Boyacı Süleyman


 01 Haziran 2020


Dernek binasına kadar gelerek “Dışarıda bir hanım hocayla görüşmek istiyor!” deyip kaybolan genci tanımıyordum. O da beni tanımıyor olmalı ki ortalığa söyleyip çıkmıştı. Verdiği haber doğruydu. Çarşı tarafındaki avlu kapısının dışında başörtülü, pardösülü bir hanım bekliyordu. Yanına varınca;      

“Bayram Hoca siz misiniz?” diye sordu.

“Benim bacım, buyurun!” dedim.

“Ben boyacı Süleyman’ın annesiyim.”

Süleyman adını duyar duymaz gözlerimin parladığını kendim bile hissettim. Tuhaf bir suçluluk duygusuyla başımı kaldırıp kadının yüzüne dikkatle baktım. Gerçekten de Süleyman’a benziyordu. Bir anda beynim soruların hücumuna uğradı. Bana göre en önemlisini sordum:

“Süleyman nerede?”

“Hastanede hocam!”

“Hastanede mi? Bize, kontrolden geçtim, kalbim saat gibi çalışıyor, demişti.”

“Şükür, kalbinde sorun yok hocam. Buraya gelmeyi bıraktıktan sonra eskiden olduğu gibi mahalle kahvesinde boyuyordu. Birden ateşi çıktı. Hastaneye götürdük, yatırdılar. Sonra da kimseyle görüştürmediler. Doktorları ‘Kovit 19’ diyorlar. Süleyman Çin’de çıkan hastalığa yakalanmış. 

“Koronavirüs mü yani?”

“Evet.”

“Nasıl olur? Az önce öğle haberlerinde dinledim. Türkiye’de yok deniliyordu. Bir yanlışlık olmasın...”

“Yanlışlık yok Hocam! Süleyman on yedi gündür bu hastalıktan yatıyor. Oğlum ölümlerden döndü. Bugün yarın çıkaracaklar.  Sağlık bakanlığı alınacak tedbirlerle birlikte yakında açıklayacakmış.”

Süleyman farklı bir çocuktu. Kalpten sonra Koronavirüs… Onu hayli hırpalamış olmalıydı. Tanıştığımız gün ve sonrasında yaşadıklarımız, en ince ayrıntılarına kadar aklımdaydı. Biz onu çok sevmiştik. 

***

Bir Pazar günüydü. 

Öğle namazı sonrası cami kapısını kilitleyip genişçe bir oda ve mutfaktan ibaret prefabrik dernek binasına yönelince karşımda buluvermiştim. Heyecanlı, ürkek bir hali vardı. 

“Beni size annem gönderdi hocam!” demişti. 

“Annen kim evladım?” diye sordum.

“Tanımazsınız.” dedi.

“O beni nereden tanıyormuş?”

“O da sizi tanımıyor.”

“Ne diye gönderdi?”

“Dedi ki git Hoca efendiye ameliyatlı olduğunu, ağır iş yapamadığını söyle. Sana sahip çıksın, cami avlusunda bir yer göstersin. Orası daha güvenli… Camiye gelenlerin ayakkabılarını boyasan yeter.” 

 Uzun boylu, soluk benizli, zayıf, kara kuru bir çocuktu. Zayıflığından olsa gerek kafası olduğundan büyük görünüyordu. Koyu siyah, kıvır kıvır saçları vardı. Saçının rengindeki iri gözleri canlı bakıyordu. İlköğretimi yeni bitirmiş olabilirdi. Sakalı bıyığı henüz çıkmamıştı. Spor ayakkabıları, fitilli kadifeden pantolonu, kısa kollu gömleği eskiceydi. On dört yaşında var mıydı, bilmiyorum. Sağ omzunda tahta lokum kutusundan yapılmış küçük bir boyacı sandığı asılı, sol koltuğunda, açılıp kapanabilen, kısa bacaklı, plastik bir oturak duruyordu. Ellerinde boya lekeleri vardı. Ne ameliyatı olduğunu sordum. Buluğ çağına girmek üzere olan çocukların sesiyle;   

“Kalp hocam!” dedi.

