HaftanınÇok Okunanları
FATİH SULTAN YILMAZ 1
Ercan Argınbayev 2
Anonim Folklor 3
KEMAL BOZOK 4
NIKA ZHOLDOSHEVA 5
İSMAİL DELİHASAN 6
MEHMET ALİ KALKAN 7
- Mırza, pasaportunu hazırla. Bu yaz Türkiye’ye gideceksin! dedi bölüm başkanı.
Kulaklarına inanamayarak, bölüm başkanının neden böyle bir şey söylediğini pek anlamayan Mırza, şaşkınlıkla sordu:
- Hocam, ben mi Türkiye’ye gideceğim? Nasıl yani? Nasıl gideceğim ki?
- Biliyorsun, bölümümüz her sene başarılı öğrencilerini yazın bir aylığına Türkiye’ye gönderiyor. Bu sene gidecek öğrenciler arasında sen de varsın.
- Biliyorum ama her sene o yıl üçüncü sınıfı bitiren öğrenciler gidiyordu. Ben daha ikinci sınıftayım. dedi Mırza ve ardından ekledi: Bir yanlışlık olmalı.
Bölüm başkanı, gidecek öğrencilerin listesini kendilerinin hazırladığını, herhangi bir yanlışlık olmadığını söyledi. Duyduklarına pek inanamamış gibi görünen öğrencisinin içini rahatlatmak istercesine, gayet ciddi ve samimi bir ses tonuyla:
- Sen ikinci sınıfta olsan bile bu listede olmayı hak ediyorsun. Çünkü senin Türkçen üçüncü sınıflarınki kadar iyi, hatta üçüncü sınıfların çoğundan daha güzel Türkçe konuşuyorsun. Bundan dolayı hocalarla istişare ederek bu sene Türkiye’ye gönderilecek üçüncü sınıf öğrencileri arasına seni de ekledik. Hadi hayırlı olsun! dedi ve Mırza’yı tebrik ederek uğurladı.
Bölüm başkanına teşekkür ederek mutlu bir tebessümle odadan çıkan Mırza âdeta sevinçten uçuyordu. Kazakların tabiriyle, başının göğe ermesine bir parmak genişliği kalmıştı sanki. Çok sevindi. Bu güzel haberi ailesiyle ve arkadaşlarıyla paylaşmak istedi. Fakat sonra geçmişte yaşadığı bir olayı hatırladı ve vazgeçti. Yaza kadar çok şey değişebilirdi; listeye onun yerine başkasının adı da yazılabilirdi. Bu pek mümkündür ve daha önce de başına gelmiştir.
Mırza’nın doğum tarihi çok özeldi: 16 Aralık 1991. Yani tam da Kazakistan’ın bağımsızlığını ilan ettiği gündü. Böyle bir günde doğmak herkese nasip olmayan bir şanstı. Mırza da o tarihte doğan nasipli ve şanslı bebeklerden biri olmuştu. Doğumundan beş gün sonra bu dünyaya veda edecek olan annesi, onu böyle özel bir günde dünyaya getirmişti.
Sene 2001’di. Ülke genelinde Kazakistan Cumhuriyeti bağımsızlığının 10. yıl dönümü münasebetiyle coşkulu kutlamalar ve çeşitli etkinlikler düzenleniyordu. Bu etkinlikler arasında, bağımsızlığın ilan edildiği gün dünyaya gelen çocukların Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev ile buluşması da vardı. Her ilden birkaç çocuk Astana’ya gidecek, Cumhurbaşkanı Külliyesi’nde devlet başkanı tarafından kabul edilecekti.
İl Millî Eğitim Müdürlüğü, Mırza’nın okuduğu okula bir yazı göndermiş ve onun Cumhurbaşkanı’yla görüşmeye gidecekler listesinde olduğunu bildirmişti. Bu haberi alan Mırza ve ailesi çok sevinmişti. Mırza, Astana’ya gideceği günü iple çekiyor; yeni kıyafetler aldırarak yola hazırlanıyor, gece gündüz Cumhurbaşkanı karşısında ne söyleyeceğini, kendini nasıl tanıtacağını, ona ne soracağını düşünüyordu. Büyük bir heyecan ve tarif edilemez bir mutluluk içindeydi. Ta ki adının listeden çıkarıldığını ve Cumhurbaşkanı’yla görüşmeye gidemeyeceğini öğrendiği güne kadar.
