Çatışma


 15 Ocak 2026

Cumartesi olduğundan mıdır, nedir? AVM tıklım tıklım. Tabii bu kadar kalabalık olmasında havanın puslu, zaman zaman ahmak ıslatan şeklinde yağmurun yağması da etkili idi. Genç sevgililer, pusette bebekler, yürüyüş yapmak isteyen orta yaşlılar, aylak aylak vitrin gezenler, kafeleri ofis gibi kullanan beyaz yakalılar, cafcaflı isimli kahvelerini yudumlarken kitap okuyan enteller, evinde kahvaltı hazırlamaya üşenen ablalar-abiler.

“Tüketim toplumu azizim, tüketim toplumu” diyerek mangalda kül bırakmayan meşhurluğu kendinden menkul ortaya yaşı geçmiş olmasına rağmen ensedeki birkaç tel saçı arkadan bağlamış, daracık pantolonu, çorapsız giydiği at nalı gibi markalı ayakkabısı, sol bileğinde (eğer gerçekse) milyonluk saati, sağ bileğinde ise boncuklu bilekliği ile piyasa yapan sonradan görmeler. 

İsmi yabancı “cafe”lerin önünde yine acayip acayip isimli kahvelerini sipariş verirken plaza çalışanlarının “Toplantı set etmek”, “brainstorming yapmak”, “hold’da tutmak”, “interview’a girmek”, “retention kaybı yaşamak” gibi garip Türkçe ile konuşmaları…

Yunus amca, oğlu, gelini ve torunları ile olup bitenleri anlamaya çalışıyordu. Kalın bastonu, külahı, şalvarı, elinde üç çekimli tespihi ile buraların adamı olmadığını biliyordu. İçinden “Nerden getirdin oğlum beni buraya?” der gibi idi. 

“Yarın Hamzalar bize gelmek istiyorlar, marketten bir şeyler alalım mı?” dedi Hasan. Ayla hanım birden parladı. “Yarın mı? O da nereden çıktı. İnsan bir hafta önceden bildirir. Ben yarına kadar hazırlanamam.” Ortalık buz kesmişti. Yunus amcanın kulakları az duysa da olup biteni elbette işitiyordu. “Burada misafir kavramı da değişmiş, misafir bu, ne zaman isterse gelir, ne bulursa yer” dedi kendi kendine.

“Ah Meryem ah!” dedi kendi kendine. Köy yerinde her öğle namazından sonra olmasa da iki günde bir kişinin koluna girerek eve getirirdi. Rahmetli Meryem teyze, hemen bir topaç(donmuş kavurma) kırar, biraz pilav yapar, kavurmayı pilavın üstüne yayar, ayran, soğan ve lavaş ekmeği ile servis ederdi. Hiçbir gün asık suratlılık etmemişti. Bir taraftan yedi çocuğun bakımı, temizliği, çamaşırı, yemeği, okulu diğer taraftan köy yerinde koyunların, ineklerin bakımı, yemlenmesi, sulanması. Gün doğmadan gün batımına ayakta idi.  Oğlunun büyükçe bir salonu ile dört odalı evini, her gün temizliğe gelen kadını, telefonla yemek siparişlerini düşündü. Ahır ve iki odadan oluşan, oğlunu da büyüttüğü avlulu evlerini düşündü.

Oğlunun balkonunda dolu dolu meyvelerin çürümeye yüz tuttuğu halde yeni meyvelerin siparişlerinin gelmesini, diğer taraftan kışın şehirden gelenlerin getirdiği bir kilo portakalın dokuz kişiye paylaşıldığı günleri düşündü. “Meryem’imin yaptığında lezzet, hatta şifa vardı”. Dokuz kişilik aile aynı siniden tahta kaşıkla huzur içinde yedikleri pilavın ardından içtikleri çayın ne kadar huzur verici olduğunu geçirdi içinden.  Oysa oğlunun evinde herkes ayrı telden çalıyor. Neredeyse toplu halde yemek yenmiyor. Oğlan ve kız kendi odalarında telefonla sipariş ettikleri hazır yemekleri, oğlu ve gelini birer tabak alarak ya mutfaktaki kanapede ya da ayrı odalarda konuşmadan yiyorlardı yemeklerini. Acıdı onlara. İç geçirdi.

