HaftanınÇok Okunanları
NIKA ZHOLDOSHEVA 1
HİDAYET ORUÇOV 2
ZEHRA TAŞDEMİR 3
Emrah Yılmaz 4
Kardeş Kalemler 5
Coşkun Haliloğlu 6
Coşkun Haliloğlu 7
İhtiyar kadın, sağlıklı bir şekilde yaşarken birden böyle hastalanmasına akıl sır erdiremedi. Başlı başına bir bilmece. Bu zamana kadar böyle yorgan döşek hastalanmamıştı. Başı dönüyor, iştahı kesiliyor, kendini zorlayarak yediği şeyleri sindirmekten zorlanıyordu. İyice çukurlaşan gözlerinin etrafından başlayarak, yüzüne kırışıklar dolmuştu.
Yaşı seksenden aşmış, çoktan beri ağzında dişi kalmamıştı. İhtiyarlık iyice çöktükçe, vücudundaki etlerin çekildiğini, kemiklerinin gittikçe inceldiğini hissediyordu. Gerçek yaşını saklar, soranlara her zaman biraz düşük söylerdi. Eskide olsa böyle yapmazdı. Yaş ilerledikçe söylediği rakamlar küçülmeye, on, on beş yaş gençleşmeye başlamıştı. Onun tek korkusu hastalıktı. O, ihtiyarlıkla hastalığı eş gibi görür, insanın ihtiyarladıkça hastalanacağını düşünürdü. Sırf bundan dolayı, yaşını hep küçük söylerdi. Ama hastalık bu sefer, onun yaşını tam olarak öğrenmiş olmalıydı.
Kocasını kaybetmesinin üzerinden otuz yıla yakın süre geçmişti. Aradan on yıl kadar sonra da, oğlu çığ altında kalarak ölmüştü. Şimdi, torununun yanında kalmaktaydı.
Hastalığa yakalandığından beri içindeki şevk de kaçmıştı. O zamana kadar torununu, onun eşini, hatta onların ikiz çocuklarını aklına nasıl eserse öyle yönetirdi. Aslında öyle sert mizaçlı biri değildi, sadece tertip-düzene önem verirdi. Gelini, yani torununun annesi şimdilerde elliden aşıp, kendisi de artık ihtiyarlığa adım atmış biri sayılmasına rağmen, bu zamana kadar başını bir kere bile kaldırıp, “sen” dememişti.
İhtiyar kadınla, evdekilerin bölüşemediği bir şey yoktu. Zaten kendisi erkeklerin de kadınların da yapacağı işlerin kolaylıkla üstesinden gelirdi. Ailedeki hiç kimse ona karşı kırıcı bir söz söylemez, kendisi hiç kimseyi durup dururken suçlamaz, ses tonu hafif yükselecek oldu mu, herkes tavşan gibi bir köşeye kaçardı. Davranışıyla gerçekler uyuştuğu için herkes saygı duyardı.
Hastalık, işte o gayretinin ucunu köreltmişti. O, bu günlerde önce torunundan korktu. Torunu, yaşı otuza çıkan, güçlü kuvvetli biriydi. Ata-babaların gelenek göreneklerini sürdürmeyi vazgeçilmez bir görev olarak görürdü. Büyük anne, bir süre sonra yatağa düştü. Kısa sürede iyileşir, ayağa kalkarım dediğinden beri bir hafta geçti. Kendisinin bu tarafa değil, diğer tarafa doğru yöneldiğini hissetti. Yerinden kalkayım diyordu, ama halsizdi, neredeyse yıkılacak gibi. Birkaç defa dudaklarını ısırdı. Ön dişleri olsaydı, dudakları kanardı. Kirli kızıl renkli diş etleri fayda etmedi.
Büyük anne, torunu ile “kış bitene kadar bekle” diye konuşmaya karar verdi. Kış daha yeni gelmişti, baharın gelmesine çok vardı; bu yılki kış da biraz ağır geçecek gibi görünüyordu. “Keçe ayazında demir donuyorsa, demir ayazından Allah korusun!” Dağlardaki soğuk ise bundan beterdir…
Torunu, bugün akşama kadar odun yarma işiyle uğraştı. Kış için odunu yeterliydi, onu ta yazdan-güzden beri hazırlayıp, sıra sıra dizmişti. Büyük annesi hastalandıktan sonra, dağdan ağaç kesip getirerek, vakit erkenken yarıp, hazır etmeye karar vermişti. İyileşirse iyi, odunu sağa sola saçılmadan evinde kalır. Zaten buralarda odun fazlalık yapmaz, yaz kış gerek olur.
Torununun sabahtan beri pat-küt ses çıkararak odun yardığını duyan ihtiyar kadının, ağır balta ağaca değdikçe, içini bir sıkıntı basıyor, daha çok korkuyordu. Odunun bolluğuna bakılırsa hemen Cennet Dağı’na gidecekmiş gibi hissediyordu. Balta, sanki ihtiyar kadının kemiklerini parçalıyor gibiydi, onun sesini duymak istemiyordu. Büzüşerek yattı, olmadı. Yastığının altındaki yer sanki yarılacakmış gibi gümbürdüyor, bir türlü rahat vermiyordu. Torununun bu odunu ne için yardığını ta başında anlamıştı. Hiç olmazsa göstermeden, başka bir yerde yarsa olmaz mıydı? Allah’ın yeri bitmiş gibi, başını yiyesiceyi özellikle kapının önünde yarmasına ne demeliydi! O, gelininden, torunundan, torununun eşinden ve onların ikiz çocuklarından ayrılmak istemiyordu.
Torunu eve girdiğinde, ihtiyar kadın döşeğin üzerinde oturuyordu.