Çok üzüldü. Çünkü bu durum, Astana’ya gidecekleri söylenen tarihe çok az bir zaman kala yaşanmıştı. Belli ki son anda birileri torpille ya da başka yollarla bu öksüz çocuğun adını listeden sildirmiş, onun yerine kendi çocuğunun adını yazdırmıştı. Ailesi ve akrabaları bu duruma hiç şaşırmadılar. Zira onlar küçük bir kasabada yaşayan sıradan insanlardı. Böyle bir aileden gelen Mırza’nın başkente gideceğine ve Cumhurbaşkanı’yla görüşeceğine onlar en başından beri pek ihtimal vermemişlerdi. Ama çocuğun hevesi kırılmasın diye ona bir şey söylememiş, yola hazırlanalım artık diye ısrar edince de birkaç parça yeni kıyafet almışlardı. Düşündükleri gibi de oldu. Mırza ise daha sonraki hayatında onlarca, yüzlerce kez karşılaşacağı ve mücadele edeceği adaletsizlik, haksızlık, rüşvet, torpil, adam kayırma gibi yolsuzlukların ilkiyle o zaman, henüz on yaşındayken tanışmıştı. Şimdi ise yirmi yaşında bir gençti. Aradan on yıl geçmesine rağmen o olayı hâlâ unutmamıştı ve bugün tekrar hatırlamıştı. Bu yüzden şimdilik arkadaşlarına söylememeye karar verdi. Eğer söylerse, belki onlar da gitmek isteyecek ve gidebilmek için çeşitli yollara, yöntemlere başvuracaklardı. En iyisi kimseye bir şey söylememek ve bekleyip görmek, diye geçirdi aklından.
Bahar dönemi de sona verdi ve öğrenciler yaz tatiline çıktılar. Mırza, üniversiteden gelecek çağrıyı beklemeye başladı. Pasaportunu almış, bir kopyasını da üniversiteye vermişti. Üniversite, biletler alındıktan sonra öğrencilere Türkiye’ye gidecekleri tarihi bildirecekti. Şaşırtıcı bir şekilde her şey yolunda gitti ve bu sefer Mırza’nın adı listeden çıkarılmadı. Ancak yıllar sonra öğrendi ki o zaman da üniversitede çalışan biri Mırza’nın yerine kendi yeğeninin gönderilmesi için çok uğraşmış. Fakat Türkiyeli olan bölüm başkanı, listedeki isimleri değiştirmeyeceğini ve hak eden öğrencilerin gitmesi gerektiğini söyleyerek adamın ısrarlarına rağmen isteğini geri çevirmiş. Mırza bunları öğrendiğinde, geleceğini etkileyen ve hayatının değişmesine vesile olan bu Türkiye ziyaretine katılmasını sağlayan bölüm başkanına bir kez daha yürekten teşekkür etti ve içinden kendine, “İnşallah ben de hocam gibi adaletli bir insan olacağım.” diye söz verdi.
Nihayet uzun zamandır iple çekilen ve dört gözle beklenen o gün de geldi. Mırza ve Türkiye’ye birlikte gideceği diğer sekiz öğrenci, aileleri ve hocalarıyla birlikte havaalanında bir araya geldiler. Gençlerin ağızları kulaklarında, gözleri ışıl ışıldı. Aralarında daha önce hiç yurt dışına, hatta şehir dışına bile çıkmamış olanlar da vardı. Uğurlama zamanı yaklaştıkça aileler gençleri dikkatli olmaları konusunda uyarıyor, birbirlerinden ayrılmamalarını söylüyor, birbirlerine göz kulak olmalarını tembihliyor ve sağ salim gidip gelmeleri için dua ediyorlardı. Grupta sadece iki erkek öğrenci bulunduğundan, kız öğrencilerin aileleri kızları Mırza’ya ile bir üst sınıftan olan Cengiz’e emanet ettiler. Hocalar ise ailelere merak etmemelerini söyleyerek hem Türkiye’deki meslektaşlarının hem de Türk milletinin bu gençlere kendi çocukları gibi bakacaklarını ifade ettiler. Öğrenciler de bir an önce Türkiye’ye varmak istercesine aileleriyle hızlıca vedalaşıp dış hatlar gidiş kapısından içeri girdiler ve pasaport kontrol noktasına doğru yöneldiler. Ver elini İstanbul...
Uçak inişe geçerken pilotun sesi duyuldu: “Lütfen kemerlerinizi bağlayın, koltuklarınızı dik pozisyona getirin ve camları açın. İstanbul’a iniyoruz.” Mırza ile arkadaşları heyecanla camdan dışarı baktılar ve uçak piste inene kadar hayretler içinde İstanbul’u seyrettiler. Uçaktan iner inmez, az önce gökyüzünden izledikleri bu koca şehirde bir an önce gezmek, sokaklarında dolaşmak ve İstanbul’u keşfetmek istercesine hızlı adımlarla pasaport kontrol noktasına yöneldiler.
