Can veren kurbanlar madalya takmazlar


 15 Ekim 2026

Kadın, hastanenin soğuk ve kasvetli koridorlarından dışarı çıktığında derin bir nefes aldı. Akşamın tatlı ve serin rüzgârı yüzünü okşuyor, şehrin ışıkları birer birer yanıyordu. Ancak bu huzur, kadının keder ve hayal kırıklığıyla dolu yüreğine ulaşamıyordu. Sanki dünyanın tüm güzelliği onun içindeki sessizliğe çarpıp geri dönüyordu.

Kaynanasının incir çekirdeğini doldurmayacak meselelerden çıkardığı kavgalar, kocasının ise sadece eve değil, kendi hayatına karşı bile sergilediği sorumsuzluk ve ilgisizlik… Tüm bunları unutturan, ona yaşama gücü veren - iki küçük meleği, evlatlarıydı. “Belki her şey düzelir… Bugün değil, yarın değil ama mutlaka bir gün…”  umudu, anlamını yitirmiş gibi görünse de on yıldır hayatını ayakta tutan tek tutamaktı.

Otobüs durağa yanaştı. İşinde uzman, yeterli maaşı olan tecrübeli bir doktorun her gün otobüslerde gidip gelmesi dışarıdan garip görünebilirdi. Fakat aldığı maaş evin bitmek bilmeyen eksiklerine, çocukların ihtiyaçlarına, hatta bazen kocasının ve kaynanasının harcamalarına gidiyordu. Yine de bir gün olsun “Ben kazanıyorum” diye bunu kimsenin kakıncına kakmadı. Çünkü o, ailesinin huzuru uğruna kendini sessizce feda etmiş bir kurbandı. Ne yazık ki, cephede en önde can veren kurbanlara hiçbir zaman madalya takmazlar.

Otobüs sarsılarak durağında durdu. Kadın, robotlaşmış adımlarla yorgun argın evine doğru yürüdü. Yol üzerindeki fırından her zamanki gibi iki taze ekmek aldı. Kapıyı açıp içeri girdiğinde karşısında dar bir koridor, düzde mutfak, sağ tarafta ise misafir odası vardı. Mutfaktan çocuklarının kahkahaları geliyordu. Onlarla selamlaşıp sıcak ekmeği masaya bıraktı ve elini yüzünü yıkamak için banyoya geçti.

Ancak aradan birkaç dakika bile geçmeden, evin sessizliği çığlıklarla bölündü. Evin “saray sahibi” olan kaynanası yeni bir felaket “keşfetmişti”: İşten dönen “hizmetçi köle”, gelir gelmez misafir odasına girip saray hükümdarına hürmetlerini sunmamıştı! Bu küçük ve dikkatsiz “hata”, kaynananın gözünde öyle bir büyütüldü ki, sanki hizmetçi bu itaatsizliği yüzünden ölüme mahkûm edilmeliydi.

Kadın kapıya yaslanmış, sadece susuyordu. Bedenen öyle tükenmiş, ruhen öyle ezilmişti ki, kendini savunacak ya da tek bir kelime edecek dermanı yoktu. Hiçbir şey yapmadan öylece durdu. Ne öfkelenmek istiyordu ne de kavga etmek. Sadece dinlenmek, birazcık adalet görmek… Sadece bir “kadın” gibi yaşamak istiyordu.

Sahi, bir kadın gibi yaşamak nasıl olurdu? Elinden gelen her şeyi yapıp, son damla gücüne kadar aile denilen bu yuvarlağı ayakta tutmaya çalışırken, en azından bir kez olsun hatırının sorulmaması mı?

Hayır… Biz böyle kadınların bir gününün, bir saatinin, hatta bir dakikasının nasıl bir acı ve içsel fırtınalarla geçtiğini hayal bile edemeyiz.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 238. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 238. Sayı