HaftanınÇok Okunanları
HİDAYET ORUÇOV 1
KEMAL BOZOK 2
SEYFETTİN ALTAYLI 3
İSMAİL DELİHASAN 4
VILAYET GULIYEV 5
Ece Türköz Oğuz 6
Kardeş Kalemler 7
“Son bir ev daha kaldı, davranın zamanımız yok.” dedi Hüseyin Ağa. Hepimiz, atları dörtnala sürmeye hatta uçurmaya niyetlenmiştik ki önümde gidenlerden biri yüksek sesle bağırdı: “Heeeyy, Heeeyy! Duruun!..” Bu, Mustafa emmiydi. Ben ve arkamdakiler bir an durduk. İleriden gidenler geriye dönüp yanımıza geldiğinde Hüseyin Ağa’nın öfkesi, o kör karanlıkta ateşten gözleriyle kendisini belli ediyordu. Ne durdurdun bizi Mustafa emmi, diye çıkışıverdi. Mustafa emmi, her zamanki sakinliği ve o vakur duruşuyla: “Şu tepenin ardındaki eve uğramadan gitmeyelim kardeşler. Siz bana güvenin ne cengâverler çıkacak oradan. Burası Toroslardır unutmayın.” Mustafa Emmi ne derse o olacaktı. Aramızda en yaşlısı oydu. Hüseyin Ağa homurdanarak “Haydi atlara!” diye bağırınca yönümüzü tepeye doğru çevirdik. Kıl çadıra yaklaşırken Mustafa emmi arkasına döndü ve “İçeride ihtiyar vardır, korkutmayalım az geride durun.” dedi ve birkaç kişiyle içeriye girdiler. Çok durmadılar. Dışarıya çıkarlarken yanlarında bir de kadın vardı. Şaşırmıştım. Hüseyin Ağa “Haydi, davranın!” diye bağırdı ve yola devam ettik.
Sabah oluyor, tan yeri yavaş yavaş ağarıyordu. Osmaniye sınırlarından Adana’ya doğru yol alıyorduk. Dur durak bilmeden atları sürmüştük, artık onların da dinlenmeleri gerekiyordu. Mustafa Emmi “Durun!” diye seslendi. Ardından “Vakit dinlenme vakti değildir ama bizi taşıyan şu hayvancağızlara az merhamet edelim, biraz kendilerine gelsinler. Sonra, ileride gördüğünüz birliklere katılacağız.” dedi.
Hüseyin Ağa: “Uyuyup kalalım demeyin haaa!” diyerek kan çanağı olmuş o büyük gözlerini üzerimizde gezdirdi. Bir taşa sırtımı dayadım. Gözüm bir an bizimle gelen o kadına denk geldi, erkeklerden pek farkı yokmuş gibi görünüyordu.
Yakınımda oturan arkadaşların konuşmalarına kulak misafiri olmuştum. Biri diğerine diyordu ki: “Helal olsun valla, ben de erler gibi savaşırım geleceğim, diye diretmiş. Evdekiler ‘Sen kadınsın!’ demişse de onlara karşı çıkmış. ‘Ben kadınsam savaşamadığım yerde askerlere bakarım, yaralarını sararım, mutlaka bir işe yararım. Hem ben tek değilim aslında beş kişiyim!’ demiş.”
Bir kişi nasıl aynı anda beş kişi olabilir ki diye düşünürken diğeri beni duymuş gibi sordu: “Beş kişi nasıl oluyormuş?” Meğer dört erkek evladını yaşları küçükken toprağa vermiş, çok yaşamamış zavallılar. Bunu duyunca içim ezildi. Demek bu kadın toprağa verdiği evlatlarının yerine de savaşacaktı…
Atları kısa bir süre dinlendirip yola koyulduk. Çok geçmeden vardığımızda düşmanın yakınlarda kol gezdiğini, ikindiye doğru taarruzda bulunacağımızı öğrendik. O an, Rahmiye Kadın’ın gözlerinin parladığını gördüm. Sevindi mi, korktu mu ne olduğunu anlayamadığım bir yüz ifadesi vardı.
Hazırlıklarımızı yapmaya başladık. Hüseyin Ağa elinde tüfeğiyle bir taşın başına çıkıp seslendi: “Her birimiz yıllarca dağlarda gezdik. Bu memlekette olan hayırsız uğursuz insanlara had bildirdik. Şimdi düşman kapımızda!.. Şehirlere teker teker kendi bayraklarını asmaya başlayan köpeklerin boğazını sıkacağız. Ben cepheden dönecek olursam çekin beni vurun! Kim dönecek olursa da ben onu vuracağım. Birazdan savaşa gideceğiz. Allah yar ve yardımcımız olsun!” Mustafa Emmi o gür sesiyle bize doğru seslendi: “Biz sizi derleyip toparlayıp buraya kadar getirdik. Bundan sonra devlet anamızın bağrına gireceğiz. Sokuldukça sokulacağız ki bize nefes, ses olacak. Bundan sonra birbirimizi göremeyebiliriz, şehadet şerbeti inşallah nasip olur. Hakkınızı helal edin. Vatanın bağrı bizi kucağına bekler.”
