HaftanınÇok Okunanları
SEYFETTİN ALTAYLI 1
İLKER TOSUN 2
Melek Erdem 3
Muhittin Şimşek 4
NÜŞABE ARASLI 5
ŞEMSETTIN KANDEMİR 6
Uğur Altundaş 7
Türkiye, dünyanın dört bir yanından gelen gençlere ücretsiz ve kaliteli eğitim fırsatı sunan bir ülkedir. Her yıl binlerce genç, hayallerine götüren basamakları bir bir tırmanmak için bu güzel ülkeye gelir. Her biri farklı bir ülkeden, farklı bir kültürden gelse de hepsinin kalbinde aynı umut vardır: iyi bir eğitim almak ve geleceğini kurmak. Can da o gençlerden biriydi. Türkiye’ye gelmiş ve burada bir yılını tamamlamıştı. Aldığı burs, küçük bir aileyi geçindirmeye yetecek kadar iyiydi. Bu yüzden yaz tatilinde memleketine dönüp evlenmişti ve Türkiye’ye eşiyle birlikte gelmeye karar vermişti. Can’ın yaşadığı ülkede insanlar erken yaşta evlenirdi. Bu yüzden onlar için öğrenciyken evlenmek oldukça normal bir durumdu.
İlk yılında öğrenci yurdunda kalan Can’ın artık bir ev kiralaması gerekiyordu. Bunun için uygun fiyatta bir kiralık ev bulmalı, eğer eşyasız bir ev kiralarsa gerekli eşyaları da temin etmeliydi. Düğünden sonra bunları düşünerek internetteki ilanlara bakmaya ve Türkiye’de bulunduğu bir yıl içinde edindiği arkadaşlarına sormaya başlamıştı. Arkadaşları da ona yardımcı olmak için çevrelerinde ev aramaya koyulmuştu. Kısa süre sonra arkadaşları uygun bir ev buldu. Can ve eşi gelene kadar da eşyasız olan bu 3+1 evi baştan aşağı döşediler. Can ve eşi geldiklerinde mutfak alışverişi de dâhil olmak üzere evin bütün temel ihtiyaçları karşılanmıştı. Hatta doğal gaz kartına kışa kadar yetecek miktarda para bile yüklenmişti. Her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş, Can’ın geldiği ülkede çay içmek için ince belli bardak yerine -oradaki insanların “piyala” dedikleri- kâselerin kullanıldığı da göz önünde bulundurulmuştu. Bu yüzden mutfağa birkaç kâse bile konmuştu. İyi ki de koymuşlardı. Çünkü Can’ın eşi -alışık olmadığı için- çayı ince belli bardakla değil hep kâseyle içecekti. Zaten “bardak” kelimesi de ona biraz tuhaf geliyordu. Çünkü yalancı eşdeğer bir kelime olan bu sözcüğün Rusçadaki anlamı “karışıklık, dağınıklık” demekti. Ancak Can’ın eşi Gül, Türkçe öğrendikçe bunun gibi daha birçok kelimeyle karşılaşacaktı: para, durak, köşe, masa, sıra, bank, banka, ateş, ot, bayan, konak, şubat, kurt...
Can ve eşi eve yerleştikten sonra arkadaşlarını yemeğe davet ettiler. Türk gençlerine Türkistan mutfağının mantı, bavırsak (pişi), kımız, kazı (at etinden yapılan sucuk) ve kurut gibi eşsiz lezzetlerini ikram ettiler. Yemekten sonra Can, arkadaşlarından ev için yapılan harcamaların ne kadar olduğunu öğrenmek ve bunları ödemek istedi. Fakat arkadaşları Can’ın bu sorusunu hiç sorulmamış gibi kabul ederek yaptıklarının bir düğün hediyesi olarak görülmesini rica ettiler. Karşılıklı ısrarlar sonucunda Can’ın arkadaşlarının istediği oldu. Bu, sadece yeni evlenen bir çifte yapılan yardım ya da bir düğün hediyesi değildi. Yardımlaşmak, özellikle öğrencilere destek olmak Türklerde oldukça yaygın bir davranıştı. Can ve eşi Türkiye’de bulundukları süre boyunca Türk milletinin yardımseverliğine pek çok kez şahit olacaklardı.