Çıkıştan dışarı adım atar atmaz elinde üniversitelerinin adının yazılı olduğu bir levhayla kendilerini bekleyen bir beyefendiyi gördüler. Hemen yanına gidip kendilerini tanıttılar. Ardından onunla birlikte dışarı çıkarak araca doğru yürüdüler. İlk iş olarak bir yemek molası verdiler. Atalarımızın da dediği gibi, aç ayı oynamazdı; bu gençler de aç karnına koca İstanbul’u gezemezlerdi. Gençleri karşılayan Hakan Bey, onları bir lokantaya götürdü. Mırza ve arkadaşları menüdeki fotoğraflara bakarak beğendikleri yemekleri seçip sipariş verdiler. Yemekleri beklerken masaya ekmek, su ve salatalar getirildi. Öğrenciler şaşkınlıkla birbirlerine bakarak, “Biz bunları sipariş etmedik ki.” dediler. Meğer bunların hepsi, yemek fiyatına dahil olan ikramlarmış. Garsondan bu bilgiyi öğrenince çok şaşırdılar. Çünkü kendi ülkelerinde bunların her biri ayrıca sipariş edilir ve ayrı ayrı ücretlendirilirdi. İlk şaşkınlıklarını çabucak atlatıp masaya gelen yiyeceklerin tadına bakmaya başladılar. Ardından ana yemekler de geldi. Öğrenciler güzelce karınlarını doyurduktan sonra İstanbul’u gezme düşüncesiyle tekrar yola koyuldular.
Ancak vakitleri sınırlıydı. Kısa bir İstanbul turunun ardından Muğla’ya gitmek üzere otogara geçtiler. Oradaki lüks otobüsleri görünce yine hayretler içinde kaldılar. Otobüs kaptanlarının hepsi beyaz gömlekli ve kravatlıydı. Araçların içerisi pırıl pırıldı; koltukları hem geniş hem de son derece rahattı. Mırza, bir an kendi ülkesinde şehirlerarası yolculuk yaptıkları otobüsleri düşündü ve onları bu otobüslerle kıyasladı. Aralarında yerle gök kadar fark vardı. “Acaba bizim insanlarımız ne zaman böyle otobüslerle yolculuk yapacak?” diye geçirdi içinden. Şu anda seyahat edecekleri bu araçlara karşılık, kendi ülkelerinde kullanılan otobüsler 1980’lerden kalma Setra’lardı. Yaşlı ve yorgun insanlar gibi ağır hareket eden, eski ve bakımsız araçlardı. Mırza, neredeyse her hafta sonu memleketine giderken ya da okuluna dönerken bu otobüslerle iki, iki buçuk saat yolculuk yapardı. Bazen güzergâhın bazı bölümlerinde yol çalışmaları olur, otobüs birkaç yüz metre boyunca tarlanın içinden geçen toprak yola girmek zorunda kalırdı. O zaman ise otobüsün için tozla, toprakla dolar; yolcular nefes almakta zorlanırlardı. İşte o otobüsleri, İstanbul’da bindikleri bu konforlu araçla kıyaslaması kendisine bile komik geldi. “Yok ya...” der gibi kafasını sağa sola sallayıp gülümsedi. Yolculuk sırasında sunulan ikramları, yol üzerindeki tesisleri ve otobanları gördükçe Türkiye’ye olan hayranlığı kat kat arttı.
Yaklaşık on üç-on dört saat süren bir yolculuğun ardından Muğla’ya vardılar. Otogarda öğrencileri, rektörlüğün görevlendirdiği kişiler karşıladı. Muğla’ya gelen genç misafirleri önce yemeğe götürdüler. Yemekten sonra Kötekli’de bulunan Kredi ve Yurtlar Kurumu’na bağlı erkek ve kız öğrenci yurtlarına yerleştirdiler. Mırza ve Cengiz aynı odaya yerleşti. Yazın ortası olmasına rağmen yurtlarda öğrenciler vardı. Sonradan öğrendiler ki bu öğrencilerin hepsi yaz okulu için oradaymış.
Muğla’da Mırza ve arkadaşları dışında Almatı’dan gelen dört bayan öğrenci daha vardı. Mesleki bilgi ve görgülerini artırmak, staj yapmak amacıyla Kazakistan’dan gelen bu on üç genç, yaklaşık bir ay boyunca Muğlalılar tarafından büyük bir ilgiyle karşılandı. Hafta içi her gün fakülteye gittiler, üniversiteyi gezdiler, bölümde çeşitli konularda seminerler dinlediler; hocalarla ve öğrencilerle tanışıp sohbet ettiler. Hafta sonlarını ise çeşitli gezi programları ve etkinliklerle dolu dolu geçirdiler. Öğrenciler sabah ve öğle yemeklerini üniversite yemekhanesinde yiyordu. Her gün bu on üç öğrenci için özel bir masa hazırlanıyor, yemekhane sorumlusu Kemal Bey gençlerle yakından ilgileniyordu. Kemal Bey, Mırza ve Cengiz’le o kadar samimi olmuştu ki bazı hafta sonları onları kendi arabasıyla Bodrum’a, Marmaris’e, Köyceğiz’e götürüp gezdiriyordu. Fakültedeki hocalar da öğrencileri hem Muğla’daki evlerinde hem de köylerinde misafir ettiler. Köyde her şey doğaldı: yumurtası, peyniri, zeytini, tereyağı, balı... Bahçelerde portakal, mandalina, limon, turunç, zeytin ve incir gibi Kazakistan’da yetişmeyen meyve ağaçları vardı. Her yer yemyeşil ve çok güzeldi. Köyün havasına ve bu yeşilliğe doyum olmuyordu.