Sandığını yere, oturağını sandığın üzerine bıraktı, yukarıdan aşağıya gömleğinin düğmelerini çözmeye başladı. Birkaç düğme çözünce gömleğini iki eliyle iki yana çekerek bana göğsünü gösterdi. Kaburga kemiklerinin birleşim yerinin hafif solunda, on üç on dört santim kadar, dikine bir yara izi vardı. Henüz tam olarak iyileşmemişti. Ameliyattan kalma izi istemeyerek, utanarak göstermiş gibiydi. Hemen kapattı, son düğmeye kadar aceleyle düğmeledi. 

“Kimsen yok mu senin?” dedim.

“Yok!” dedi.

“Annen ne iş yapar?”

“O hasta hocam. Kendini iyi hissettiği zamanlarda çağıran olursa temizliğe gider.” 

Cami ve avlusu konusunda ne kadar titizlendiğimi, avluya dilenci, boyacı, seyyar satıcı sokmadığımı bütün cemaat bilirdi. Hiçbir karşılık beklemeden, sadece Allah rızası için caminin iç temizliğini, müezzinliğini yapan Şeker Hafız ve avlunun, tuvaletlerin temizliğinden sorumlu görevli de benim kadar titizdiler. Bu yüzden camimiz tertemiz, pırıl pırıldı.

Çocuğun gözleri yere bıraktığı sandığındaydı. Belki de ameliyat yerini gösterişinden, söylediklerinden utanmış, yüzüme bakamıyordu. Soluk benzi pembeleşmişti. Bu çocuk mahcuptu, utanıyordu ve kesinlikle dilenci değildi. Cami avlusunda dilenmek gibi bir niyeti yoktu. Bir anda bütün kalbimle ona inandım. Annesinin hastalığı neydi, babasına ne olmuştu, onu çocuk yaşta ameliyata götüren kalbinde ne tür rahatsızlık vardı, sormadım. Sadece adını sordum.

“Süleyman!” dedi.

“Süleyman evladım!” dedim.

Başını yavaşça kaldırdı, çekinerek gözlerime baktı. Gözleri birazcık buğulanmış gibi geldi bana. Sadece bakışlarıyla değil, tüm bedeniyle “Ne olur kovma beni!” diye yalvarıyor gibiydi. Ağzımdan çıkacak bir iki kelimeyi meraktan öte heyecanla bekliyordu. Ameliyat görmüş kalbinin atışları da hızlanmış olmalıydı.

 “Avlunun her yeri senindir Süleyman!” dedim. “Hadi beğendiğin yere otur ilk olarak benim ayakkabılarımı boya. Ama öyle güzel boya ki hocanın ayakkabılarını görüp cemaat de heveslensin!” 

Nasıl sevindi, anlatamam. Adeta gözlerinden sevinç fışkırdı. Ne diyeceğini bilemedi. Hiçbir şey söylemeden yerdeki sandığı, oturağı kaptığı gibi gitti, avlunun çarşı tarafındaki giriş kapısının sağına, sırtını duvara vererek oturdu. Sandığından boya, cila kutularını, fırçalarını, kadifeden parlatma bezlerini çıkardı, sandığın üzerindeki önceden belirlenmiş yerlerine koydu, beklemeye başladı. 