- İyi ki geldin, dedi.
- Nasıl oldun, biraz iyileştin mi, diye sordu torun.
- Olduğu kadar, dedi ihtiyar kadın, saklamadan. Sonra, torununun gözlerine bakmaya başladı. O, büyük annesine bir şey söylemek istiyor gibiydi. İhtiyar kadına öyle göründü. Torundan önce, büyük anne söze girdi:
- Dağın soğuğu dondurucudur herhalde…
- Evet, çok soğuk olmalı, dedi torun.
- Sen, bahar gelip havalar ısınana kadar bana dokunma. Sesi yalvarmalı tonla çıktı. Torun bu kadar yalvarma dolu bir ses tonunu daha önce hiç duymamıştı. Büyük annesine şaşkınlıkla bakmaya başladı.
- Öyle yap, bahar gelene kadar evde durayım, baharda kendim giderim. İhtiyar kadın yerin-den kımıldamadan, yalvaran bakışlarla oturdu. Torun yine sesini çıkarmadı. İhtiyar kadın soğukta donmaktan korkuyordu.
- Dağın soğuğuna odunun gücü yetmez herhalde, dedi ihtiyar kadın.
- Bunlar sert ağaç, ateşi güçlü olur. Torunu yardığı odunu övdü. - Öyle olsa bile, dedi büyük anne. Ne olursa olsun, bahara kadar bekle, başka isteğim yok.
- Bakalım. Belki soğuk etkisini kaybeder, dedi torunu, büyük annesine bakmadan. - Havalar ısınana kadar bekle. Başka isteğim yok. Büyük anne iç geçirdi. O zamana kadar iyileşirim herhalde…
- O zaman daha güzel olur, dedi torunu. Bu defa büyük annesine baktı.
- Öyle, eskide sen daha yokken, sen değil, babanın bile doğmadığı günlerde, ben gençken, babam çok kötü hastalanıp yorgan döşek yatmıştı, o zaman da kış mevsimiydi. O zaman da konuşup baharı beklemiştik. O zamana kadar babam iyileşmişti. O yıl kış çok soğuk geçtiğinden, Cennet Dağı’nda varanların hepsi de soğuktan donmuşlar. Bedenleri taş gibi katılaşmış, ancak havalar ısındığında erimişler…
- O zamana kadar o halde mi kalmışlar, diye sordu torunu.
- Taş gibi sertleşseler elbette öyle kalırlar, taş kesilerek… Büyük anne ellerinin açarak gösterdi. - Peki, onu baharda mı götürmüşler?
- Babamı mı? Yok, o zamana kadar iyileşmişti. Sekiz sene sonra ben on iki yaşına gelip de aklım bir şeylere yetmeye başlayınca tekrar hastalandı. Yaz mevsimiydi, Cennet Dağı’na o zaman götürmüşlerdi. O gün de Cennet’e gitti demişlerdi. Şimdi artık Cennet Dağı’na varma sırası bana gelmiş olmalı… İhtiyar kadın derin bir iç çekti.
Torunu sesini çıkarmadı. O, büyük annesinin düşüncesini hemen anlamıştı. Ancak, “bahar gelip, havalar ısınana kadar bekle.” demesi hoşuna gitmemişti. İşin doğrusu, büyük annesine acıyordu. Vücudunda dolanan kanın bir kısmı ona aitti. Küçük çocukken talim terbiye vermişti, yürümeye başladığında bile sırtına bindirerek, gezdirip göz kulak olmuş, büyütmüştü. Oynarken yıkıldığında, koşarcasına gelip, yerden kaldırması, ellerinden tutup, ağrıyan yerlerini öperek teselli etmesi hâlâ aklındaydı. Çocukluğunda olduğu gibi, biraz büyüyüp, delikanlı olduğu günlerde de hafif hastalanacak olsa türlü türlü kokulu otları yakar, tütsüleyerek çeşitli dualar okur, göze görünmeyen belalardan korumaya çalışırdı. Torunu, bunu büyük annenin bir görevi olarak görürdü. Çünkü akıl baliğ olduğundan beri böyle kol kanat gerilmeye alışmıştı. Aslında buna büyük anne kendisi alıştırmıştı.
Cennet Dağı, onların durduğu yerleşim biriminden yaya olarak bir güne yakın mesafede yer alıyordu. Sabahyıldızı sönerken yola çıkan birisi, akşam karanlık girerken oraya ulaşırdı. O kutsal addedilen dağa, hastalarını katıra, eşeğe bindirerek yolda birkaç defa geceleyerek gelecek kadar uzaktan gidenler vardı. Bazıları iki-üç nehir geçtikten sonra bile giden oluyordu. Hastanın hava durumuyla işi olmazdı. Kışı, yazı, güzü vardır. Bu arada, dağa gidecek insanların, hâlâ etkisi geçmeyen baharın, güzün sağanak yağışlarında oraya ulaşmaları iyice zorlaşırdı. Patika yolları sel alır, hastanın yanı sıra gelenlerin, ara yollarda eşekleri ve katırlarıyla birlikte kayboldukları olurdu. Büyük bir vazife olarak görülen bu yolculukta ölenleri ya da hakkında herhangi bir haber alınamayanların da Cennet’e gittiği kabul edilirdi. Bu tip olaylar bu yörede çok seyrek de olsa yaşanabilmekteydi. Suların coşkun aktığı dönemde vadilerden geçerek yolculuk etmek zor bir işti. Yatağı yere sağlam basıp da, karşılık göstermiyorsa, gürüldeyerek akan, gürüldemesi ta uzaklarda duyulan, duruşu ejdere benzeyen, önüne çıkan her şey parçalayacakmış gibi duran nehir vardır ortada. Ona yakından bakmak bile kendince korkunçtur, yılanın kurbağayı yutması gibi insanı yutacakmışçasına, bakanın bir anda başı döner, gözleri kararır. Uzaktan gelenler, Cennet Dağı’na canlarına ağızlarına alarak, yol boyunca da it rezilliği ile ulaşırlar. Gitmezlerse de olmaz. Bu durumda, Allah’ın Cennet’ine şüpheyle bakmış olma durumu vardır. Akabinde o insanın sülalesine belaların gelmesi, sonunda, kıyamete kadar, hatta ondan da sonra cehennemden başını kurtaramayacağı inancı vardır. Yaratan’ın böyle bir hükmüne duçar olanlar bu dünyada da, diğer dünyada da gün yüzü görmezlermiş. Bundan dolayı, ata-babalardan beri devam ede gelen bu inancın gereklerini yerine getirmek her bir insanın kaçınılmaz vazifesidir. Yaşayanlara bundan daha büyük vazife yok, bunu yapmak hayattaki en değerli vakitlerden biri olarak görülür. Halk arasında yazılmayan kural böyledir.
