne kadar da güzel anlatmıştı. Yokluklar bu kadar güzelleşebilir miydi? Demek ki söz ile yokluklar bile güzelleşebiliyordu. Bana sözün gücünü ve güzelliğini ilk keşfettiren Nuri öğretmenim oldu. Buna “edebiyat” denildiğini çok sonraları öğrendim.

Öğretmenimiz eserlerini sınıfa getirip okudukça, yazma hevesim arttı. Onun şiirlerine benzeterek köyü, köylüyü, kırları, dağları, dağ çiçeklerini anlatan şiirler yazmaya başladım. Bazen de işlediğimiz derslerin etkisinde kalarak yazıyordum. Yazdıklarımı öğretmenim okuyor, başarılı yönlerimi öne çıkararak bana sabırla yol gösteriyordu. Bazen yazdığım bir şiiri sınıfa kendisi okuyordu. Bu benim çok hoşuma gidiyor, yazma hevesimi daha da artırıyordu. Sürekli artan bir hevesle ben hep yazdım. Şiir, hikâye, roman, köşe yazısı yazdım. Yazdıklarımı öğretmenim gibi gazete ve dergilerde yayınlamaya başladım. Sonra kitaplarım oldu.

Yıllar sonra yokluğun, yoksulluğun çok da kötü şeyler olmadığını, hatta insanı vaktinden önce olgunlaştıran, bazı kötülüklerden de koruyan bir yanının bulunduğunu keşfettim. Tıpkı aşk gibi… Aşkın ve yokluğun romanı BEBİHA’yı bu keşiften sonra yazdım.

Sözü getirmek istediğim nokta şurasıdır: Eğitimde, öğretmenin rolü sandığımızdan daha büyüktür. Öğrencilerin yetenekleri doğrultusunda yönlendirilip yetiştirilmesinde öğretmenler, annelerden babalardan daha etkili ve hatta daha isabetlidir. Anne babanın her zaman duygusal davranma riskine karşılık öğretmen daha bağımsız, daha gerçekçi, daha bilimseldir. Örnek olarak kendimi gösterebilirim: Yazma konusunda beni heveslendiren, cesaretlendiren ilkokul öğretmenim Nuri Ağca’dır. Bugün, çoğu yeni baskılar yapmış dördü ödüllü on üç hikâye kitabım, üç romanım, bir gezi günlükleri kitabım olmak üzere on yedi kitabım var. Liseler için hazırladığımız ders kitaplarını saymıyorum. Allah ömür ve izin verdikçe bu sayı artacaktır. Çünkü bana göre hayatı anlamlı kılmanın, dolu dolu yaşamanın en güzel yolu yazmaktır. Beni yazmaya teşvik eden öğretmenim olmasaydı eminim ki ben bugün hayatını yeterince anlamlı kılamamış farklı bir insan olarak kalacaktım.

Sevdiği işi yapan, geleceğin mutlu, huzurlu kuşaklarını ancak her bakımdan iyi yetiştirilmiş, donanımlı öğretmenler yetiştirebilirler. Kusurlu, bozuk eğitim sistemlerinde bile iyi yetişmiş öğretmenlerle başarı sağlanabilir. Öğretmen iyi yetişmemişse sistem ne kadar kusursuz olursa olsun başarıya ulaşmak mümkün değildir.

Her Öğretmen Bir Yazardır

Öğretmenlik bir anlamda yazarlık gibidir. Birinde kelimeleri kullanarak bir eser meydana getiriyorsunuz, diğerinde size emanet edilen başka bir malzemeyi işleyerek yine bir eser meydana getiriyorsunuz. Öğretmen de olsanız, yazar da olsanız sonuçta bir eser meydana getiriyorsunuz. İki meslek arasında böyle bir benzerlik vardır. Ancak eserler, işleniş tarzları, nitelikleri, etkileri bakımlarından birbirinden oldukça farklıdır. Birinde kelimelere can verirsiniz, diğerinde zaten canlı olan varlığa adeta kader giydirirsiniz. Birinin kusurlarını her yeni baskıda düzeltme şansınız vardır, diğerinin kusurlarını düzeltmeye kalkışmak, zordur, büyük yıkımlara neden olabilir.