Biraz ötemizde bizi baştan beri gözetleyip dinleyen Şeker Hafız’la temizlik görevlisine dönüp “Bu çocuğa dokunmayacaksınız, hatta göz kulak olacaksınız!” diye tembihledim. Sonra gittim, sağ ayağımı Süleyman’ın nündeki sandığının ayak basacak yerine koydum. Süleyman dört köşe… Az önceki ürkek, çekinen halinden eser yok… Kendine güvenen, mesleğini seven insanların tavrıyla paçamı geri kıvırdı, ayakkabımla çorabım arasına koruyucu plastikler yerleştirdi, ilk iş olarak iki elinde iki fırçayla ayakkabımın tozunu aldı. Sonra başını kaldırıp “Ayakkabınız yeni boyanmış!” diyen gözlerle yüzüme baktı. Başımla “devam et sen” işareti verdim. Ayakkabının ön yüzüne çay kaşığı dolusu boya koydu. Boyayı küçük bir sünger fırçayla ayakkabının her yanına yedirerek sürdü. Uç kısmına küçük bir fiske atarak “Değiştir!” dedi. Diğer ayağımı koydum. Aynı işlemi sol ayakkabıma da yaptı, “Değiştir!” dedi. Bu defa iki fırçayla bir güzel fırçaladı. Fırçaları bırakıp sağ elinin iki parmağına doladığı bezle cila kutusundan aldığı cilayı ayakkabının boyalı yerlerine sürdü, tekrar fırçaladı, kadifeyle parlattı, koruyucu plastikleri aldı, en başta kıvırdığı paçamı düzeltti, “Değiştir!” dedi. Aynı işlemi diğer ayakkabıma da yaptı. “Tamam!” dedi. Ayakkabı boyacılığındaki ustalığını el hareketlerinden, fırça kullanışından, boya ve cila sürüşünden, en çok da değiştirmek gerektikçe fırçanın ağaç kısmıyla ayakkabımı tıklatışından anladım.  

Süleyman, ilk gün fazla iş yapamadı. Şeker Hafız ve temizlik görevlisiyle tanıştı. Avluya girip çıkanlara, şadırvanda abdest alanlara baktı. Çınar gölgesinde oturup sohbet ederek namaz vakti bekleyen ihtiyarları dinledi. Güneş gelince rahatsız oldu, gölgeye çekildi. Günün büyük bir kısmını müşteri bekleyerek geçirdi. Hava iyice kararmadan sandığını omzuna astı, oturağını koltuğunun altına aldı, kayboldu. 

Ertesi gün Süleyman’ın müşterisi birden bire arttı. Cami cemaatinden deri ayakkabıyla gelenlerin çoğu boyattı. Yakınlardaki esnaftan namaza erken gelip ya da namazdan sonra dükkânına geç dönüp boyatanlar oldu. El yüz yıkayıp serinlemek, gölgede oturarak dinlenenlerden, tuvalet için aşağıya inenlerden boyatanlar oldu. Dernek odasının penceresinden takip edebildiğim kadarıyla ikinci gün Süleyman iyi çalıştı, iyi kazandı ve iyi yoruldu. Akşamüzeri yorgun ama memnuniyetle ayrıldı avludan. 

Üçüncü gün ayakkabı boyatanların sayısı biraz düştü, yine de çok iyiydi. Dördüncü gün biraz daha düştü, yine iyiydi. Sonraki günlerde bir iki düştüğü de çıktığı da oldu ama hiçbir gün “kötü” denecek kadar düşmedi. Süleyman, evlerine yakın kahvehane önlerinde boyadığı günlere göre hep iyi kazanıyordu. Cuma günleri diğer günlerden bereketli oluyor, kazancı neredeyse iki katına çıkıyordu. 

Cuma günlerinin kötü yönü; namazdan sonra cemaat dağılırken bazıları Süleyman’a sadaka vermeye kalkışıyordu. Soluk yüzü birden pembeleşiyor, “Ben dilenci değilim! Bakın! Karşıda yardım sandığı var!” diyordu. Nadiren yardım sandığına gidenler olsa da çoğu öfkeyle parasını cebine sokup, uzaklaşıyordu.

Haftalar geçti. 