Vadilerdeki nehir çekilip de, geçit verene kadar, aylar geçer. Cennet Dağı’na götürülen hastanın o zamana kadar dayanması Allah’ın merhametine kalmıştır. Hastanın yanı sıra gidenler nehrin çekilmesini bekler. Hiç kimse, o zamana kadar dertten kurtulup, tekrar sağ salim gelenleri hatırlamaz. Bununla ilgili geçmiş bir olay anlatılmaz. Diğer yandan hastanın yanı sıra gidenlerin içinden, oradayken hastalanarak, Cennet’e gidenlere de sık sık rastlanmaktadır.
Hastanın dili konuşmaz olup da Cennet Dağı’na gidemeyerek, kılın ucunda sallanan canının çekileceği belli olunca, bu kutsal görevi yapmak için bekleyen şaman davuluna vurup, zillerini şıngırdatarak bazen göğe, bazen gürleyerek akan nehre bakarak, duaya başlar:
“Yeryüzünde tek bir yol vardır,
Cennet Dağı’na varan,
Yanıltma hiç o yolundan kullarını,
Ey Yaratan, hey, hey, heey!
Uzak yollardan geldik, gece gündüz dinlenmeden biz,
Dağda, taşta, ıssız çölde, kumda kaldı izimiz, hey, hey, heey!
Rüzgâra binip, buluta binip, Güneşin, Ayın ışıkların,
Kamçı edip, Cennet özlemiyle geldi buraya kulların, hey, hey, heey!
Ey, Yaratan, coşkun nehrin geçit vermez, yolumuzu kapatır,
Bizi bekleyen Cennet Dağı’nın gözü yolda kalmıştır, hey, hey, heey!
Ey, Yaratan, geçit ver diyerek yalvardık biz nehire,
Tekrar daha güçlü aktı, geçit vermek yerine, hey, hey, heey!
Benim adım Cennet Nehri, gittiğim yer Cennet Zirvesi,
Dedi bize, ne güzeldir benimle Cennet’e varıp gezmesi, hey, hey, heey!
Ey, Yaratan, yer de senin, yer üstündeki varlıklar da,
Dağ-taş, nehir, kırlar, vadi, kıpırdayan canlılar da, hey, hey, heey!
Cennet Nehri, sözüm vardır, biraz kulak ver bana,
Meçhul yola gönderme de, götür Cennet Dağı’na, hey, hey, heey!
Cennet Nehri, reddeyleme, budur emanet sana,
Gösterme hiç şeytanlara, sevginle al koynuna, hey, hey, heey!
Cennet Nehri, beklemeden, Cennet yolunda yürü,
Ey, Yaratan, Cennet’inde bu kuluna da yer ver, hey, hey, heey!
Ey, Yaratan, Cennetinde hepimize de yer ver, hey, hey, heey!
Hey, hey, hey, hey, heey. Hey, hey, heey!”
Şaman, kudreti güçlü Yaratan ve gürültülü korkunç ses çıkararak akmakta olan nehre içini döküp, yakarışını bitirdikten sonra, kendinden geçer. Artık söz söyleyemez hale gelen ihtiyar hastayı, insanların korkularından bakamadıkları köpük saçarak akmakta olan azgın nehrin kenarına getirir, üstündeki elbiseleri çıkmasın diye iple sıkıca sarıp sarmaladıktan sonra nehre bırakır, arkasından da hasta için hazırlanan yiyecekleri bırakırlar.
Hasta, yuvarlanıp giderken, gürüldeyen nehrin dalgaları arasında bir anlığına görünür, tekrar onu nehrin azgın akıntısı yutarak, biraz sonra akıbeti ne olduğu belli olmadan kaybolur, gider. İşte o zaman, onu, nehrin Cennet’e götürdüğüne kani olarak, kıyıdakiler geri dönerler. Evlerinde yol gözleyerek, uzun süreden beri beklemekte olan hısım-akrabalarına geldiklerinde, onları Cennet’in sahipleri gibi görüp, saygı ve hürmete boğarak, şamana iki dünyanın elçisi, saygıda kusur edilmemesi gereken kutsal biri nazarıyla bakarlar. Hastayı son yolculuğuna uzatanların hepsi de sağ salim gidip geldiklerine, içlerinden sevinmelerine rağmen, olanları hiç kimse açıkça söyleyemez. Çünkü o zaman, oranın kutsallığına gölge düşer, diye bir inanış vardır...