“Babacım babacım, IPhonun yeni modeli çıkmış. Almak istiyorum” dedi Tufan.

“Oğlum daha geçen sen almıştık ya!”

“Oooo babacım eskidi artık. Biliyorsun, neredeyse altı ayda bir model değiştiriyor.”

“Telefon biraz beklesin oğlum. Uzaktan kumanda ile her türlü kahveyi yapan makine alacağım ben.”

Bastonuna dayanarak yürüyen merdivenden düşmemek için mücadele eden Yunus amca konuşmalardan hiçbir şey anlamıyor gibi idi.

Yüz bin liraya telefon ya da kahve makinası da ne demek oluyordu ki?

Oysa Meryem teyzenin yüklükten çıkardığı çığ çekirdek kahveyi, kış ise mangaldaki közün üstüne, yaz ise gazocağında, uzun saplı kahve kavurma tasına koyacak, ısı tesiri ile çiğ çekirdekler yavaş yavaş renk değiştirecek, kavruldukça odayı burunları sızlatacak kahve kokusu saracak, arada elinin yandığına aldırmadan bir tane alıp ağzına atacak, tam kıvamına gelip gelmediğini kontrol edecek. Kavurma işlemi bitince bakırdan yapılmış üç parçadan oluşan kahve çekme makinasının haznesine bir avuç taze kavrulmuş çekirdekten koyacak, iyice kapattıktan sonra uzunca olan kahve çekme makinası -ya da siz ona değirmen de diyebilirsiniz- iki dizi arasına sıkıştırarak kulpundan çevirmeye başlayacak. Çevirdikçe çatır çatır seslerle beraber az önceki kokuyu bastıracak taze çekilmiş kahve kokusu yayılacak ortalığa. Cezveyi isteyecek Meryem teyzeden, ihtiyaca göre kahve miktarını ayarlayıp koyacak cezveye. Yanındaki bakraçtan bir miktar su koyup karıştıracak iyice. Sonra cezveyi gömecek mangaldaki köze. Önce hafif hafif baloncuklar belirecek, ısındıkça köpüğe dönüşecek. 10-15 dakika sonra taşmak üzere iken közden çıkaracak, tekrar yaklaştıracak ateşe taşmaması için. Sonra fincanlara dolduracak ve keyifle içilecek dost ile ahbap ile… Eeee, neymiş. Kahve makinası varmış da, Uzaktan kumanda ile pişirecekmiş de, biz de onu kahve diye içecekmişiz. Öyle şey mi olur?  Emeksiz ve sevgisiz kahvenin tadı mı olur?  Belli ki Yunus amcanın pek aklı ermemişti bu işe.

Bir şey daha dikkatini çekmişti Yunus amcanın. Kendi oğlunun evinde de, şimdi gezdiği bu büyük Pazar yerinde(!) de kimse kimse ile konuşmuyor, selamlaşmıyor, dertleşmiyor. Oğlan-kız, genç-yaşlı herkesin elinde bir telefon, hepsi ona bakıyor. Kimisi kendi kendine konuşuyor bağıra bağıra, kimisi telefona bakıp bakıp gülüyor, parmağı ile bir şeyleri kaydırıyor sonra deli gibi o minicik ekrana bakıp duruyorlar. Oysa köyde, öyle haber verme, telefon etme yoktu. Akşam oturmasına mı gidilecek çat kapı gideriz biz. İnsanlar birbirleri ile selamlaşır, dertleşirler bizim köyde.  Kimse kimseden kaçmaz. 

AVM’nin üst katına çıktılar.  Her taraf yeme içme dükkânı. Ayla hanım “ben acıktım!” dedi. Tunç ve Derin “Suşi, Suşi” dediler. Ayla hanım “Ben hamburger yemek istiyorum.”  Hasan, önündeki kadına çarpmak üzere iken fark etti ani bir hareketle sıyrıldı. “Babacım sen ne yemek istersin?” dedi Hasan. “Niye oğlum evde bacıyın gönderdiği gül gibi içli köfte, lahmacun var ya…”  Sessiz kaldı Hasan, duymazdan geldi. “Aman babaa, şimdi kim uğraşacak onları ısıtmakla” dedi Ayla hanım.

