Can Damarı


 01 Aralık 2020


Haziranın son günleriydi. “Haftalardır yağan yağmurdan neredeyse güneşi unuttuk.” dediğimiz bir zamanda, ortalığı kasıp kavuran iki günlük sıcaklık yaşadık. Peşinden yağmur ve dolu fırtınası çıkageldi. Dün sabah sağanak halinde yağan yağmur, öğle vakti bir ara güneşle yer değiştirmiş de olsa akşam yine devam etti.

Pazar sabahı kedilerimin ve köpeğimin mamalarını verdikten sonra saate baktım, daha çok erkendi. Bu saatte kimseye keyfi telefon edilip de uyandırılmazdı, hele de Pazar sabahında… Ocağa çayı koydum, makinaya çamaşırları attım. Elime hocamız Osman Çeviksoy’un yazmış olduğu “Aklıma Yıldız Düştü!” isimli kitabını alıp okumaya devam ettim. Bu hocamın bendeki üçüncü kitabıydı. Daha önce de iki kitabını okumuştum ve çok beğenmiştim. Kitabın adı ile başlığı aynı olan hikâyeyi okuduğumda çok duygulandım, bu esnada gözlerim yine bana ihanet ederek sessizce musluklarını açıverdi. Sonu acı biten hikâyede bir annenin evladı için katlandığı zorluklar, yaptığı fedakârlıklar anlatılmıştı. Kalkıp kendime bir bardak çay doldurdum. Gece ağabeyinin hazırladığı organizasyonundan geç gelen kızım henüz uyanmamıştı. Kalksın da beraber kahvaltı yapalım diye bekliyordum. Bir elimde çay bardağı diğer elimde okuduğum kitapla balkona çıktım. Ne yağmur vardı ne de güneş. Hava oldukça sıkıntılıydı.

Karşı komşumuz Gülten yine küçük çocuklarına bağırıyordu. Üç oğlu ve bir de küçük bir kızları vardı. En büyüğü Ahmet ile ikinci oğulları Samet kızımın öğretmen olarak çalıştığı ilkokula gidiyordu. Belli ki kadıncağız yine bunalmıştı. Tam caddeye bitişik olan evlerinin yol tarafındaki odasında bağırdığı zaman, camları açıksa bizim evin balkonundan kolaylıkla duyuluyordu. Kızım ne zaman onu duysa çocuklara üzüldüğünden; onları tanıyan bir öğretmen olarak kendini sorumlu hissediyor ve sinirleniyor, “Bir gün şikâyet edeceğim şu kadını, zor sabrediyorum.” diye söyleniyordu. Almanya’da gurbetçilerin neredeyse korkulu rüyası haline gelen denetlemelerde, hükümetin sudan sebeplerle Türk ailelerinden çocukları nasıl koparıp aldığını duyuyorduk. Bu beni çok üzüyordu, kim yavrusundan ayrılmayı isterdi ki?

“Sakın!” diyordum kızıma. “Sakın, öyle bir şey yapma, sen onları ailesinden daha çok sevemezsin. Hangi anne ister çocuklarına bağırıp, kızmayı. Çocuklarını ellerinden alırlarsa sen sebep olmuş olursun, sakın.” diyordum.

Kadıncağız işte yine bağırıp duruyordu.

-Ne var bu televizyonda bütün gün? Çıkın dışarı oynayın biraz. Çabuk, dışarı çıkın diyorum size!

…….

Az sonra çocuklar birer birer dışarıya çıktı. Büyüklerin her zamanki gibi, yine bir gözü sürekli yola çıkmasınlar diye küçüklerin üzerindeydi. Dört kardeş, babalarının her gün uğraşarak kendileri için arka bahçede hazırladığı oyun alanına geçerek kendi aralarında oyuna başladılar. Birbirlerine karşı aldıkları sorumlulukları çok hoşuma gidiyordu. Hele bir tanesi var ki, ortanca olan Samet; ne zaman beni görse hemen büyük bir yetişkin edasıyla “Merhaba!” diye el sallayarak selam vermiyor mu, bayılıyordum ona.

Babaları Sedat, işten kalan tüm zamanını evin ve bahçenin onarımına harcıyordu. Ne zaman bir işe başlasa çocuklar hep etrafında oluyor, güçleri yettiği kadar hem babalarına yardım ediyor hem de kendi aralarında eğleniyorlardı. Böyle zamanlarda onlara gıpta ederek bakıyor, ister istemez kendi çocuklarım ile kıyaslıyordum. Çocuklarım için eksik kalanları içlenerek, biraz da öfkelenerek aklımdan geçiriyordum. Bir çocuğu, pahalı bir hediyeden daha çok ailesiyle beraber geçirdiği zamanlar mutlu etmeliydi, ben buna inanıyordum.