Büyük anne bu yörede doğdu, bu yörenin suyunu içip büyüdü. Eski zamandan bugüne, etraf epey bir değişikliğe uğradı. Küçüklüğündeki patikaların bir kısmını daha sonra ot kapladı, yol başka taraftan devam etti. Birçok pınarın gözü kapandı; yeni pınarlar ortaya çıktı. Küçükken gezip oynadığı küçük tepeler zamanla ufak birer tümseğe dönüştü. Sadece Cennet Tepesi heybetli görüntüsünden hiçbir şey kaybetmeden kaldı. O kutsal dağ hakkında, çocukluk günlerinde “Parmakla gösterirsen büyük günah olur, öyle yapanlar çok geçmeden çeşitli derde yakalanırlar, darılan dağ, ihtiyarladığında kucağına kabul etmez; tersine, yanından kovar ve o insan, diğer dünyada cehenneme düşer.” derlerdi. Gençlik günlerinde duyduğu Cennet Dağı’nın sihri, günümüze kadar kaybolmadan geldi. Arada nice nice olaylar geçti. Onların hepsine de o dağ şahittir. O dağ, sihirli ve sırlı bir dağdır...
Torunun, biraz büyüdükten sonra, o sırlı dağa ilk kez varması, bugün gibi aklında. O tarafa çocuklardan hiç kimse yalnız başına gidemezdi, korkarlardı. Çocuk, ilk gençlik çağına ulaştığında, akrabalarından bir büyük, dağa giderken onu da yanı sıra götürürdü. O çocuğa ondan sona duyulan güven artar, davranışlarına, konuşmalarına önem verilirdi. …
O günlerin birinde, iyice ihtiyarlayan hasta adamı katıra bindirip, bağlayarak, Cennet Dağı’na doğru yola çıkmışlardı. O katırı büyük oğlu yedeklemişti. Küçük oğlunun yedeklediği başka bir katıra ise giyimleri, yiyecek içecekleri ve bir miktar odun yüklemişlerdi. Katıra binenlerin arkasından ise yayalar gidiyordu. Hepsinin önünde ise, başında kırmızının tonlarından oluşan bez parçaları ve türlü kuşların teleklerinin bulunduğu kendine has şapkası olan; aslan, pars, kurt ve daha bir sürü yırtıcı hayvanın ağaca işlenmiş küçük totemlerini boynuna asıp şangırdatarak yürüyen; uzun kayış takılı kırmızı, kara ve mavi boyalı küçük davulunu omzuna asarak, arada bir ona vuran, vururken de gökyüzüne doğru bakarak acı ve öfke dolu sesler çıkaran şaman bulunmaktaydı. Onun bindiği katırın sağı solu da çeşitli şekillerde boyanmıştı. Böyle bir törenle Cennet Dağı’na yolcu eylemek, sülalenin yöneticileri ya da ileri gelenleri için tertip edilirdi. Sıradan insanları ise ailesi ve yakınları yolcu ederken, bazen genç şamanlardan biri de yanları sıra giderdi.
Bugünkü yolcu kervanını, gücü kuvveti yerinde olan sıradan insanlar takip etmişlerdi. Onların arasında bu vazifeye o kadar da önem vermeyen, hâlâ oyuna doymamış genç çocuklar da vardı. O çocuklar böyle bir tören yürüyüşüne katılmış olmaları, onların artık birer ergen olduğunun tasdik edildiği anlamına da geliyordu. Çünkü Cennet Dağı’na varmak için sadece on üç yaşını geçen erkeklere ruhsat verilirken, kadın ve kızların gitmesine izin yoktur.
Cennet Dağı’na varanlar, tertip düzene riayet ederler, her birinin kendine ayrılan yerde yürümesi, yazılmamış bir kanundur. Hiç kimsenin o kanunu bozmasına izin verilmez. Cennet Dağı’ndan gelirken ise artık öyle bir kural yoktur; karışık bir şekilde yürünür, şaman da gelenlerin arasında normal adımlarla yolculuk eder.
Cennet Dağı’nın öyle çizilmiş bir sınırı yoktur. Zirvesi ak karlı olup, sürekli buzullarla kaplıdır. Gökyüzünü delercesine uzanan zirvelerinden, eteğindeki uzun azametli yeşil vadilere kadar Cennet Dağı olarak sayılır. Kara-kızıl renkli zirvelerin alt kısmında bir sürü mağara ve oyuklar bulunmaktadır. O mağaraların uzunluğunun ne kadar olduğu bile belli değildir. Diğer ucu karanlıktır, onların sınırını bilen kimse yoktur. Bazı oyuklar bir kulaçtan geniş, bazılarının büyüklüğü ocaklık yeri kadardır. Bunların hepsi, dağın zirvesi, yeşil vadi, şırıldayan sular, mağaralar, Allah’ın eşsiz kudretiyle, kulları için Cennet’te özel olarak yaratılmıştır, diye söylene gelen inanış vardır. Oraya hasta ve yaşlı insanları götürüp, uygun bir mağaraya yatırırlar. Odun ve birkaç güne yetecek yiyecek-içecekleri de bırakarak, bir hafta sonra çocukları ya da yakınlarından biri durumu öğrenmek için giderler. Bu arada onlar, çoktan Cennet’e gitmiş olurlar. Bazılarından geriye çürümüş cesetlerinden birkaç parça kalmış olsa da, bedenleri de ruhları ile birlikte Cennet’e gitmiştir. Çok geçmeden kalan parçalar da, ruhu ile bedenin gittiği Cennet’e gidecektir zaten.
