Bir “TÖR” Hikâyesi


 01 Mayıs 2026

Yüksek lisans eğitiminin sonlarına yaklaşan Mağcan, Ankara’da tuttukları evde bir süredir tek başına kalıyordu. İlk çocuklarına hamile olan ve doğum zamanı yaklaşan eşini bir ay kadar önce kendi ülkelerine götürüp ailesinin yanına bırakmıştı. Bu süreçte eşinden ayrı olmak hiç de içine sinmiyordu ama bunu yapmaya mecburdu. İlk çocukları olacağından genç çiftin bebeğe bakma konusunda ailelerinin yardımına ve desteğine ihtiyaçları vardı. Ayrıca Mağcan’ın da yüksek lisans tezini bir an önce tamamlaması gerekiyordu. Çünkü güz döneminde doktoraya başlayabilmesi için en geç yazın başlarında tezini savunmalıydı. 

     Yaklaşık bir aydır yalnız yaşayan Mağcan’ın bu zaman zarfında Türk milletine olan sevgisi ve hayranlığı daha da arttı. Her gün sırayla yemek getiren komşularına büyük minnet duyuyor ve kendi kendine “Türkler, ne kadar da düşünceli ve yardımsever insanlar” diyordu. Mağcan, komşularına ve Türk milletine olan minnettarlığını sosyal medyadaki hesabı üzerinden şu sözlerle ifade etmeye çalıştı: 

“Komşularım sağ olsun!

Biri pilav getirir, biri mantı,       

Allah’ım, ne güzeldir Anadolu halkı...” (10 Mayıs 2016)

Aslında Mağcan’ın kendisi de gayet güzel yemek yapabiliyordu ama komşuları sayesinde buna gerek kalmıyordu. Her gün bir komşusu yemek getiriyordu. Birinin getirdikleri daha bitmeden diğerinin yemek getirdiği de çok oluyordu. Karnı toktu ama yalnızlıktan içi sıkılmaya başlamıştı. Bir gün üniversiteden hocası aradı, Kazakistan’dan bir doktora öğrencisinin geleceğini ve bir ay Ankara’da kalacağını söyleyerek ona yardımcı olmasını istedi. Mağcan, hocasından gelecek olan kişinin numarasını alıp onunla iletişime geçti. Tanışıp konuştular. Adı Janibek’miş. Mağcan ona ne zaman geleceğini, nasıl bir yerde kalmak istediğini ve kendisinin otel mi, yurt mu, yoksa ev mi, ne araması gerektiğini sordu. Janibek’le konuşup gerekli bilgileri aldıktan sonra üniversiteye yakın otellerin oda fiyatlarına baktı. Birkaç öğrenci yurduyla konuştu. Özel yurtların bir aylık konaklama için istedikleri fiyatlar neredeyse orta hâlli bir otele otuz gece için ödenecek ücret kadar yüksekti. Yurtlardan aldığı fiyatlarla otel ücretleri Janibek için de pahalı geldi. Böyle olunca Mağcan ona, eğer isterse kendisinin yanında kalabileceğini söyledi. Zaten yalnızlıktan içi sıkılmaya başlamıştı. Hem Ramazan da yaklaşıyordu. Eğer Janibek gelirse, sahurlarda ve iftarlarda sofrada tek başına olmayacaktı. Aslında Mağcan bunları düşünerek en sonda yaptığı teklifi en başta yapmak istemişti. Ama Janibek yanlış anlayabilir diye söylemeye çekinmişti. Fakat öyle olmadı. Mağcan’ın bu teklifine Janibek de sevindi ve kabul etti. 