Yine daldı Yunus amca.

Lahmacun öyle herkesin yiyebileceği bir yemek değildi. Ayda bir belki yapılırdı. Kasap Bayram’ın kestiği parça et, maydanoz, iki diş sarımsak, bir çimdik karabiber, azıcık tuz, mevsimi ise iki domates değilse bir kaşık salça, evde yapılmış biberden oluşan malzeme tezgahın üstüne konur.  Kolunu sıvayan Bayram, kocaman zırhını asılı duvardan alır. Güzelce siler zırhı. Önce domatesleri sekiz on parçaya böler. Bütün malzemeyi şöyle bir harmanlar iki eliyle. Ahşap tezgah üzerinde zırhlamaya başlar malzemeyi. Ahşap tezgah kullanılmaktan hafif çukurlaştığı için malzeme sıçramazdı. Bütün malzemeler iyice karışıp harç haline gelince evden getirilmiş alimunyum tepsiye konur, üzeri bir gazete ile örtülür. Kasabın komşusu fırına verilir. Öğlen ve akşam vakitleri kalabalıktır fırın. Sıcaktan boncuk boncuk terleyen fırıncı, bir taraftan fırına odun atarken diğer taraftan da laf yetiştirmeye çalışır. Tepsi pide açan ustaya verilir. Kolları dirseklerine kadar sıyrılmış olan usta “Kaç tane?” diye sorar. Hali vakti yerinde olanlar, “Kaç tane çıkarsa” der. Yani eti bol, hamuru az olsun demektir. Ailesi kalabalık olanlar sayı söylerler. 

Lahmacunlar çıktıktan sonra yine aynı tepsiye dizilir. Üzerine de bir gazete kağıdı örtülür ki, eve giderken insanların canı çekmesin diye. Bu arada evde de hazırlıklar yapılmaktadır. Ayran, yeşil acı biber, limon yer sofrasına dizilmiştir. Hane halkı sofranın etrafına dizilmiş sabırsızca beklemektedir. Lahmacun gelir gelmez tepsi olduğu gibi sofraya bırakılır, hamurlaşmaması için üçer beşer sofranın çeşitli yerlerine serpiştirilir.

Tabii bu arada olmazsa olmaz kabilinden yemek sonrası için çay hazırdır. Öyle Rize çayı falan içilmez. Çay dediğin kaçak olacak. Kokusu ortalığa yayılacak…

Birden minik Derin’nin sesi ile kendine geldi Yunus amca; “Dede bak, senin getirdiğin lahmacundan”  Sağ elinde baston olduğu için sol eliyle saçını sıvazladı torununun. Makinadan geçirilen bir top hamurun, üzerine içinde ne olduğu belli olmayan “lahmacun harcı”nı koyarak iki dakikada pişen “etli ekmek” nerde, bizim lahmacunumuz nerde diyecekti. Demedi. “Evet yavrum” demekle yetindi.

***

Herkes bir tarafta bir şeyler atıştırmış, karınları doymuştu. Yunus amca bir şey yememişti. Aslına bakarsanız burada, gündüz vakti ışıl ışıl yanan dükkânların arasında bulunmaktan çok da mutlu değildi. Hatta İstanbul’da olmaktan da mutlu değildi ya… Oğlunun ısrarına dayanamayarak gelmişti. Gelmişti de. oğlunun haline acıyordu. Çok iyi okullarda okutmuş. “Allah var Hasan kendisi başarılı çocuktu. O kendisi okudu.” Diye geçirdi içinden. “Şimdi çok iyi bir işi var. Herkes onu seviyor. İki minik torunum çok tatlı. Fakat Hasan’ıma bir şeyler olmuş.” 