Bu sülalenin ta eski çağlardan beri devam ede gelen geleneği şöyledir: Yaşlanan hastayı ölmeden önce, Cennet Dağı’na götürürler. Hasta ne kadar erken götürülürse, onun ruhunun oraya gelen kuşların kanatlarına binerek, Cennet’e o kadar tez varacağı, ölen adamların ruhu kuşlara ulaşamazsa, arada kalacağı için, merhumun diğer dünyada zorluk çekeceği, Cennet’e ulaşmasının iyice zorlaşacağına ve sonunda kıyamete kadar çekmediği azap da kalmayacağına inanılır. Hatta kıyamet günündeki sorgudan sonra gidecek yer bulamayan adam, o halde bırakıldığında Cennet kuşları şahitlik edemeden geçerlermiş. “Biz ulaşana kadar bunların ruhu bedenlerinden ayrıldı. Onu bu tarafa getiremedik, vaktinde ulaşamadığımız için biz de suçluyuz.” derlermiş. Kuşlar suçlarını boyunlarını almalarına rağmen, hastayı Cennet Dağı’na ruhuyla birlikte ulaştıramadan, cansız bedenini götüren hısım-akrabaları da kıyamet günü sorguya çekilirmiş. Onlar bu kabahatlerinin karşılığını görürlermiş. Diğer yandan kıyamet sorgusu ne kadar zor olursa olsun, bir o kadar da âdil olurmuş.
Cennet Dağı’na götürülenlerin içinde hastalığından kurtularak, aradan uzun bir süre geçtikten sonra evine dönen bir adam varmış. Onun kim olduğu ve ne zaman geldiği meçhul. O adam, yüz yaşından fazla yaşamış. Hastalık yüzü görmeden, gençler gibi şen şakrak yaşarken, gökten büyük bir kuş gelerek, üstüne bindirip alıp götürmüş, derlerdi. Ondan sonra da bir daha gelmemiş. Ondan başka da Cennet Dağı’ndan bir tane bile insan geri dönmemiş. Büyük anne, küçüklüğünde bu olayın çok eski çağlarda yaşandığını söylerdi. Şimdi bile eski çağlarda yaşanmış olayları söylene gelmektedir.
Cennet Dağı’nın mağaralarına ulaştıklarında kervan durur, şaman sırasıyla bir mağaraya uğrayıp, davuluna vurarak, gökyüzüne doğru acı ve öfke dolu ses tonuyla çığlıklar atar, şeytan ve habis ruhları kovmaya başladı. Bir ara bir mağaraya girerek, bir o yana, bir bu yana zıplayarak, demirden yapılan küçük halkalar takılı asasını şangırdatmaya başlardı. Duanın gücüyle cinleri mağaradan çıkarmaya çalışırdı. Mağaranın köşelerine saklananları sihirli asası ile aşağı yuvarladıktan sonra, yere düşenleri öldürmeye başlardı. Mağarayı çay kaynama süresinde temizleyene kadarki sürede, yanı sıra gelenler şamandan gözlerini alamadan seyredip, beklerlerdi. Şaman, duasını bitirdikten sonra katırın üzerindeki hastayı indirip, mağaranın ağzına getirirlerdi. Şaman, mağaraya boylu boyunca uzanarak, asasını yukarı aşağı sallardı ve mağaranın içinin cinlerden temizlendiğine kani olduktan sonra ayağa kalkıp, dışarı çıkarak, yerini hastaya bırakırdı.
Yaşlı hastanın yakınları, getirdikleri döşeği yere serip, pişmiş-çiğ, ne varsa yiyecekleri baş tarafına bırakarak, yanına odun getirip yığarlardı. Sonra hastayı getirip, yatağa yatırdılar. İhtiyarın dili susalı çok olmuştur, iyice çukuruna giren fersiz gözlerinden yaş akar, kenarlarında çapaklıdır. İhtiyarın oğlu, eğilerek babasının gözlerindeki çapakları temizlerdi. Babası bir şey diyecek olurdu ama dudaklarını kıpırdatmaya gücü yetmezdi. Fersiz gözleriyle bakınıp sessizce beklerdi. Şaman, mağaranın ağzına gelip çömelince gerideki ihtiyar-genç hepsi birden yerlerine otururdu. Şaman, arada bir göğe doğru bakarak, iyice beyazlaşan seyrek sakallı, alnında, yüzünde sayısız kırışık olan, boyun derisi kuruyan yaşlı dalın kabuğu gibi görünen hastaya bakarak, onu Cennet Dağı’na emanet etme merasimini yapmaya koyulurdu:
“Cennet Dağı’sın, Cennet Dağı, Cennet Dağı sen,
Cennet’in yolu sende vardır eskiden beri.
Cennet Dağı’sın, Cennet Dağı, Cennet Dağı sen,
Cennet’in başköşesi sende vardır eskiden beri.
Cennet Dağı’sın, Cennet Dağı, Cennet Dağı sen,
Cennet özlemiyle nice insan sana gelmiştir.
Cennet Dağı’sın, Cennet Dağı, Cennet Dağı sen,
Hasret çekerek sana geldik uzak yerden.
Cennet Dağı’sın, Cennet Dağı, Cennet Dağı sen,
Cennetinin kapısını aç bize geniş geniş.
Cennet Dağı’sın, Cennet Dağı, Cennet Dağı sen,
Cennetinden yer ver derim, sana ben,
Önü sonu sana geliriz, hepimiz birden…”
Şaman, emanet merasimini bitirdikten sonra, bulutsuz ucu bucağı görünmeyen göğe doğru acı ve öfke dolu ses tonuyla üç defa çığlık atardı. Benim görevim burada sona erdi dercesine, zillerini toplayarak, geri dönüş için hazırlanmaya başlardı. Onunla birlikte gidenler de takip ederdi. Onların önündekiler yeşil yamaca ulaşırken, gökyüzünün batı tarafından iri iri kuşlar görünürdü. Bazen biri, bazen diğeri öne geçer, birbirleriyle yarışırcasına gelirlerdi. Bu kuşlar yaşlı hastayı mağaraya bırakan adamlar dağılana kadar Cennet Dağı’nın türlü renge boyanan zirvelerinde pençelerini toprağa geçirerek beklerlerdi. İnsanlar mağaradan uzaklaşır uzaklaşmaz, kanatlarını iyice açıp gelerek, onların kendilerine bıraktığı yemin yanına gelirlerdi. Onlar sert ve sarımtırak sivri gagaları, yılan gibi kıvrılan tüysüz boyunları, iri bir it kadar büyük bedenleri olan akbabalardı.