Her şeyin güzel gittiği, çocuklarımın mutlu olduğu, gözlerinin hep güldüğü günler; araya giren kara bir bulutla zamanla kasırgaya dönüşünce çatırdayan çatımız on beş sene sonra yıkılmıştı. Maalesef bu uğurda verdiğim tüm çabalar sonuçsuz kalmıştı. Hem anne hem baba olmak tüm gün iş yerinde çalıştıktan sonra bazen yorucu olabiliyordu. Çocukları, okuldan sonra her üçünün de ayrı günlerde devam ettiği enstrüman kurslarına ve sporlarına getirip götürmek zaten benim işimdi. Birini enstrüman kursundan al, diğerini spora bırak derken akşamları saat dokuzdan önce eve girebildiğimi hiç hatırlamıyordum. Neyse ki, ta en başından beri uğraşlarıma bu da eklendiği için edindiğim tecrübeler sayesinde bu sürece alışmıştım. Bitkin düştüğüm anlarda “Galiba ben son nefesimi yollarda veririm.” diyordum. Çocuk büyütmek, onları gelecekte ayakları yere sağlam basan birer birey olarak yetiştirmek hiç kolay değildi. Onları hiçbir güzellikten yoksun bırakmamak için en çok hasta olmaktan korkardım. Hasta olunca bazı şeylerin mutlaka aksayacağını bilirdim. Evliliğim süresince birine kayıtsız şartsız güvenebilmeyi çok istedim, güvendim, olmadı. Ne yazık ki yaşadıklarım bana bir daha hiç kimseye güvenmemeyi öğretti.

Kendimi, zaman zaman hâlâ o günleri sorgularken bulduğum bir gün bahçede tek başıma otururken komşumuzun evinin önünde bir ambulansın durduğunu gördüm. Merak ederek yola bitişik olan bahçelerinin çitine yaklaştım. O esnada içeriden beyaz kıyafetler içinde, maskeli ambulans görevlisi çıktı. Hâlâ Korona salgın sürecinde olduğumuz için yaklaşmak yasak ve sakıncalıydı. Endişelendim. Onun arkasından ikinci görevli tekerlekli sandalye ile komşu çocukların annesi Gülten’i çıkardı. Kıpkırmızı bir yüzle dışarı çıkarılan Gülten zorlukla nefes almaya çalışırken sağ eli ile de her öksürükte kabaran göğüs kafesini tutuyordu. İnlemesinden ağrıları olduğu belli oluyordu. Kendimi tutamayarak önümden geçen şoföre sordum.

- Nesi var

- …!

Yüzüme, sanki “Sana ne?” edası ile bakarak cevap vermeden geçip arabaya girdi. Her ne kadar kızmış da olsam sesimi çıkarmadım. Belki de haklıydı. Ama yine de bir cevap veremez miydi?

Bu esnada küçük kızları kapıda “Anne, anne!” diye ağlıyordu. Ambulans hareket edince küçük kızını kucağına alan Sedat bir süre arkalarından baktı. Ne yapacağını bilemez gibi şaşkınlıkla başını kapıda bekleyen çocuklara çevirdi, sonra beni hatırladı ve geri döndü.

-Ateşi yükseldi, nefes alma zorluğu vardı abla, dedi.

-Geçmiş olsun Sedat, Allah şifalar versin. Yardıma ihtiyacın var mı?

-Sağ ol abla, yok şimdilik, diyerek çocuklarla eve girdi.

Merak ediyordum. İçinde bulunduğumuz süreç ister istemez ilk akla Korona virüsünü getiriyordu. Allah korusun, dört küçük çocuk vardı. Ya onlara da bulaşmışsa…

Neyse ki korktuğumuz olmadı. Üç saat sonra Sedat arabasıyla eşini alıp getirdi. Serum tedavisi uygulanan Gülten biraz kendine gelmiş olarak evine, çocuklarına kavuştu. Hepimiz rahatlamıştık.

Herkes gibi benim de yavrularım can damarlarımdı. Ne kadar kızsam, azarlasam da her şey onlar içindi. Yeri geliyor, canımı dişime takarak onların isteklerine, ihtiyaçlarına yetişebilmek için uyuyamadığım gecelerle boğuşuyordum. Yeri geliyor, onlar ağladığında ben de ağlıyordum. Ergenlik dönemlerinde ufak tefek isyanlarıyla mücadele etmek zorunda kaldığım zamanlar kendimi çok çaresiz hissetsem de asla ipin ucunu bırakmıyordum. Yanlarında olduğumu sadece hissettirmiyor, “Her ne yaparsanız yapın, hangi hatayı yaparsanız yapın yeter ki benden gizlemeyin, ben sizin annenizim; sizi en iyi ben korurum, asla sizden vazgeçmem.” Diye açık açık anlatıyordum. Hata yapmamaları için de ayrıca diller döküyordum.

Allaha çok şükür yavrularım hiçbir zaman beni sıkıntıya sokacak yollara girmemiş, çalışkan, dürüst, kendi ayakları üzerinde durabilen başarılı birer yetişkin olmuşlardı. Hep beraber o zor günlerimizi atlatmıştık. Mademki artık her şey yolundaydı, neden hâlâ kendimi üzüyor, gözyaşı döküyordum.

Annelerinin gözünde yaş görmek istemeyen çocuklarımın anlayamadığı tek şey, geçmişte aldığım yaraların ne kadar derin olduğuydu. Zamanla geçer miydi, bilmiyordum.

Kitabın son satırları, yıllanmış yaralarıma dokundu.

“Evlatlarım anlamasa da beni sen anlarsın gazeteci oğlum…”

“Hani gazetecisin ya…”

“Beni sen anlarsın...” diyordu.

Kitabı çok sevdim. Bu satırları çok sevdim. Sızlandım, ağladım ve bu hikâyeyi çocuklarıma göstermeden ağlayarak yazdım.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 168. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 168. Sayı