Can’a ve ailesine destek olan ve Gül’e arkadaşlık eden gençlerden biri Ayyüce idi. Can, Ayyüce’yle diğer arkadaşlarıyla olduğu gibi bir sivil toplum kuruluşunda tanışmıştı. Evlendikten sonra Ayyüce’nin ailesiyle de tanıştı. Babası Allahverdi Amca bir Türk dünyası sevdalısıymış. Annesi Fatma Teyze ise son derece misafirperver, iyi kalpli bir insanmış. Ayyüce’nin ağabeyi Kağan da kardeşi gibi cana yakın bir gençmiş. Can ve eşi Ayyüce’nin ailesini çok sevdiler. Onlar da Can ile Gül’ü kendi çocukları gibi gördüler. Böylece Can ve eşi, yabancı bir ülkede kendilerini yalnız hissettirmeyecek bu ailenin birer ferdi gibi oldular. Bayramlarda, hafta sonlarında ve bazen de sıradan akşamlarda Allahverdi Amca’nın evine giderlerdi. Fatma Teyze’nin hazırladığı leziz yemekleri yerken sofra başında uzun uzun sohbet ederlerdi. Can’ın bir gün kendi ülkesine temelli döndüğünde özleyeceği o sofralarda sadece yemek değil, dostluk ve kardeşlik de paylaşılırdı...
Sonbaharın sonlarıydı. Kış yaklaşıyordu. Bir gün Ayyüce ve ailesi Canları ziyarete geldi. Öğlen saatlerinde uğrayıp bir çay içtiler. Aslında bu ziyaretin amacı, yeni evli olan bu genç çiftin evini -öğrenci evini- kendi gözleriyle görmek, ne eksikleri olduğunu öğrenmek ve çekinip de söyleyemedikleri ihtiyaçları varsa onların temin edilmesine yardımcı olmaktı. Bu yüzden bir taraftan gençlerle sohbet ederken, diğer taraftan da evin içinde göz gezdiriyor, eksik olup olmadığını anlamaya çalışıyorlardı. Salonda televizyon, koltuklar ve ortada küçük bir masa vardı. Salonun halısı da küçüktü ve inceydi. Zemin parkeyle kaplıydı ama yine de buraya daha büyük bir halı gerekiyordu. Kordidorda da küçük halılar olsa daha iyi olurdu. Tam o sırada dikkatlerini çeken bir şey oldu. Can’ın eşi Gül çayı ince belli bardakta değil, kâsede içiyordu. Evde fazla bardak mı yoktu? Gül’e bardak mı yetmemişti? Bunu sormaya çekindiler ve kendi kendilerine “Herhâlde bardak yetmedi.” diye düşündüler. Çaylar bitince vedalaşıp çıktılar.
Birkaç gün sonra Ayyüce aradı ve Can’a evde olup olmadıklarını sordu. Evde olduklarını öğrenince de Allahverdi Amca ve Fatma Teyze’yle birlikte uğrayıp bir şeyler bırakacaklarını söyledi. Bir iki saat sonra geldiler. Yanlarında bir sürü eşya vardı. Salon için büyük boy, yatak odası için orta boy ve koridor için iki adet küçük boy yeni halı getirmişlerdi. Bunların dışında güzel bir yemek takımı, ince belli çay bardağı seti ve biraz da erzak vardı. Aslında Canların evinde çay bardağı çoktu. Belki 30-40 tane vardı. Ama yine de 10-12 tane daha eklenmiş oldu. Eşyaları yerleştirip salona geçtiler. Gül de çay getirdi. Kendi çayı yine kâseyle içiyordu.
“Kızım, getirdiğimiz eşyaların arasında çay bardağı da var. Onu aç da sen de çayını bardakla iç.” dedi Fatma Teyze.
Gül Türkçeyi daha yeni öğreniyordu. Bu yüzden onun yerine Can cevap verdi:
“Teyzem, mutfakta dolap çay bardaklarıyla dolu. Ama Gül çayı ince belli bardakla içmeye alışkın değil. Bizim orada çaylar bu tür kâselerle içildiği için burada da onlarla içiyor.”
“Öyle mi? Biz geçen sefer geldiğimizde kızımızın çayı bu kâseyle içtiğini görünce ona bardak yetmedi sandık",” dedi Allahverdi Amca.
Ayyüce gülerek ekledi:
“Biz bu kâselere genelde çerez koyarız. Bu yüzden onunla çay içilmesi annemle babama biraz tuhaf gelmiş. Bardak yetmediği için kâseyle içiyordur diye düşünmüşler.”
Herkes birbirine bakıp gülüştü. Can da olan biteni Gül’e anlattı.
“Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” derler ya, bu olay sayesinde Can’ın da bir ömür unutamayacağı bir çay bardağı hikâyesi olmuştu. O gün masanın üzerinde ince belli bir çay bardağı ile küçük bir kâse yan yana duruyordu. İki farklı alışkanlık, iki farklı çay kültürü… Ama aynı sofrada paylaşılan tek bir şey vardı: kardeşlik. Belki çaylar farklı kaplarda içiliyordu ama o sofrada paylaşılan sıcaklık aynıydı...