Bu dağı mekân bilen birçok kuş türü daha vardı, onlar ölmemiş birine saldırmazlardı, çünkü yaratılışları öyleydi. Mağarada kalan yaşlı hastayı ilk önce akbabalar dört yandan saldırarak, dalarcasına, başları, boyunları kan içinde kalarak, yemeye başlarlardı. Kısa bir süre sonra beyaz kemikleri kalırdı ortada. Arkasından akbabalar, eklem yerlerinden ayrılan kemikleri bütün halde yutmaya başlarlardı. “Balta yutan” lakaplı akbabalar gidene kadar, onlardan küçük birçok kuş, gruplar halinde, aşağıda olan bitenden gözlerini alamadan etrafta bekleşirlerdi. Onlar, gagaları makas gibi keskin kemik yiyicilerdir. Kemikleri birbirine bağlayan sinirleri keskin pençeleri ile tutup, gagalarıyla keserek, ortada kalan kemikle birlikte gökyüzüne uçarlar, sivri taşlara doğru bıraktıkları kemikler, parçalanarak sağa sola saçılırdı. Kuşlar da o kemik parçalarını yerlerdi. Kuşlar, aynı zamanda kafatası kemiğinin kolay kırıldığını da bilirlerdi. Onun için ilk gelen kuş kafatasını kapıp, uçar, aralarından güçlü olan hemen varıp diğerinin ağzındaki kafatasını kapmaya çalışırdı. Kafatasını kapan kuş hızla oradan uzaklaşmaya çalışırdı. Velhasıl, Cennet Dağı’ndaki adamın cesedinden geriye bir şey kalmamış olurdu. Bazı yaşlı hastalar, son bir gayretle mağarada ateş yakabilirse, o zaman akbabalar ateşe yaklaşmaya cesaret edemezlerdi. İki, üç gün oradan uzaklaşmadan bekleşirlerdi. Yaşlı, mecalsiz bir ihtiyar hasta ne zamana kadar dayanacaktı ki, bir haftaya yetmeden ruhu, bedeni, kemikleri birbiri peşi sıra Cennet’e gitmeye başlardı. Bu sırada, her şey akbaba ile kemik yutuculara bağlıdır. Onlar görevlerini ne kadar hızlı yaparlarsa, halk, o adamın Cennet’e o kadar hızlı gittiğine inanırdı. O sülalenin çok eski çağlardan beri devam ede gelen inanış ve geleneği böyleydi. İhtiyarlayarak halden-güçten ayrılıp, hastalığa yakalanan insanlar evde yattıkları zaman, ileri gelenler, “Bu biçareyi sıkıntıda bırakmak yerine bir an önce Cennet Dağı’na götürün.” diyerek fikir verirlerdi. Yaşlı adamlar derde yakalandı, der demez, gece gündüz düşünmekten, aklını kaybedecek gibi olanlar çıkardı. Genelde hayat mücadelesinden vazgeçenler Cennet Dağı’na vararak, ondan öte Cennet’e çıkmak isterlerdi. Öylelerinin dileği evi, ailesi ve yakınları tarafından kısa sürede yerine getirilirdi. Onlar, ata-babalardan kalan geleneği devam ettirmelerinden dolayı, övgüye de mazhar olurlardı. Bu haber dört bir yana kısa sürede ulaştığında, duyanların çoğu sevinirdi. Sonunda hastanın yanı sıra giden şamanın güçlülüğüne göre kıymet biçilirdi. Ama şamanların yaptıkları dua merasimi için onlara özel olarak bir kıymet verilmezdi. Kim, ne kadar ve ne verirse ona razı olunurdu. Önemli olan hastanın Cennet’e bir an önce ulaşmasıydı…
Büyük annenin zihni açık. Bahara kadar iyileşirim düşüncesinde. Buna inancı tam. O, eskiden beri hep, hastalanıp yatağa düşmeden, hemen ölmeyi isterdi. Akbabaların onu canlı canlı yemelerini istemezdi. Ölen birine zaten hiçbir şeyin gereği olmayacaktı. O, artık övgüleri, saygıyı, çekiştirmeyi, yağcılığı, çekememezliği, yalanla gerçeği hissetmeyecekti. Ölenlerin arkasından yapılması gerekli olan meseleler arkada kalanlar için, onlara gerekliydi. Hayattakilerin biri inandıkları dinin gereklerini yerine getirirdi, diğeri gelenekleri. Başka biri ise gurur için başkalarının övgüsünü almak için uğraşırdı. Ölümle, diri olmanın arası bu üç şey vardır. Bunları birleştiren de, ayıran da bu üç şeydir. İhtiyar kadın bunu eskiden beri tam olarak bilmektedir. Ancak bu düşüncesini şimdiye dek kimseye açıkça dillendirmedi. Aksi halde günaha girmiş olmaktan korkardı.
Ağır hastalığa yakalananlar Cennet kuşlarına yem olacaklarını başından itibaren bilirlerdi. Ancak çoğu kullar gibi sonsuz dünyanın Cehennemi’ne değil, Cennet’ine gitmeyi isterlerdi. Gökyüzünde, karada, sularda bin türlü canlı var. Onca canlının hepsine eksiksiz rızık veren Allah’ın kudretiyle yaratılan şu yeryüzünde, Cennet’e götürecek bir tek yol vardır; Cennet Dağı. Başka da yol yoktur...