Yunus amca kâh yıllar öncesine gidiyor, kâh bugüne geliyor. Kâh köyündeki güzellikleri hatırlıyor, kâh şu an içinde bulunduğu ve anlamlandıramadığı içi boş, ruhu alınmış bu kaotik binanın içinde buluyor kendini. Daha on altısında olmayan bir oğlan ile bir kızın edep dışı davranışları takıldı gözüne. Oysa kendisi de Meryem’le o yaşlarda evlenmişti. Fakat amcası kızı olmasına rağmen bir keresinde Meryem’i pınar dönüşü görmüştü de, uzaktan gülmüştü ona. Kız kıp kırmızı olmuş, utancından yerin dibine girmişti adeta. “Edeb vardı, haya vardı, sevgi vardı, aşk vardı o zaman” diye mırıldandı kendi kendine. O sevgi otuz yıl sürmüştü. Çok genç yaşta Meryem’ini kaybedene kadar aşıktı ona. Halen öyle. O vefat edeli neredeyse otuz yıl oldu. O günden bu güne hep onun hatırası ile kavuşacağı günü bekleyerek yaşadı. Bugün öyle mi ya!? Alayı vala ile düğünler dernekler yapılıyor, büyük büyük davetler veriliyor, çok harcamalar yapılıyor, altı ay sonra “şiddetli geçimsizlik”…  “Ah Meryem ah!”

Ayla hanım Hasan’ın kulağına bir şeyler fısıldadı. Zaten AVM ye girdiklerinden bu yana hep bir  kaç adım ya önde ya arkada kalıyordu. Yunus amca pek anlamlandıramıyordu. “Baba” dedi Hasan “o tespihi cebine mi koysan” Doksan dokuzluk kuka tespihi avucunda ovuşturdu. Püskülüne sürdüğü gül yağı kokusu yayıldı.  “Olur oğlum” dedi. Şalvarının cebine koydu. O tespih altmış beş yıldır hep elinde idi. Askerden döndükten sonra, demiryolları müdürlüğü tren rayı döşemek için işçi alımı yapmıştı. Yunus amca da bir grup arkadaşı ile işe alınmıştı. Köyden ayrı şantiyede kalıyorlardı. Bir ay kadar ray döşeme işinde çalışmış. O zaman yeni doğan kızı Adile’nin hastalığını duyunca bir aylık parasını alıp köye dönmeye karar veriyor. Köye dönerken ilçede bir ikindi vakti Çarşı camisinde namazı kıldıktan sonra, bir grubun ayaküstü sohbetlerine katılıyor. Birinin elinde bir tespih “Azizim bu tespihi ben elli yıldır kullanıyorum. 20 liradan aşağı vermem!” Belli ki bir alışveriş vardı. Yavaşça sokuldu. Bir ayda kazandığı otuz liranın yirmi lirasını verip, tespihi alıyor. Ve sonra da o tespihi elinden düşürmüyor. Birgün Hasan daha küçüktü o zaman, tespihi pervane gibi sallarken ipi kopmuş, taneler bütün avluya yayılmıştı. Meryem, tek tek toplamış ve doksan dokuzu tamamlamıştı. Ondan sonra bu tespih Yunus amcanın nezdinde daha da kıymetlenmişti. Meryem ile yaşadığı hatırayı barındırıyordu. İşte o tespih belki uzundur diye Ayla cebine koyması için Hasan’a talimat(!) vermişti. 

***

Henüz üç gün önce gelmesine rağmen sıkılıyordu. Geniş, kocaman ev vardı ama dar geliyordu ona. Sitenin geniş bahçesi, şelalesi, çeşit çeşit ağaçları, yeşillik alanları olmasına rağmen akranı yoktu, dili anlaşılmıyor, başta gelini olmak üzere, torunlarının hatta oğlunun söylediklerini anlayamıyordu. 

Bahçede bir ağacın altındaki kanepeye oturdu. Scooter ile kay-kay ile önünden vızır vızır geçen genç kız ve oğlanların umarsızca yanından geçip gitmelerini, ismini bile bilmediği lüks otomobillerin geçişini seyretti bir müddet. Tespihini çıkardı şalvarının cebinden, burnunun direkleri sızladı. Zira her tespihi eline aldığında Meryem geliyordu aklına. 

Hasan’ın küçüklüğünü düşündü.