Muğla’ya geldikten iki hafta sonra ramazan başladı. İşte bu ramazan ayında Mırza ile Cengiz birkaç yeni arkadaş daha edindiler. Çünkü oruç tuttular ve neredeyse her gün yurttaki diğer oruçlu öğrencilerle birlikte sahur yapıyorlardı. Akşamları ise iftar çadırlarına gidiyorlardı. İftar çadırını ilk defa gören Mırza, başta ne olduğunu anlayamamıştı. Orada yemeklerin satıldığını düşünüyordu. İftar vakti yaklaşınca uzun sıralar oluştuğundan, iftar için çadıra değil, yurdun yakınındaki bir lokantaya gidiyordu. Sonra arkadaşları ona Türkiye’deki ramazan kültürünü; iftar çadırını, ramazan davulcusunu, ramazan pidesini anlattılar. Mırza da onlara kendi ülkesindeki ramazanı, jarapazanı, her evde verilen toplu iftarları (avızaşar) anlattı.
Bir gün, Mırza’yla birlikte ilk defa sahur yapan Engin adında bir öğrenci:
- Mırza, siz nerelisiniz? diye sordu.
- Biz Türkistanlıyız, diye cevap verdi Mırza. Engin’in bir sonraki sorusu Mırza’yı çok şaşırttı:
- Türkistan’ın neresinden?
Mırza içinden, “Engin Türkistan’ı biliyor mu ki?” diye düşündü. Türkistan’ın mahallelerini, köylerini Kazakistanlılar bile bilmezdi. Muğla’da okuyan bir genç nasıl bilebilirdi? Sonra bunu Engin’e sormaya karar verdi:
- Sen Türkistan’ı biliyor musun? Nerelerini biliyorsun? Joldın astı’nı, Remzavod’u falan mı duydun?
Engin de şaşırarak:
- Orası neresi? Nerede? dedi.
- Türkistan’ın neresindensin diye sordun ya. Bunlar da Türkistan’ın mahalleleri. Hem de en çok bilinen mahalleleri, diye ekledi Mırza.
Bunun üzerine Engin:
- Onları bilmiyorum ama ben Doğu Türkistan mı, Güney Türkistan mı, hangisi diye merak ettim. Doğu Türkistan’sa oradaki kardeşlerimizin durumu nasıl diye soracaktım, dedi.
- Bizim Türkistan Doğu, Güney diye ayrılmıyor. Zaten küçücük bir yer. Eski adı Yesi’ymiş. Orada Hoca Ahmet Yesevi’nin türbesi var. Kazakistan’ın güneyinde bir şehir. dedi Mırza.
- Öyle mi? Ben sizi Uygur kardeşlerimizin yaşadığı bölgeden gelmişsinizdir diye düşünmüştüm. Demek ki bu Türkistan, o Türkistan değilmiş, dedi Engin.
Evet, bu Türkistan, o Türkistan değildi. Biri Türkistan kalası (şehri), diğeri ise Ulu Türkistan’dı. O gün Mırza Ulu Türkistan’ı, Engin ise Kazakistan’daki Türkistan’ı öğrenmiş oldu. Gençlerin birbirlerini yanlış anlamaları ve bu iki Türkistan’ı ayırt edememeleri çok normaldi. Zaten Mırza’nın sözünü ettiği, eskiden Yesi olarak adlandırılan ve Pîr-i Türkistan’ın yurdu olan Türkistan ile Engin’in kastettiği Türkistan hep karıştırılıyordu.
Mırza ve arkadaşları Muğla’da muhteşem geçen bir ayın ardından yine İstanbul üzerinden ülkelerine döndüler. Mırza, uçağın penceresinden dışarı bakarak, “Hoşça kal, dünyanın başkenti. Ben tekrar geleceğim. Görüşmek üzere...” dedi. Sonra da aklından geçen, “Dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti İstanbul olurdu.” cümlesini nereden okuduğunu ya da duyduğunu ve kimin söylediğini hatırlamaya çalıştı. Ama hatırlayamadı. Kim söylemiş olursa olsun, doğru söylemişti. Uçak havalanıp şehir görünmez olana kadar, Mırza pencereden İstanbul’u seyretti.