Torun da Allah’ın karşısında günaha girmek istemiyordu, şayet hasta büyük annesini Cennet’teki makamına vaktinde götüremezse, orayı başkaları sahiplenir, ihtiyar kadının diğer dünyada makamını bulamadığı için zorluk çekeceğini, hatta o şekilde kıyamet gününe kadar önüne denk gelen yerde eziyet içinde dolanacağını düşünür, üzülürdü. Bu durumda, torunun sabahtan akşama dek Allah’ın önünde hesap vereceği kesindir, o zaman vereceği cevabı aklına getirmek bile zordu.
- Daha, bahara kadar çok var, dedi torun, bir ara.
İhtiyar kadının yüreği bir ağzına geldi. Mağarada yatarken donmakta olan bedenini göz önüne getirdi. Yalnız başınaymış. Mağaralar boşmuş. Havalar ısınana kadar oraya henüz kimseyi getirmemişler. Cennet kuşlarından haber yok, onlar da demir donduran bu soğuğa dayanamasalar gerek. Uçup gelseler bile mağaradaki taş ile birlikte donup taş kesilen bedenden fayda göremeyeceklerdi. İhtiyar kadın mağaraları, kuşları halk arasından duyduğu kadarıyla göz önünde canlandırmaya çalıştı. Burnuna ölüm kokusu geldi. Derin nefes aldı, onu ölümün kokusu gibi düşündü. İki kulağı uğuldayınca, ölümün sesini duyar gibi oldu. Ölümden gerçek olarak korktu. Sonra aklına, mağarada yatmakta olan hastaya yaklaşan kuşların, önce hastanın gözlerini oyarak yedikleri ile ilgili sözler geldi. İhtiyar kadının bedeni belli belirsiz titredi. Sonra, mağarada kendisinin gözlerini de oymaya çalışan kuşları canlandırdı, aklında. Kuş, ihtiyar kadının iki gözünü de sert ve sivri gagasıyla oyarak, yutmaya başladı. İhtiyar kadın döşeğin üstünde otururken hayalindeki kuştan gözlerini kaçırarak, başını iki yana salladı.
- Ne oldu, diye sordu torunu, büyük annesine bakarak.
- Cennet kuşundan kaçıyordum… İhtiyar kadın derin bir iç çekti. Gözlerimi oyuyorlardı…
Torunun aklından, büyük annesinin yavaş yavaş aklını kaybettiği düşüncesi geçti. Onun bu durumu, insanda acıma hissini uyandırıyordu. Torunun aklından kendisinin de ihtiyarlayarak, halsiz-güçsüz kaldığı, beli bükük bir yaşlı olduğu, bunun üstüne dermansız bir derde duçar olduğu/olacağı günleri geçti. Kendisinin de torunu varmış, dışarıda pat-küt sesleri çıkararak odun yarmaktaymış. Birazdan eve girince ağzından acaba ne tür sözler çıkacağını bekleyerek yatıyormuş, ihtiyar haliyle. Dışarıda kış; fırtına durmak bilmeksizin devam edip, tükürük yere düşmeden donacak kadar soğuk varmış. Soğuğa aldırış etmeksizin, daha kısa bir süre önce hasta annesini oğlu katıra bindirip, sıkıca bağlayarak, Cennet Dağı’na bırakıp gelmiş. Kuşlar soğuktan dolayı gelememişler.
Torunu odun yarmayı bitirip eve gelince, ihtiyar:
- Dışarıda soğuk güçlü mü, diye soruyormuş, torununa yalvarırcasına bakarak. Fersiz gözlerinde yalvarma ifadeleri varmış.
- Çok soğuk, diyormuş torunu.
- Geçenlerde Cennet Dağı’na götürdüğün zavallı büyük annen donmuştur şimdi… İhtiyar kendisi hakkında bir şey söylemeye cesaret bulamadan söze devam ediyormuş.
- Bilmem, diyormuş torunu, kayıtsız bir ses tonuyla. …
Torun şu an için hiçbir gereği olmayan bu kötü hayalden, başını sallayarak kurtuldu. Hafiflediğini hissetti. İhtiyarlayıp, hastalandığı günleri hatırlamak bile içini burkmaya yetmişti…
Döşeğin üzerinde oturmakta olan büyük annesi omuzlarını oynatıp, hafifçe gerinerek, yorganını iyice örtündü ve bir avuca sığacak kadar olurcasına büzülüp yattı. O, uykuya dalıp, gözlerini yummamak için direndi, uykusu ise başını döndürerek, kirpiklerini birbirine yapıştırmaya ve yönetimi elinden kaçırmamaya uğraş veriyordu. İhtiyar kadın, ikide bir kapanmakta olan gözlerini ovuşturup açarak, uykudan kurtulmanın mücadelesi içindeydi. Gözlerini yumar yummaz, sarı ve sert gagalı, yılan boyunlu kuşlar yanı başında bitip, hemen gözlerini oymaya başlayacakmış gibi bir hisse kapılıyordu. Gözü açık yattığı zaman torununu, torununun eşini, onların ikiz çocuklarını görebileceği için rahatlıyordu.