Bir hafta sonra beklenen misafir geldi. Mağcan Janibek’i AŞTİ’de karşıladı ve evine götürdü. Janibek kendisi için hazırlanan odaya eşyalarını yerleştirip yol yorgunluğunu atmak üzere duşunu alırken Mağcan da çayı demleyip sofrayı hazırladı. Sonra ikisi Janibek’in memleketten getirdiği Kazakistan çikolatası, pişmiş kazı (қазы: at etinden yapılan sucuk) ve kurut gibi Kazak lezzetleriyle zenginleşen sofrada Türk çayı ile Kazak çikolatasının tadını çıkararak sohbet ettiler. Doktora öğrencisi olduğundan, onunla ilk görüşene kadar kendisinden birkaç yaş büyük olduğunu sandığı Janibek, Mağcan’dan tam on yedi yaş büyükmüş. Bunu öğrenince Mağcan kendi kendine: “Amcalarımın birinden büyük, diğerinden küçükmüş.” dedi ve Janibek’e Kazak Türkçesinde “abi, ağabey” anlamına gelen “Ağa” sözüyle hitap etmeyi uygun gördü. O günden sonra ev arkadaşına hep “Ağa” ya da “Janibek Ağa” diye seslendi. Kardeş tatların buluştuğu bu sofrada yeni bir kardeşlik ilişkisi başladı. Böylelikle bugün yaklaşık on yıldır devam eden bu kardeşliğin hikâyesi, kendi vatanlarından uzaktaki her Türk’ün ikinci vatanı olan Türkiye’nin başkentinde hayat buldu.

Ertesi gün üniversiteye gittiler ve Temur Hocayla görüştüler. Hocanın ısmarladığı çaylar içilerek ve tatlılar yenerek yapılan görüşmeden sonra Mağcan Janibek Ağa’sına kampüsü gezdirdi. İkili üniversiteden çıktıktan sonra Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ebedi istirahatgâhı Anıtkabir’in yolunu tuttular...

Aradan çok geçmeden on bir ayın sultanı Ramazan da geldi. Mağcan da Janibek de oruç tuttu. Oruçlarını bazen evde bazen de dışarıda açtılar. Evde olduklarında iftar saati yaklaşınca mutlaka kapının zili çalardı. Komşulardan biri gelir, tepsiyle yemek bırakırdı. Mağcan, ağabeyini birkaç defa toplu iftar çadırlarına ve arkadaşlarının davetlerine götürdü. Bir gün Mağcan’ın sıkça görüştüğü kişilerden biri olan ve öğretmen olarak çalışan Kılıçarslan da onları iftara davet etti. Davet edilenler sadece Mağcanlar değildi. Kılıçarslan’ın dosttan öte kardeşleri olan genç akademisyenler Kürşat ve İlteriş Hocalar da vardı. Bu üç hoca sık sık ailecek bir araya gelirlerdi ve Mağcan’la eşini de davet etmeyi ihmal etmezlerdi. Mağcanlar eve girdiklerinde akşam ezanının okunmasına çok az kalmıştı. Bu yüzden selamlaşma ve ayaküstü tanışma faslından hemen sonra eller yıkanıp sofraya geçilirken bir misafir daha geldi. Ev sahibi Mağcan ile Janibek’e “Siz şöyle buyurun!” diyerek masanın tam ortasında denk gelen karşılıklı koltukları işaret etti. Başköşeye Kürşat Hoca geçti. Onun sağındaki koltuğa İlteriş Hoca oturdu. Sonra sırayla Janibek, Kılıçarslan Hoca, oğlu ve eşi yerleşti. Kürşat Hoca’nın sol tarafına en son gelen misafir geçti. Onun yanındaki koltukta Mağcan, ondan sonra İlteriş Hoca’nın oğlu ve eşi vardı. Ezan sesinin duyulmasıyla birlikte dualar edilip oruçlar açıldı. Çorbalar içildi, yemekler yendi, sohbetler edildi. Güzel bir akşamdı. Ama Janibek’in kafasında bazı soru işaretleri vardı... 