Evin önünden servisin aldığı torunlarını düşündü. Her şeyleri, her şeyleri vardı. Ama o çocuklar da yalnızdı sanki. Evde oldukları sürede her biri telefon ya da ipadlarına gömülüyor, ne yaptıkları ne ettikleri belli değildi. Sabahları çocukların kahvaltı yapmadan okula gidişlerine üzüldüğünü söylemişti de Ayla hanım rahatsız olmuş imalı imalı “Merak etme baba! Onların okulda kahvaltı saatleri var.”  Belli ki gelini, işlerine çok karışılmasını istemiyordu. Zaten bir daha da ağzını açmamıştı.

Çocukların evde öğretmenleri ile ilgili konuşmaları üzüyordu Yunus Amcayı. 

Oysa Hasan öyle mi idi. Sabah erkenden herkes kalkar, Meryem hanım çocuklarına yumurta dürümü yapar, onları okula gönderirdi. Öyle servis falan yok, yaz-kış, yağmur-çamur demeden okullarına kendileri giderlerdi. Kışın sınıfların ısınması için her çocuk kucağında odunla giderler. Öğretmenleri, hele öğretmenleri. Bir Ayşen öğretmeni vardı Hasan’nın.

Tamam bizler cahildik, okula gitmemiştik. Derdimizi tam anlatamazdık. 

Ama çocuklarımıza sevgi verirdik, adab verirdik. Bizim yetişemediğimiz yerde öğretmenler şekillendirirdi yavrularımızı. Ayşen öğretmen öyle bir öğretmendi. 

Anne ve öğretmen.

Hasan’ı ve Hasan gibi yavruları bu iki insan yetiştiriyordu.

Öyle ya, doğar doğmaz hissettiği, sinesinde güven bulduğu anne,

Ailenin dışında, cemiyete hazırlanmak için kucağına sığınılan; bilgiyi, erdemi, ahlakı ve hayatın kalan kısmında birikimlerin temelinin atıldığı ilkokuldaki öğretmenler… Biz ondan mahrum yetiştik. Fakat köydeki “oda” kültürü bize okulun verdiklerini veriyordu. Büyüklerimizin tecrübesi, konuşmalar, anlattıkları… Şimdilerde buna sözlü kültür diyorlar, bizler onunla yetişmiştik. Ama Hasan hem o kültürü gördü, hem mektepteki öğretmeni. 

Hasan çok severdi Ayşen öğretmeni. 

Onun gözünde öğretmen bilir, öğretmen yapar, o korurdu...

O ne dediyse o idi Hasan’ın gözünde. O kadar seviyor ve güveniyordu ki öğretmenini; Dünya ile baş edebilen Zaloğlu Rüstem’di adeta minik yavrunun gözünde.

Bu kadar önemli idi Hasan’ın aleminde.

***

Ayşen öğretmen ve onun gibi öğretmenler, yavrularımızın evden götürdüğü tezekle ve odunla, daha onlar girmeden sobayı yakıp sınıfı sıcacık yapardı. Çantasından çıkardığı mendili ile akan burunlarını silerdi. Af buyurunuz zaruri ihtiyaçlarını bile gidermelerine yardımcı olurlardı. Akşam oturmalarına gelirdi evimize Ayşen öğretmen, bizimle yavrularımızı konuşurlardı. Evin imkansızlığına hiç aldırmazlardı.

“Yavrum!!!” deyişi, Hasan’ın yaralanan dizine pe-re-ja kolonyası sürdükten sonra üfleyişi Meryem’le özdeş şefkate sahipti.

Toprak damlı, kerpiç evlerde oturmalarını dert etmezlerdi onlar.  Eğitimde “ceza-ödül” ilişkisini çok iyi bilirlerdi, her zaman çantalarında çocukları mutlu edecek küçük sürpriz hediyeleri vardı. İmkânsızlık içinde, imkân oluştururlardı. Okulun, sınıfın bakımını, boya badanasını onlar yaparlardı eylül girmeden. Tertemiz giysileri, ağır vakur yürüyüşleri, taralı saçları, bakımlı bembeyaz dişleri vardı. Sigara içtiklerini görülmezdi onların. Oyun oynarlardı minik öğrencileri ile; yakan top, voleybol... Psikoloji bilirlerdi. Çocukların üzüldüğünü anlarlar, incitmeden sıkıntılarını öğrenirlerdi. Bizler utangaçtık, okula gidemezdik, onlar gelirdi bizim evlere. 