Hepimiz “Helal olsun, helal olsun, helal olsun!” diye yeri göğü inletircesine bağırmıştık. Dağ, taş, ağaçlar ve cümle tabiat andımıza şahit olmuştu. Rahmiye Kadın, tüfeğini havaya kaldırıp yüksek sesle: “Allah bize nusret versin. Eyvallah düşmanı tek başına bile yenerim.” diyerek bizleri coşturdukça coşturdu. Savaşı şimdiden kazanmış gibi naralar atıyorduk.
Tozun dumana karıştığı, “Allah, Allah!” nidalarının dağlarda yankılandığı zaman vatanın bağrına girmenin ne demek olduğunu öğrendim. Aradan ne kadar zaman geçti bilemeyeceğim bir vakitte gözlerimi açtığımda bir çadırın içinde buldum kendimi. Kemiklerim birbirine girmiş gibi, beynimi yerinden fırlatacak bir ağrıyla uyandım. Öyle şiddetliydi ki nefes alacak ya da konuşabilecek bir hâlim yoktu. Gözlerimdeki perde yavaş yavaş açılmaya başladığında etrafımdaki gürültülerin arttığını fark ettim. Bir şeyler oluyordu ama ben anlam veremiyordum. İçeriye hızlıca giren, sırtında asker taşıyan birini gördüm. Dikkatlice baktım ki bu, Rahmiye Kadın’dı. Taşıdığı askeri yere yatırdı ona kınalı yavrum, diye seslenirken bir bez parçasıyla boydan boya örttü yüzünü. Büyük bir telaş içinde bir o kadar da kararlı hareketleri vardı. Benim uyandığımı fark edene kadar belki on on beş askerimizi bu şekilde sırtında çadıra getirdi. En son biri daha geldi çadıra: Hüseyin Ağa... Onun yüzünün parçalanmış hâlinden değil, sol omuzuna bağladığı kırmızı yazmadan tanıdım. Gerisini yine hatırlamıyorum.
Tekrar uyandığımda hastanede buldum kendimi. Çadır, tüfekler, Rahmiye Kadın hatta Mustafa emmi, şehit askerler zihnimden peş peşe geçti. Rüya mı görmüştüm yoksa ölmüş müydüm? Etrafımda acıdan inleyen insanların sesi zihnimdeki soruları hemen bastırdı. Yattığım yerin ucunda sırtı dönük bir kadın vardı. Yoksa bu?..
Sesim pek çıkmasa da inlememden anlayıp hemen yüzünü bana çevirince şaşırdım kaldım. Bu, benim karımdı. Kucağında bir bebek vardı. Gözlerinden yaşlar akıyor bir yandan da gülümsüyordu. Gözlerim dolu dolu onlara kucağımı açıp ileriye doğru atılmak isteyince sol bacağımın buna izin vermediğini anladım. Meğer bacağım aylarca beni yatıran, bir zaman savaştan alıkoyan hâlime dayanamamıştı.
Karım, usulca yanıma yaklaşıp olan bitenleri anlatmaya başladı. Meğer, diğer askerleri kurtardığı gibi beni de Rahmiye Kadın kurtarmış. Kimseyi düşman cephesinde bırakmamış. Öyle hızlıymış ki adına Tayyar Rahmiye demişler. Karım anlattıkça çadırda gördüklerim gözümde canlanıyordu. Düşman cephesine kırk kadar mücahitle yürüyüp harbe tutuşmuş. İş uzayınca Türk bayrağını kaptığı gibi siperlere hücum etmiş, onu yalnız bırakmayan arkadaşları da peşinden gitmişler. Düşman askerlerini bir hayli hırpalamışlar, kanlı bir boğuşma olmuş. Elindeki al bayrağı vücuduna siper oldu, diyorlarmış. “Arkadaşlar, sakın cesedimi düşman elinde koymayın.” diye vasiyet etmiş. Gecenin koyu bir karanlığında tıpkı onun yaptığı gibi bir askerimiz, cesaretle düşman cephesine girip Rahmiye Kadın’ın kanını hem yerde bırakmamış hem de naaşını omuzlarına alıp vasiyetini yerine getirmiş.
Karım, sözlerini bitirdikten sonra bir süre uzun uzun bakıştık. Hayretler içinde kalmıştım. Anladım ki yaşayanların ve şehit olanların kahramanı olan bu kadın, bize vatanın analığını göstermiş. Meğer biz, Mustafa Emmi’nin dediği o ananın bağrına çoktan girmişiz.
Karım, kucağında bizim hikâyemizi dinleyip sanki anlamış gibi ağlayan bebeğimizi bir yandan sallarken: “Kızımızın adını henüz koymadım, senin vermeni istedim.” deyince gururla kızımı kucağıma alıp kulağına eğildim ve üç kere gururla seslendim: Rahmiye…
(AYB Türkiye Çevrim İçi Hikâye Atölyesi, Kasım 2025)