İftardan sonra Mağcan’la Janibek’i evlerine İlteriş Hocalar bıraktı. Bu yüzden Janibek kafasındaki soruları Mağcan’a eve gidene kadar soramadı. Eve varınca aralarında şöyle bir diyalog geçti:

  • Mağcan, Türklerde “tör” kavramı var mı?
  • Evet, var. Hatta Türkçesi de “tör”. Ama daha çok “başköşe” kelimesi kullanılıyor.   
  • Ama Türkler törün ne olduğunu bilmezler mi?
  • Hayır, bilirler.
  • Kazaklar arasında “Türkmen törünü vermez!” diye bir söz vardır. Sanırım bu söz Türkler için de geçerliymiş. Baksana, töre kendileri oturuyor. Bizde ise töre misafirler ve yaşı büyük insanlar oturtulur. 
  • Janibek Ağa, Türkiye’de bazı şeyler bizdeki gibi değildir. Aslında Türkler de misafire ve büyüklere saygı gösterir, başköşeye oturturlar. Ama gençler arasında ve arkadaş ortamında buna pek bakmazlar. Kimse bunu düşünmez bile. 
  • Ne bileyim, aynı kökten ve aynı soydan geldiğimiz için misafiri töre oturtmamaları bana biraz tuhaf geldi. Ama tanımasalar bile beni de davet ettikleri için teşekkür ederim. 

... Sayılı gün çabuk geçer misali Janibek’in Ankara’daki süresi de doldu ve memleketine döndü. Ankara’da geçirdiği bir ay hem Janibek, hem de Mağcan için verimli geçti. Janibek Ankara’daki kütüphanelerden doktora tezi için materyal toplarken Mağcan da yüksek lisans tezini tamamlayarak savunma tarihi aldı. Ramazan Bayramından önce tezini savunmak ve yaklaşık bir ay içinde hazır olacak diplomasını alması için bir arkadaşına vekâlet verip bir an önce ülkesine dönmek istiyordu. Çünkü Ramazan’ın on birinci günü baba olmuştu ve oğlunu görmek için sabırsızlanıyordu.

Ramazan bitmeden İlteriş Hoca da evine iftara davet etti. Bu sefer Mağcan tek başına gitti. Janibek’i soranlara da Kazakistan’a döndüğünü söyleyip, geçen seferki iftardan sonra aralarında geçen törle ilgili diyaloğu anlattı. Kılıçarslan Hoca Mağcan’a “Janibek’e söyle, ayıp ettiysek kusurumuza bakmasın.” dedi ve ekledi: 

“Evi kare yapıp adına daire diyorsak da ne oturduğumuz ev eski otağlar gibidir, ne de masalarımız eski yer sofraları gibi yuvarlaktır. Daire şeklindeki oturma biçiminde misafir nereye oturursa otursun eli sofradaki her yere rahatça uzanabilir. Ama misafiri diktörtgen masanın en başına oturtursam yemeklere uzanması zor olur diye onu her şeye rahatça ulaşabileceği en uygun yere oturtmuştum. Siz yabancı değilsiniz, yetişemediğinizi bizden ister alırsınız. Janibek ilk defa gelen bir misafir olduğu için uzanamadığını istemeye çekinebilir diye düşündüm. Bu yüzden ortaya oturttum onu. Yoksa biz de törün ne olduğunu bilen, Türk kültürüne ve Türk töresine hakim insanlarız. Bilirsin, Mağcan Bastık.” dedi gülerek. Türkiye Türkçesinde pestil anlamına gelen “bastık” kelimesinin Kazak Türkçesinde “başkan, müdür, yönetici, idareci” anlamını taşıması Kılıçarslan’a komik gelirdi ve bazen Mağcan’a takılır, ona “Mağcan Bastık” derdi.

Kılıçarslan Hoca, o günden sonraki her davetlerinde Mağcan’ı hep töre oturtur, “Telefonunu ver de fotoğrafını çekip Janibek’e gönderelim.” diye gülerdi. Mağcan’ın hiç unutmayacağı bu hikâye artık misafirliğe gittiği bir evde kendisini töre oturttuklarında hemen aklına gelir ve yüzünde etrafındakilerin anlamlandıramadığı bir tebessüm belirir...

Türk’ün törü / töresi var olsun, Tanrı Türk’e yâr olsun!

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 233. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 233. Sayı