Yazarlığımın öğretmenliğime, öğretmenliğimin yazarlığıma mutlaka etkileri olmuştur. En azından öğretmenliğimin; özelde çocukları, genelde insanları tanımamda, onların psikolojilerini kavramamda büyük yarar sağladığını söyleyebilirim. Ancak ben yazarken öğretmenliğimden mümkün olduğu kadar uzaklaşmaya çalışırım. Yazarken görevimin eğitmek değil anlatmak olduğunu düşünürüm. Dili ne kadar doğru, etkili ve güzel kullanabilirsem; insanı, insanî özellikleriyle ne kadar yakalayabilirsem, yazarlıkta o kadar başarılı olacağıma inanırım. Öğretmenliğimle yazarlığımı birbirine karıştırmamaya çalışıyorum. Bunu da büyük oranda başardığıma inanıyorum. Kitap fuarlarındaki imza günlerim için yayınevimin hazırladığı afişlerden adımın başına konan “eğitimci yazar” ibaresini özellikle kaldırttım.

Öğretmen Emekli Olursa

Neredeyse kuruluşlarından itibaren Türkiye Yazarlar Birliği ve İlesam’ın üyesiydim. Emekli olduğum yıl kurulan Avrasya Yazarlar Birliğinin de üyesi oldum ve çok geçmeden yönetim kurulunda görev aldım. Otuz beş yıl severek, isteyerek, zevkle öğretmenlik yaptıktan sonra tekdüze, uyuşuk, pörsümüş bir hayata razı olamazdım. Avrasya Yazarlar Birliği bünyesinde başlattığımız yazarlık atölyeleri başkanlığını ve “hikâye atölyesi” hocalığını üstlendim. Böylece emeklilikte de öğretmenlik yapmaya başlamış oldum. Öğretmenin emeklisi olmaz sözü belli ki doğruydu. Şiir, hikâye, deneme atölyeleri olarak on iki yılda edebiyat dünyamıza seksen dolayında yazar, şair kazandırdık. Bunlardan yazdıklarıyla Kardeş Kalemler dergimizin, her dönem sonunda yayınladığımız “Kardeş Sesler” adlı ortak kitaplarımızın sayfaları arasında kalanlar olduğu gibi birinci, ikinci, beşinci yedinci müstakil kitaplarını yazanlar, yayınlayanlar da oldu. Şiir, hikâye, deneme, makale yarışmalarına katılıp ödül alanlar var. Bunlar bizi sevindiriyor.

Beni, yazmaya öğretmenim heveslendirmiş, ilk zamanlar yardımı da dokunmuştu ama sonraları yazdıklarımı değerlendirecek bana yardım edecek kimseyi bulamadım. Uzun zaman kendi halimde yazdım durdum. Bir boşluk oldu. Durağan bir dönem yaşadım. Öğretmenliğimin yedinci yılında yüksek tahsile başlayınca yeniden yazar, şair hocalarım oldu. Onlarla dil, kültür, edebiyat konularında konuşup tartışmaya, yazdıklarımız üzerinde değerlendirmeler yapmaya başladık. O günlere kadar bütün yazdıklarımı yok edip yazmaya 1977’de yeniden başladım. Bugün piyasadaki on yedi kitabım o tarihten sonra yazdıklarımın bir kısmıdır.

Öğretmenlikten gelme yazar arkadaşlarımla sürdürdüğümüz atölye çalışmalarımızın asıl amacı; yazmak isteyen yetenekli kişilere yol göstermek, bu yolda ilerlemelerini sağlamak ve onları edebiyat dünyasıyla tanıştırmaktır. Yazarlık yolunda bizim yaşadığımız boşlukları, kimsesizlikleri, yeni yeteneklerin yaşamasını istemiyoruz. Bu nedenle özverili bir biçimde, zevkle, istekle çalışıyoruz. Yıllar boyunca kazandığımız birikimi, öğretmenliğimizin sağladığı avantajı da kullanarak genç yazarlarla paylaşıyoruz. Atölye hocaları olarak kendimizi, uygulamalı kompozisyon, güzel konuşma ve yazma, edebî metinler derslerindeymiş gibi hissediyoruz. Sonuçlara baktığımız zaman başarılı olduğumuza da inanıyoruz.

Özlem ve Topluiğne

Her öğretmen gibi benim de unutamadığım anılarım var.