Dernek ve cami görevlileri olarak hepimizin gözü Süleyman’ın üzerindeydi. Hiç aksatmadan kuşluk vakti geliyor, akşam ortalık kararmadan gidiyordu. Yanına vardığım zamanlar daha çok havadan, sudan, boyadan ciladan konuşuyorduk. Kalbini, ameliyatını, annesini, babasını, kısaca ailesini, nasıl geçindiklerini çok merak ettiğim halde sormuyordum. Esnaftan, cemaatten sormak isteyenleri de ikaz ediyordum. Çünkü Süleyman her şeyden çabuk etkileniyordu. İçli, duygusal, hemen kırılabilen bir yapıya sahipti. Avluda bir kuş ağzındaki yemi düşürse de öteki kapıp kaçsa hemen gözleri doluyordu. Kalp ameliyatının bazılarını böyle aşırı duygusal hale getirdiğini duymuştum. Süleyman ameliyat sonrası mı böyle olmuş olabilir miydi? Tabii ki soramadım. Kendisiyle, ailesiyle ilgili sorular Süleyman’da istenmeyen etkiler gösterebilirdi. Bir gün kendiliğinden anlatırsa elbette dinleyecek, gereğini yapacaktım.  

Süleyman, bir gün ailesinden söz açarak beni şaşırttı. 

“Artık annemi temizliğe göndermiyorum!” dedi. 

Annesinin hastalığı arttığı için olabilir miydi?  

Sormadan onun konuşmasını bekledim. 

Başını iyice kaldırdı, gözlerime baktı. Yüzünde, kendine güvenen, kendisiyle gurur duyan insanların gülümseyişi vardı. 

“Benim kazancım yetiyor, göndermem artık!” dedi.

“Aferin!” dedim. 

O an müşterisinin olmayışından yararlanarak onu övdüm. Çalışmanın, alın terinin, helal kazancın öneminden, evlat üzerindeki anne hakkından söz ettim. Anne rızası kazananın Allah katındaki değerini örneklerle anlattım. Anlatırken yüzünü, gözlerini dikkatle inceliyor, kurduğum her cümlenin onu nasıl, ne kadar etkilediğini anlamaya çalışıyordum. Beni; büyük bir memnuniyetle dinlemeye devam ederken sözlerimin arasında “Allah” kelimesi geçince morali bozulur gibi olmuştu. Sanki rahatsız olmuştu. Bakışlarını önüne düşürdü ve bir süre öylece sustu, kaldı. 

Şaşkınlık içinde, üzülerek onu izlemeye devam ettim. Ailesinden söz etmeye başlayınca onu daha yakından tanıyacağım için sevinmiştim. “Allah” dediğim için bozulmak da niyeydi? Saniyeler geçti, konuşmadı. Bugüne kadar güven vermeye çalışmış, kendisiyle ilgili konuları, ben sormadan kendisi anlatsın istemiştim. O aşamaya da gelmiştik. 

Bir süre Süleyman’ın ilgisini çekecek yeni cümleler kurmakla hiç üzerine varmadan dernek odasına dönüp onu pencereden izlemek arasında kararsız bekledim. Birden başını kaldırdı ve gözlerini gözlerimle buluşturdu. Süleyman ağlıyordu. 

“Ben, camiye girmek istiyorum Hocam!” dedi. 

“Girebilirsin!” dedim.

“Namaz kılmak istiyorum!”

“Ne kadar güzel! Kılabilirsin!”  

“Fakat sure, dua bilmiyorum. Okulda öğrendiklerimi de unuttum.” 

“Olsun! Namaz kılacağın kadarını annen bir akşamda öğretir sana.”

“O da bilmiyor. Babam da bilmezmiş. Bilse de zaten yanımızda değil. Başka da kimsemiz yok.”

Tutup kucaklamak geldi içimden. Uzanıp omzundan tuttum. “Üzülme evlat!” dedim. “Ben sana önce abdest almayı, sonra… ” 

Sözümü kesti:

“Abdest almasını biliyorum. Şadırvan karşımda ya bakarak öğrendim.”

“O halde öğle nazmıyla başlayabilirsin. Ezan okununca al abdestini, sandığını ayakkabılığa koy, gir camiye. Yanındakinin yaptığını yaparak kıl namazını.”