***

Ayşen öğretmen.

Hasan’ın bir soruya verdiği cevap hoşuna gitmişti de, kare bir silgi hediye etmişti ona Unutamıyorum yavrumun o günkü sevincini. Kullanmadı o silgiyi Hasan. Anasının sandığının bir köşesine saklamıştı. 

Sınıf başkanıydı Hasan’ım ve anladığım kadarıyla gözdesiydi Ayşen öğretmenin. Akşamın olmasını, tatilin gelmesini istemiyordu. Çok çocuklu bir ailenin bireyi olmaktan kaynaklı esas ilgiyi öğretmeninde buluyordu sanırım. Öyle ki; ona küsüyor, nazlanıyordu. O üzülünce üzülüp, sevince seviniyordu. En çok da Müzik dersinde “Eminem, eminem köyümün güzeli. Bağlara gel Eminem” şarkısının nakarat kısmında çocukların ellerinden tutarak halka şeklinde bizi onları döndürmesine bayılıyordu Hasan. Okumayı ilk söktüğünde mektup yazdırmıştık ona Tekirdağ’da asker olan Celal abisine... 

Bir keresinde and okurken siyah önlüğünün düğmesi kopmuştu da yere düşen düğmeyi almış, iğne iplik çıkarmış düğmesini dikmişti... İkinci sınıfta öğretmeni yine Ayşen öğretmendi.  Her şey güzel gidiyordu. Ne olduysa Nisan ayının sonunda oldu... Ayşen öğretmen, bir gün dersin sonunda “Haydi çocuklar fotoğrafçı geldi. Dışarıda toplu fotoğraf çektireceğiz...” demiş. Neden, niçin diyememişti çocuklar. Tedirginliklerini anlamış olmalıydı ki tayininin çıktığını söylemişti.. Meğer o gün son dersi imiş Ayşen öğretmenin... O an bir çocuğun yaşayabileceği en büyük travmayı yaşamıştı oğlum. 

Hasan, günlerce konuşmamış, ağlamıştı. Yani küsmüştü hayata.

Oğlum!..

Hasan’ım. Kendi imkanları ile okudu. Çok güzel işler yaptı, yapıyor. Fakat ikilem içinde sanki. Bir tarafı “babamın oğluyum, ben bu ailenin evladıyım, beni yetiştiren toprağın Hasan’ıyım” derken, diğer tarafı “karım ve çocuklarımı toprağıma bağlı kılamadım” diyordu sanki. Bir taraftan beni olanca saygı ve hürmetle  “el üstünde tutmaya çalışırken”, diğer taraftan “ne buldum delisi” olan, aynı yastığa baş koyduğu, çocuklarının anasının kaprisi.

Yeleğinin cebinden omega marka saatini çıkardı, el alışkanlığı ile saatini kurar gibi bir iki kere çevirdi zembereği. “Namaza az kalmış” dedi kendi kendine.

Bastonuna dayanarak kalktı oturduğu banktan. Yavaş adımlarla yanından kaykayları ile hızla geçen çocukları görünce torunlarını düşündü. İkisi de tenis kursundaydı. 

Merdivenlerden çıkamayacağını düşünerek, garaj katına doğru yürüdü. Asansörle evin bulunduğu kata çıktı. Zile bastı. “Geldim! Geldim” dedi içerideki ses. “Biraz dolaşabildin mi baba?” dedi kapıyı açan Hasan. “Evet oğlum, namaz vakti geldi. Abdest alıp camiye gideceğim.” dedi.  Mutfaktaki televizyonun sesi geliyordu. Ayla’nın sesi duyuldu. “Hasan, baba bizim tuvaleti kullanmasın, misafir tuvaletine gitsin. Yerleri de ıslatmasın.”  Yunus amca, külahını çıkardı, başını kaşıdı, sakalını sıvazladı “Ah oğlum şimdi hatırladım. Zaten abdestim vardı” dedi henüz çıkardığı ayakkabısını tekrar giydi ve aşağı indi. 

