HaftanınÇok Okunanları
ELMİRA ACIKANOAVA 1
HİDAYET ORUÇOV 2
Coşkun Haliloğlu 3
Coşkun Haliloğlu 4
MARİYA LEONTİÇ 5
Kardeş Kalemler 6
Ahmet Kartal 7
Sokaktaki oyunu bırakmayı hiç istemiyorum ama annem “Ekmek al.” diyor. Çarşıya yakın diye bizim sokakta bakkal yok. Hâlbuki bazı sokaklarda karşılıklı iki bakkal bile oluyor. Şehir Kâhyası Sokağı'ndan çıkıp, fırına gitmek için Boğazkesen'den bayır aşağı ineceğim. Kale yol ayrımına kadar sol kaldırımdan yürümeyi seviyorum.
Yorgancının dizine koyup sırıdığı atlas yorganın rengini bakalım bugün tahmin edebilecek miyim? Yan gözle bakıyorum camgöbeği. Dün içimden kırmızı tutmuştum, pembe çıkmıştı. Bugün bildiğim için pek seviniyorum. Semerciyi geçip mazmanın hep açık duran büyük kapısından içeriye bakıyorum, ip büken kimseyi göremiyorum; dönerken bir daha bakarım. Kalenin köşe başındaki âşıklar kahvesine gelmeden karşıya geçerken "Kızım postaneye kadar şu kolinin ipinden tutuver de beraber götürelim.” diyor bir teyze. Tutuveriyorum. Öğretmenim “Büyüklere saygılı olun.” der, her zaman. Yolumun üstü değil diyemem. Beşinci sınıflar bile bizim büyüğümüzmüş. Nasıl taşısın tek başına? Bu teyzeye yardım etmemek saygısızlık olur. Çok da uzak sayılmaz postane. Off, ne kadar da ağırmış! Koliyi bağladıkları naylon ip de parmaklarıma oturuyor. Boyacı Hasan Ağa Camii’nin önünde paketi yere koyup diğer elimizle tutmak için yer değiştiriyoruz. Postanenin merdivenlerinden çıkarıyoruz koliyi, çok yoruluyorum. İçeriye girince “Seni de yolundan ettim kızım, toprak diye tuttuğun altın olsun.” diyor teyze. Postaneden çıkarken kızarmış elime bakıp bakıp seviniyorum. Yorgunluğumu unutup kendimle gurur duyuyorum.
Bugün Cuma Pazarı, köylerden gelenler olmuş; cadde çok kalabalık. Arka sokaktaki eski Kız Enstitüsünün oradan Uzun Çarşı’ya doğru dönüp soldaki fırına giriyorum. Üç francala istiyorum. Ekmek çıkmamış henüz, Fırıncı Hasan ağabey “Bekle, birazdan çıkar.” diyor. Dışardan değişik bir gürültü geliyor, ekmek çıksa da bir baksam. Yukardan ince uzun bir tahta içinde ekmek şekli verilmiş hamurları aşağı uzatıyorlar. Hasan ağabey hızlı hızlı hamurları fırın küreğine çıkarıp üzerine fırçayla bir şey sürüyor, sonra bıçakla boydan boya bir çizik atıyor. Annem haşhaşlı puaçanın üzerine yumurta sürer ama bu yumurtaya benzemiyor. Onları fırına verip fırının içindekilerin yerini değiştiriyor. Alnı ter içinde kalıyor. Aklım dışardan gelen seslerde. Kapıdan bakıyorum, bir kaç kişi yolun aşağı kenarına toplanmış. Neye baktıklarını göremiyorum. Pişen ekmeklerden üç tanesini alıp parasını oraya bırakıyorum. Ekmek çok sıcak, kollarım yanıyor. Burnunu koparıp ağzıma atıyorum. Sıcak ekmeğin ucundan daha güzel bir tat var mı acaba? Hemen sesin geldiği Turhal Caddesi yönüne dönüyorum. O da ne? Kocaman bir çukurun etrafını tahtalarla kapatmışlar. Allahtan boyum yetişiyor, tahtaların üzerinden aşağıya bakıyorum. Çukurun içinde bir kamyon bir de traktörden daha büyük sarı bir makina! Nasıl inmişler? Makinanın önünde kocaman bir kol, kolun ucunda demirden bir el var. Bu demirden el toprağı kazıp arkasındaki kamyona boşaltıyor. Ekmekler kolumu yaktıkça diğer koluma alıyorum. Her seferinde bir lokma daha koparıp yiyorum. Çukur o kadar büyük ki, hayretler içindeyim! İlerde Şehir Hamamı’na kadar kazmışlar. Karşısındaki Bedesten Camii bile görünüyor.
Makinayı seyretmek beni çok eğlendiriyor. Konuşmalara kulak veriyorum. “İş merkezi yapılacakmış.” “Kocaman olacak diyorlar, belediye binası gibi.” “Altında da dükkânlar, lokantalar olacakmış.” “Aslında bütün arastayı yıkıp böyle yeniden yapmak lazım!” “Öyle şey mi olur, asırların arastası yıkılır mı?” “Modernleşiyor Zile'miz.” Modern diye betondan yapılmış güzel binalara diyorlar, anlıyorum. Kamyondaki toprağa baktıkça teyzenin duası geliyor aklıma. Bir kamyon toprak tutsam altın olsa ne güzel olur, her yeri modern yaparım diye düşünüp gülüyorum içimden. Bu makina kolunu nasıl kaldırıyor, elindeki toprağı nasıl boşaltıyor; aklım almıyor. Biraz daha seyretsem ne güzel olur ama eve gitmem lazım, geç kalıyorum. Ya annem kızarsa… Kolum da nasıl yandı? Bir kere daha kolunu kaldırsın toprağı kamyona boşaltsın öyle giderim. Bir kere daha boşaltsın… Yanıma gelen Bahar Bakkal’ın sahibi, “Kızım sen burada ne duruyorsun? Hadi evinize git.” diyor. İstemeye istemeye ayrılıyorum, babama söylerse…
Tekrar Boğazkesen' e dönüyorum. Sağ taraftaki kadayıfçı, altında yan yana ince delikler olan tasın içini cıvık bir hamurla dolduruyor; deliklerden ip gibi akan hamur, dönen sacın üzerinde tel tel kadayıf oluyor. Durup biraz seyretsem… Ben kadayıfı çiğ severim. Annem tepsiye döşerken koparıp koparıp yerim. Babam kadayıf alsa. Saat kaç acaba? Karşı kaldırıma geçip saatçinin küçük vitrinine bakıyorum. Saatlerin her biri başka bir vakti gösteriyor. Hangisi doğru bilemiyorum. İkindi ezanı okunmaya başlıyor. Farklı minarelerden okunan ezan sesleri birbirine karışıyor.
Buranın bayırı da yoruyor biraz. Bu kahveye niye âşıklar kahvesi demişlerse anneme sordum bir gün “Âşık ne demek?” diye “Suss, ayıp!” dedi. Mazman ip bükmeye başlamış, ta yola kadar çıkmış. Büktüğü ip babamın bağda kurduğu büyük salıncağın urganı kadar kalın. Demek ki birisine daha salıncak olacak. Camgöbeği yorgan bitmemiş daha.
Kollarımın arasında iki buçuk ekmekle bakkalsız sokağımıza dönüyorum. Aklım çarşıda kalıyor. Belki karşı komşu Emine abla da ekmek almaya gönderir. Annem geç kaldım diye kızar mı ki?