“ Dua, sure…”

“Allah de yeter.”

“Olur mu?”

“Olur evlat! Böyle başlarsın, bir iki gün sonra da okuyarak kılarsın.”

Öğle namazında Süleyman camideydi. Çıkışta kapıda yakaladı beni.

“Hocam sure dua!” dedi.

Ne kadar da hevesli ve huzurlu görünüyordu. İşinin başına dönmesini, az sonra geleceğimi söyledim. Duvar dibine gitti, sandığını hazırladı, oturağına yerleşti, ayakkabısını boyatacak birisini değil beni beklemeye başladı. Dernek odasında bulduğun A4 boyutlarındaki bir kartona o an aklıma gelen iki kısa cümleyi koyu harflerle yazdım. Dernek kapısının dışında duran, kullanmadığımız, atmaya da kıyamadığımız eski ama sağlam, ahşap sandalyeyi alıp vardım yanına. Kartonu arkasındaki duvara yapıştırdım. Süleyman kartona yazdığım cümleleri okurken sandalyeyi karşısına, ayakkabı boyatacak kişinin oturabileceği mesafeye yerleştirdim. 

“Gel benimle!” dedim.

Birlikte dernek odasına döndük. Onu pencereye dönük oturttum. Boyacı sandığı, oturağı ve bizim emektar sandalye tam karşısındaydı.

“Derse başlıyoruz Süleyman!” dedim. “Kartonda ne yazıyor, biliyorsun. Bir gözün ekmek teknende olsun. Ne yazdıysak o! Çünkü söz namustur. Ders bekler, iş beklemez. Anlaştık mı?” 

Sözlerim hoşuna gitmiş olmalıydı ki hafif bir gülümsemeyle ama ciddiyetle;

“Anlaştık hocam!” dedi.

Besmeleyle derse başladık. Kısaca rahman ve rahim kelimeleri üzerinde durdum. Herhangi bir işe başlarken “Bismillahirrahmanirrahim” dediğimizde, tam olarak ne demiş oluyoruz, onu anlattım. 

Bu arada bıraktığımız sandalyeye bir kişi oturdu. Önce ben gördüm.

“Fırla Süleyman!” dedim. 

Bütün dikkatiyle beni dinlediği için ekmek teknesi aklından çıkmış olmalıydı ki şaşkınlıkla yüzüme baktı. Başımla dışarıyı işaret ettim. Kalktı, koştu, bir çift ayakkabıyı boyadı, döndü.  

“Olmadı Süleyman!” dedim.

“Niye?”

“Duvara yapıştırdığım tabelada ne yazıyor?”

“Ayakkabı boyatacaksan sandalyeye otur! On saniye sonra karşındayım!”

“Sen on iki saniyede adamın karşısında olabildin. Bundan sonra müşteriyi benden önce sen göreceksin. On saniyede, mümkünse daha kısa sürede orada olacaksın.” 

Süleyman, hem mahcup hem memnundu. 

“Tamam, hocam!” dedi.

Kaldığımız yerden başladık. 

İlk hedefimiz, iki rekât namaz kılacak kadar sure ve dua öğrenmekti. Bu kadarını halledersek beş vakit namaz kılabilirdik. Gözümüz dışarıda; aklımız sure, dua ve namaz bilgilerinde olarak çalıştık. Sandalyede birini görünce Süleyman koştu, gitti, boyadı, döndü. Kaldığımız yerden devam ettik. Rahat çalışabilelim diye dernekçiler bizi baş başa bırakıyorlardı. 

Süleyman, ilk günün sonunda verdiğim kitapçıktan ertesi gün iki sure ezberlemiş olarak geldi. İkinci ve sonraki günlerde de hep bir iki sure ezberleyerek geldi. Yeni yazıyla yazılmışından ezberlediği için bolca telaffuz hataları oluyor, onları iş aralarında düzeltiyorduk. Ezberlediklerini düzgün okuma konusunda Şeker Hafız da yardımcı oluyordu. 