Aslında abdesti yoktu. Camide almayı düşündü. Bu üç dört gün ona cehennem azabı gibi gelmişti. 

Yunus amca onurlu bir insandı. Hayatı boyunca kimseye hiç borcu olmamış, kimsenin malında, canında, namusunda gözü olmamış, kendi yağı ile kavrulmuş, köyde sözü dinlenen, saygı gösterilen akil bir insan konumundaydı.

“Yerleri ıslatmasın” cümlesi, kulağında çınlayıp duruyordu. 

Doğru; köydeki tuvalet avluda, teneke tavanlı, ibrikli bir tuvalet. Hasan’ı düşündü. Hasanın en çok hoşuna giden şey, yağmurlu kış günlerinde teneke tavana vuran yağmurun sesi ve sonra yere düşen yağmur tanelerinin tuvaletin aralıklı kapısından onu irkiltmesi idi. Karanlık çökünce korkardı da babasının götürmesini isterdi. Yunus amca da keyifle onu götürdü tuvalete. 

“Olmadı oğlum, olmadı… Allah’tan ki Meryem’im görmedi bunları. Kahrından çatlardı. Aman neyse, onlar mutlu olsun da, ben aha geldim aha gidiyorum” diye düşündü. 

Sitenin camisi modern bir cami. Mermerden, klasik cami mimarisinden farklı idi. Doğrusu Yunus amcanın pek hoşuna gitmemişti. Cami dediğin biraz loş olmalı, zemindeki ahşap yürüdükçe hafifçe gıcırdamalı idi ona göre.

“Etrafı ıslatmasın” cümlesi kulağında çınlıyor, hatırladıkça boğazı düğümleniyordu. Namazdan sonra  “Eve uğrasam mı, uğramasam mı?” diye geçirdi içinden. Küçük bir çantası vardı evde. Kalsa da olurdu ama, Hasan’ını bir kez daha görmek istiyordu. 

Zile bastı. Tunç açtı. “Dedeciğim” diye sarıldı çocuk. Bir an her şeyi unutmuştu. Derin koştu, daha ceketini çıkarmamıştı, oturdu koridora iki torunu ile sarmaş dolaş oldular.  Hasan onları ayakta seyrediyordu gülümseyerek, gururlanarak, duygulanarak. Ayla hanım onları bu halde görünce “Tunç, Derin ne yapıyorsunuz öyle. Dedeniz dışarıdan geldi. Elini yüzünü yıkasın sonra yapın ne yapacaksanız.” Başını kaldırdı, sarıldığı çocukları bıraktı “Olur kızım…” dedi. Ortalık buz kesmişti.  Çocuklar odalarına çekildiler, Hasan salona, Ayla hanım mutfağa girdi.

Yunus amca kendisine ayrılmış olan odaya geçti. Küçük çantasındaki kimliğini, cüzdanını, ufak tefek ne varsa aldı şalvarının cebine koydu. Kapıyı kapadı, cebinden kalemi çıkardı. Torunlarının printerinden bir kağıt aldı.

“Canım oğlum, Hasanım.  

İstanbul’da, çok güzel bir sitede, her türlü imkânın olduğu bir ortamda yaşamandan çok mutlu oldum.

Geldiğimden beri beni memnun etmeye çalıştığını fark ediyorum. Lakin güzel oğlum dünya imtihan dünyası. Benim için senin ailenle ve çocuklarınla mutlu olduğunu görmek büyük saadettir.

Rabbim sizleri muhafaza etsin.

Torunlarım size, sizde Allah’a emanet olun”

Allaha ısmarladık.

Seni çok seven baban…”

Diye yazdı. Kanepenin üstüne bıraktı.

Yarım saat sonra kimseye haber vermeden yavaşça dışarı çıktı, asansöre bindi, aşağı indi. Bastonundan destek alarak, sitenin nizamiye kapısından dışarı çıktı. Biraz daha yürüdü, bir taksi çevirdi, “Harem otogarı” dedi.

Bu yazı Kardeş Kalemler dergisinin 229. sayısında yer almaktadır. Derginin bu sayısında yer alan tüm yazılara aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
Kardeş Kalemler 229. Sayı