Kompozisyon yazılılarında atasözü, özlü söz, şiir açıklattırmayı sevmediğim gibi doğru da bulmazdım. Yaşantılarıyla ilgili üç dört konu verir istedikleri türde (hikâye, deneme, günlük, anı) yazmalarını isterdim. Öğrenciler, en rahat yazabilecekleri konuyu seçerler, en güzel anlatabilecekleri türde yazarlardı. Ayşe R. adında uslu, terbiyeli, çalışkan, dünya güzeli bir öğrencim, “Yakınlarınızdan çok sevdiğiniz bir kişiyi anlatınız.” konusunu deneme türünde yazmıştı. Edebiyat dünyasında deneme ve hikâyeleriyle tanınan, şahsen değilse de ismen tanıdığım, uzun zamandan beri hasta olduğunu duyduğum babasını anlatıyordu. Yazarlığından, tanınmışlığından hiç bahsetmiyor sadece ne kadar anlayışlı, iyi bir baba olduğunu anlatıyordu. İyileşeceğine inandığını, eskiden olduğu gibi elinden tutup çarşıya çıkmak istediğini, onunla gezmeyi çok özlediğini anlatıyordu. Eskiden olduğu gibi bir yanında annesi, bir yanında babası bir pastaneye oturup neşeyle, mutlulukla dondurma yemeyi çok özlediğini anlatıyordu.

İlkokuldan sonra sınavla girilen Anadolu İmam Hatip Okulunun hazırlık sınıfındaydı. Daha çocuktu. Öyle etkili, güzel, yürek sızlatan cümleler kurmuştu ki okurken gözlerim yaşardı. Hasta bir babanın iyileşmesi için daha güzel bir yakarış yazılamazdı. Hasta bir babanın sağlıklı günlerine duyulan özlem daha güzel anlatılamazdı. Ayşe R’yi yazma konusunda teşvik etmeye karar verdim. Çok beğendiğim ve tam not verdiğim kompozisyonunu kendisi isterse sınıfa da okutacak ve alkışlatacaktım.

Ertesi gün Türkçe dersinde sınıflarına girince Ayşe R’yi göremedim. Yoklama defterine de ilk dersten itibaren yok yazılmıştı. Nerede olduğunu sordum. Babası vefat ettiği için gelmediğini söylediler. Meslek hayatımın acı anılarından biri bu.

Yine aynı okulun lise kısmında edebiyat derslerine de giriyordum. Sanırım ilkbaharın başlarıydı. Günün son dersinden çıkmış, eve dönmek üzere arabamın yanına kadar gelmiştim. İki kız öğrencim koşarak yanıma geldiler. İkisi de şaşkın, endişeli, hatta korkulu görünüyorlardı.

“Hocam Merve toplu iğne yuttu!” dediler.

Sesleri de görüntüleri kadar şaşkın, endişeli ve korkuluydu. İlk kez böyle bir haber duyuyordum. Ne diyeceğimi ne yapacağımı bilemeden şaşırmış bir halde öylece bakakalmıştım. Bir toplu iğne nasıl yutulurdu? Yutulmuşsa ne yapılabilirdi?

Öğrencilerden birisi “Hocam arabanızla…” deyince, hemen anladım.

“Çabuk getirin hastaneye götürelim!” dedim.

Merve hemen arkalarındaydı. Mahcubiyetten mi, korkudan mı kıpkırmızı olmuş Merve’yi iki arkadaşıyla birlikte Gazi Hastanesinin aciline götürdük. Ortada tuhaf olan bir şey vardı. Kayıt yapan görevli, ilk muayeneyi yapıp röntgene sevk eden doktor, refakatçi iki öğrencim, hatta Merve’nin kendisi bile benim kadar endişeli görünmüyorlardı. Ben neredeyse bir panik halini yaşıyordum. Röntgen sonucunu beklerken refakatçi iki öğrencime arkadaşlarının toplu iğneyi nasıl yuttuğunu sordum. Gevşeyen başörtüsünü lavaboda ayna karşısına geçip yeniden bağlarken toplu iğneleri dudaklarıyla tutmaya çalışmış. Aslında bunu başörtülü kızların hepsi böyle yapıyormuş. Arada bir Merve gibi iğne yutan da olabiliyormuş.

Elinde büyükçe, siyah beyaz bir röntgen filmiyle gelen doktor alaylı bir ses tonuyla ve hafif gülümseyerek konuştu: 

“Biz buna başörtüsü sendromu diyoruz!” dedi. “Epeyce sık karşılaştığımız bir vak’a. Merve şanslıymış. İğne nefes borusundan akciğerlerine doğru gitmemiş, yemek borusundan midesine inmiş.” 

Doktor filmi kaldırarak midedeki iğneyi bize de gösterdi.

“Şimdi ne olacak?” diye sordum.

“Muhtemelen doğal yolla atılacak.” dedi. “Kendisine anlattım, bol bol patates yiyecek. Karnında şiddetli bir ağrı hissederse vakit kaybetmeden bize gelecek.”