Süleyman akıllı, zeki, çalışkan bir çocuktu. Yaz tatillerinde kursa gelenlerin yüzde sekseninden daha iyiydi. Kısa sürede çok sayıda sure ve dua ezberledi. Namazla ve diğer ibadetlerle ilgili bilgiler öğrendi. Öğle ve ikindi namazlarını camide, sabah, akşam, yatsı namazlarını da evde kılıyordu. Anlattığına göre ona bakarak annesi de heveslenmiş dua, sure öğrenmişti. Dahası o da namaz kılmaya başlamıştı. Çünkü gündüz ne öğrenmişse akşam annesine anlatıyordu. Bir akşam annesi, büyüklerini suçlayarak içini çeke çeke ağlamıştı. Zaten namaza da o akşam başlamıştı.

Süleyman’ın beni sevdiğini, bana güvendiğini; bu sevgi ve güvenin onu sorularla bunaltmayışımdan kaynaklandığını kuvvetle hissediyordum. Mesela hangi mahallede oturduklarını, babasının niçin onlarla beraber olmadığını, annesinin hastalığını bilmiyordum. Sormuyordum. Oturdukları evin anneannesinden kaldığını, kira ödemediklerini biliyordum. Bunu ben sormadan kendisi anlatmıştı. Süleyman’a sahip çıktığım için annesinin bana dualar ettiğini, bazen dualarına Şeker Hafız’ı da kattığını biliyordum.  

Süleyman, cami cemaatimizden biri olmuştu. Ben onun artık namazlarını taklitle değil de giderek artan bir teslimiyetle, ihlâsla kıldığına inanıyordum. Bazı kişilerin, “Süleyman’ı camiye, cemaate siz ısındırdınız.” Demelerini kabul etmiyordum. Kendisi istemişti. İçinden gelmese, istek olmasa kim ne yapabilirdi ki? 

Onu her gün caminin avlusunda ayakkabı boyarken, şadırvanında abdest alırken, cemaat arasında namaz kılarken görmeye öylesine alışmıştık ki bir gün görmeyince neredeyse panik olduk. Ben, Şeker Hafız, görevliler, cemaatten birkaç ihtiyar birbirimize sorduk durduk. Neredeydi? Niçin gelmemişti? Kendine ya da annesine bir şey mi olmuştu? Ertesi gün omzuna asılı boyacı sandığıyla, koltuğuna kıstırdığı plastik oturağıyla çıkıp gelince pek belli etmesek de çok sevinmiştik. Meğer ameliyatından dolayı kontrolü varmış. Annesiyle birlikte gün boyu hastanede koşturup durmuşlar. Sonuçlar iyiydi. Doktor, bir daha ki kontrolü bir yıl sonraya atmıştı.  

Bir gün İstanbul’dan Şeker Hafız’ın kayınpederi yelpaze sakallı Hacı Fettah geldi. Damadının anlattığına göre Karun kadar zengindi. Bir o kadar da cömertti. Özellikle camiler söz konusu oldu mu, açardı kesenin ağzını. Kaç camiye kubbe, minare, minber yaptırmış, kaç caminin eskiyen halılarını değiştirmiş, kaç caminin ses, ısı ve ışık sistemlerini yenilemiş, sayısını bilmezdi. Bizim caminin yapımında ve sonrasında da büyük maddi yardımlarda bulunmuştu. Bu sebepten dernek başkanımız oydu. Ancak bütün yetkiler başkan yardımcımızdaydı. Senede bir iki kere gelir, caminin bütün bölümlerini gözden geçirir, eksikleri, eskimişleri tespit eder, ortalama bir fiyat belirler, bir telefonla parayı dernek hesabına havale ettirir, çoğu zaman aynı gün, bazen de ertesi gün dönerdi. 

Yelpaze sakallı (Bu benzetme damadına aitti.) Hacı Fettah’ın yardımseverliğine diyecek yoktu da bazılarına göre küçük, damadıyla bana göre büyük bir kusuru vardı. Her an, her yerde, her kişiyle takva yarışına girebiliyor, kırıcı olabiliyordu. Şekle çok fazla takılıyordu. Evden sağ ayakla çıkılır, eve sağ ayakla girilirdi. Yemek sağ elle yenilirdi. Konuşmalar sırasında peygamberimizin adı geçtikçe salâvat getirilerek sağ el kalp üzerine götürülürdü. Kuran okurken yapraklar sağ elle çevrilirdi. Takva ehli bir adam olmak kolay değildi. Takva ehli bir kadın olarak yaşamak bin kat daha zordu.

Öğle namazını kıldık, cemaat çıktı. Camide Hacı Fettah, damadı ve ben, üçümüz kalmıştık. Camiye kameralı güvenlik sistemi kursak mı, kurmasak mı konusunu görüşerek kapıya doğru yürürken son cemaat hizasına gelince üçümüz aynı anda gördük; Süleyman da içerideydi. Direğin arkasında ellerini açmış dua ediyordu. Anlaşılan o ki ezan okunurken müşterisi vardı, boya işini yarım bırakıp kalkamadığı için geç kalmıştı. Böyle durumlarda öğle namazının ilk sünnetine yetişemiyordu. O da ilk sünneti farzdan sonra kılıyordu. Böyle yapabileceğini ben söylemiştim. Dolaysıyla biraz gecikiyor, camiden cemaatten sonra çıkıyordu. 

Hacı Fettah birden durup Süleyman’ın Allah’a açılmış ellerine baktı. Biz de durup baktık. Süleyman’ın elleri siyah ve kahverengi boya lekeleriyle doluydu. Biz bunu hep görüyorduk. Hacı Fettah kaşlarını çattı, suratını ekşitti. 

“Hey çocuk!” dedi, öfkeyle.  

Öfkesini daha da artırıp sesini daha da yükselterek devam etti:  

“Ne işin var senin bu kirli ellerle Allah’ın tertemiz evinde? Su mu yok? Sabun mu yok?”

Dünya önce benim başıma yıkıldı. Konuşacaktım, ancak camimiz için yaptıklarını düşününce sustum. Dilimin ucuna kadar gelmiş kelimeleri söyleyemedim. Gözlerim Süleyman’da, acı acı yutkunmakla yetindim. 

Süleyman, daha önce hiç görmediği yelpaze sakallı Hacı Fettah’ın yüzüne gönlü tuz buz olmuş bir çocuğun gözleriyle baktı. Sonra bakışlarını bana doğru kaydırdı. “Bir şeyler söylesene hocam!” diye yalvarıyor gibiydi. Süleyman bu azarı hak etmiş de ben de onaylıyormuşum gibi gözlerimi kaçırdım. “Öyle deme, sadece ellerine bakarak hüküm verme Hacı amcası. Süleyman’ın tertemiz bir yüreği, pırıl pırıl sorumlulukları vardır. Hasta annesine o bakıyor. Biz onu çok severiz.” diyemedim.  

Süleyman önüne döndü. Gözleri bir süre secde ettiği noktada kaldı. Duasını bitirdi ya da yarım bıraktı, Hacı Fettah’ın deyimiyle “kirli” ellerini yüzüne sürdü. Kalktı, kaçarcasına camiden çıktı. Yüreğim ezildi. İçime acı duygular aktı. Konuşmadım.

Beş dakika daha cami içinin orasına burasına baktıktan sonra dışarı çıktık.

Süleyman yerinde yoktu. Sandığı, oturağı, tabelası yoktu. Derse başladığımız gün koyduğum ahşap sandalye duruyordu. Sandalyeyi de ben alıp eski yerine dernek giriş kapısının yanına koydum. 