Bu arada Merve’nin hakimlik yaptığını bildiğim babası, en az benim kadar panik havası içinde geldi. Doktor, önce onu sakinleştirdi, sonra da yapılması gerekenleri daha ayrıntılı olarak anlattı.

İki gün sonra Merve’ye “İğneden ne haber?” diye sorduğumda mahcup gülümsedi. Yere bakarak cevap verdi:

“Tamamdır hocam!”

YERİMDE SİZ OLSANIZ

Mesleğimi çok sevdim. Bütün yoruculuğuna rağmen otuz beş yıl mesleğimin hakkını vermeye çalıştım. Bugün ilk gençliğime dönme şansım olsa ve öğretmen okulları da kapatılmamış olsa, yine öğretmen okulunda okumak, yine öğretmen olmak isterdim. Meslek hayatımı öğretmenliğin ve yazı yazmanın dışında başka hiçbir iş yapmadan bir kere daha tamamlamak isterdim. Çünkü emekliye ayrıldıktan sonra mesleğime karşı duyduğum sevgi bir kat daha arttı. Bunun sebebi; elimden geldiğince, gücümün yettiğince, tıpkı evlatlarım gibi önemseyerek yetiştirmeye çalıştığım öğrencilerimdir.

Örnek mi?

Sayısız…

Eskişehir’de Türk Dünyası kitap fuarında kitaplarımı imzalıyorum, karşımda bir genç hanımla bir genç adam. Genç adam “Hocam!” deyip elimi öpmeye kalkışıyor. Direnişim sonucunda başarısız kalıyor, tokalaşıyoruz. Liseden öğrencimmiş. Hakimlik yapıyormuş. Genç hanım eşiymiş. O da hakimmiş, birlikte çalışıyorlarmış. Adliyenin fuar alanına çok yakın olduğunu, mutlaka beklediklerini, hiç değilse bir çay içimlik uğramamı istiyorlar…

Gazi Hastanesinde yatıyorum. Operasyon geçireceğim günün sabahında nefes nefese bir genç kız giriyor odama. Liseden öğrencimmiş. Gazi Tıp son sınıfta (intörn) okuyormuş. Ameliyat olacaklar listesinde adımı görünce başkanı bulunduğu grubu iki dakikalığına bırakıp bana gelmiş. Rahatsızlığımı, hangi hocanın hastası olduğumu, ameliyata kimin gireceğini, soru üstüne soru soruyor. Moral verici sözler söylüyor, iyi dileklerde bulunuyor. Ziyaretime tekrar geleceğini söyleyip gidiyor.

Yurtdışındaki öğretmenlik görevimi tamamlayıp yurda dönüşümden yirmi sekiz yıl sonra görev yaptığım yerleri tekrar görmek nasip oluyor. Öğrencilerimden duyanlar ziyaretime geliyorlar. Aralarında eğitimci, psikolog, hekim olanlar, dünyaca ünlü büyük otomotiv firmalarında, önemli idarî sorumluluklar yüklenmiş olanlar var. Ziyaretinize geliyorlar, saygıyla ellerinizden öpmek istiyorlar…

Umredesiniz. Beytullah’ın yanı başında gözleri ışık saçan, beyazlar içinde bir delikanlı “Hocam!” deyip elinize sarılıyor. Bırakmıyorsunuz, size sarılıyor. “Bizi burada karşılaştıran Rabbime sonsuz şükürler olsun!” diyor. Şükrediyorsunuz…

Kısaca öğrencileriniz, okullarda öğretmen, üniversitelerde öğretim üyesi; ilçelerde kaymakam, illerde vali; adliyelerde avukat, savcı, hâkim; radyoda, televizyonda yapımcı, sunucu… Öğrencileriniz her yerde her meslekte. Öğrencilerinizden Lokman Hekim olup şifa dağıtanlar bile var. Bir gün, bir yerde karşınıza çıkıveriyorlar. Hepsi de gülen gözleriyle gözlerinizin içine bakıyorlar. Size karşı duydukları derin saygıyı ve sevgiyi güzel sözlerle ifade etmeye çalışıyorlar. Siz sordukça kendileriyle ilgili güzel, tatlı haberler veriyorlar, başarı hikâyelerini anlatıyorlar. Seviniyorsunuz. Mutluluk duyuyorsunuz. Benim yerimde siz olsanız “İyi ki öğretmen olmuşum!” demez misiniz? “İlk gençliğime dönme şansım olsa yine öğretmen olurdum!” demez misiniz?

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 163. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 163. Sayı