Süleyman ertesi gün gelmedi. İkinci, üçüncü gün gelmedi. Cumalar onun bereketli günüydü; Cuma günü de gelmedi. Haftalar geçti Süleyman gelmedi. Evini bilsek, Şeker Hafızla birlikte gidip konuşacaktık. Yelpaze sakallının kim olduğunu, ne kadar hayırsever olduğunu, yanında niçin konuşamadığımızı, aslında kötü niyetli bir adam olmadığını filan anlatacak, Süleyman’ı tekrar kazanmaya çalışacaktık. Olmadı. Bizim aylarca uğraşarak, ölçülü söz ve davranışlarımızla, kırıp dökmeden inşa ettiğimiz hassas yapıyı, yelpaze sakallı, zengin takva yarışçısı Hacı Fettah Efendi iki saniyede yerle bir etmişti. Günlerce içimizde hüzünle Yunus Emre’yi mırıldanıp durduk: “Bir kez gönül kırdın ise / O kıldığın namaz değil / Yetmiş iki millet dahi / Elin yüzün yumaz değil /” 

***

Süleyman’ı beklerken selamı geldi. Bizi çok özlemiş, annesini yollamıştı. Ayağa kalkar kalkmaz ilk bizim ziyaretimize gelecekti. Allahaısmarladık demeden ayrıldığı için çok üzgündü. Gelecek, özür dileyecekti. Bu habere Şeker Hafız en az benim kadar sevindi. Süleyman’ı bizden, camiden uzaklaştıran kayınpederi olduğu için kendini suçlu gibi görüyordu. Ertesi gün birlikte hastaneye ziyaretine gittik. Hastalığın bulaşıcı olduğundan ziyaretine izin verilmediğini söylediler. Biz oradan ayrılmayıp ısrar edince ancak cam gerisinden gösterebileceklerini söylediler. Bizi Süleyman’ın yattığı odanın koridora bakan penceresi önüne kadar götürdüler. Süleyman’ı birkaç metre uzaktan, geniş camlı bir pencereden gördük. Baş tarafı yükseltilmiş bir yatakta tansiyon ve nabız ölçen bir makineye bağlı olarak yatıyordu. Zaten zayıftı, biraz daha zayıflamıştı. Fakat iyi görünüyordu. Bizi fark edince hareketlendi. Oturur duruma geldi. Ziyaretimizden memnun kaldığını göstermek için gülümseyerek uzun uzun el salladı. Karşılıklı el işaretleriyle vedalaştık.  

Artık oturdukları evi biliyorduk. Camiye yürüme mesafesinde bahçeli, eski, küçük bir evdi.

Taburcu olduğunu hastaneden telefonla öğrenince bu defa cemaatten de birkaç kişiyi alarak “Geçmiş olsun!” demeye gittik. Süleyman, doktor tavsiyesine uygun olarak maske takıyor, kimseye yaklaşmıyor, günün büyük bir kısmını yatarak geçiriyordu. Odasının kapısı açıktı. İçeriye girmeden geçmiş olsun dileklerimizi ve hayır dualarımızı ilettik. Morali yerindeydi. Kendini toparlamaya başlamıştı bile. Bu defa aramızda kapalı pencere değil, açık kapı vardı. Epeyce konuştuk. 

Başının hemen üstünde, duvarda A4 büyüklüğünde üzeri yazılı bir karton asılıydı. Bu kartonu hepimiz hatırladık. Yine de ben şaka olsun diye parmağımla işaret ederek sordum:

“Süleyman o karton nedir?”

“İşyeri tabelam!”

“Dönecek misin?”

Süleyman gülümseyerek “evet” anlamında başını sallarken ağladı. Hepimiz çok duygulandık. Ayrılmadan önce;

“Çabuk iyileş, çabuk dön Süleyman!” dedim. “Sana işle ilgili güzel, büyük bir sürprizimiz var. Öğrenince çok sevinecek, seni camide azarlayan adamı affedeceksin.”

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 162. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 162. Sayı