Büyük anne bir süre bu şekilde uykuyla mücadeleye devam etti: Kirpikleri birbiriyle birleşmek için uğraşmakta, kendisi gözlerini daha da büyük açmanın derdinde. Bunları odadakilerin hiç biri de fark etmedi. Gözünü açtıkça gayrete gelse de çenesi yoruluyordu. Bir süre sonra rahatı kaçarak sağa sola dönüp, uykuyu yaklaştırmamak için uğraşmaya başladı. Aradan biraz vakit geçince sakinleşti. Uykusu ağır bastı. Odadakiler onun durumunu önemsemediler. Bu şekilde, uzun bir süre uyudu. Evdekiler onun sakin bir uyku çekmesi için, nefeslerini tutarak ve evin içinde ayak parmaklarının ucuna basarak dolandılar. İhtiyar kadın bir süre sonra, boğuk sesler çıkararak, nefes alıp vermesi belirsizleşip, boğulurcasına bir hal içinde kesik kesik konuşur gibi oldu. Onu önce torunuyla annesi fark etti. Onlar, ihtiyar kadının uykudan uyanamadığını ve karabasan bastığını düşündüler. Torunu eğilip bakınca, büyük annenin suratının hafif asık bir şekilde uyuduğunu gördü.
- Büyük anne, büyük anne… Torun yorganın kenarından tutarak hafifçe çekti. İhtiyar kadın uyanarak, yorganı üzerinden ittirdi ve dişsiz ağzını açıp esneyerek, boş gözlerle etrafına bakındı. Beyaz saçları dağılmıştı, duruşu, kimsenin bilmediği ıssız yerlerde yaşayan cadıları hatırlatıyordu. Tanımayan biri onun bu halini görse, cadı sanırdı. İhtiyar kadının gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Onun bu görünüşü torunu ve annesini korkuttu. İhtiyar kadının gözüne akbabalar gibi göründüler. - Defolun! Öte gidin! İhtiyar kadın elini sallayarak onları kovmaya çalıştı. Onun haykırma seslerini duyunca, diğer taraftaki torunun gelini ile ikiz çocukları da yanına geldi. Şimdi, deminkilere üç akbaba daha eklenmiş gibi göründü, ihtiyar kadının gözüne.
- Defolun! Kaybolun! İhtiyar kadın, iki elini havada sağa sola hareket ettirerek, yanına hiç kimseyi yaklaştırmadan, cin çarpmış gibi bağırıp, çağırmaya başladı.
- Büyük anne, ne oldu, dedi torunu, biraz önce kendinden geçercesine uyumakta olan büyük annesinin, bu yaptıklarına anlam veremeden. İhtiyar kadın eliyle torununu uzaklaştırmaya çalışarak:
- Ey, Yaratan, bunları buradan öte götür! Bu akbabalar konuşuyor, diye mırıldandı. İhtiyar kadına o an beş akbaba saldırmışlar da, iki gözünü oymaya başlayarak, bedenini parçalamaya hazırlanıyorlar gibi geldi. Onların her bir hareketini önlemeye çalıştı, eğer birazcık duraksayacak olsa akbabaların hemen başında bitecekleri geldi göz önüne. Onları durduran tek şeyin, karşılarında heybetli bir şekilde durmak olduğunu geçirdi içinden. İkiz torunlar ağızlarını açıp, o an neler olup bittiğini anlayamamanın şaşkınlığı içinde, büyük anneden gözlerini alamayarak hareketsiz bekliyorlardı.
- Bir, iki, üç, dört, beş, dedi ihtiyar kadın, hepsini de sayarak. Üçü büyük, ikisi küçük…
- Büyük anne, biziz, ben torununum. Torun öne doğru bir adım attı.
- Git! Git! İhtiyar kadın elini yumruk yapınca, eti çekilip, kemiği derisine yapışan, damarları iyice belirginleşen zayıf, güçsüz bileğini sağa sola sallandı. Bu görünüşün, büyük annenin kalan son gücünü toplamasından kaynaklanan heybetli duruş olduğu belliydi. Başı sürekli sallanıyor, sallandıkça da gözleri dönüyordu.
Torun geri çekildi. Hepsi de sessizce, ihtiyar kadından gözlerini alamadan bekliyorlardı. İkiz torunların dışındakiler, büyük anneyi cin çarptığını düşünüyorlardı.
Torunu bunları düşünürken, çocukluk günlerinden kalma bir olayı hayal meyal hatırladı. O zamanlar, mevsim kıştı. Kar çoktu. Fazla yaşlanmamış bir adama, hastalanıp da yatağa düştüğü ilk günlerin ardından çok geçmeden, cin çarpmış demişlerdi. Yanına hiç kimseyi yaklaştırmayıp, gözüne dirilerin hepsi cadı gibi görünüp de, önüne çıkanı ısırıp, parçalamaya başlayınca, ellerini ayaklarını bağlayarak, Cennet Dağı’na götürdüklerini duymuştu. Cin çarpan o ihtiyar, torunun aklında belli belirsiz canlanmıştı. Katıra bağlayarak yola çıktıklarında, bağırıp çağırarak, çırpınması, soğuktan, insanların-katırların ağızlarından, burunlarından buhar çıkması; düz alanları, ağaçları, dere-tepeleri, dağların zirvelerinin dik kısımları hariç her yeri kar kaplaması geldi gözlerinin önüne. Torun, o zaman cin çarpmış birisinin ağzından küfür dolu sözleri ilk defa duymuştu. Ama ne anlama geldiğini anlamamıştı. Eve gelip de annesinden sorunca, annesi öylesi sözleri cin çarpan insanların söylediğini, normal birinin söyleyemeceğini belirtmişti. Ama o sözler aklında yer etmişti…
Torunun annesi, kayın annesine göz ucuyla arada bir bakması da olmasa, dilsiz adamlar gibi sessiz sedasız oturmaktaydı. Bu sırada onun düşünceleri, dışarıdaki kar tanelerini durmak bilmeden kovalamakta olan fırtına gibi darmadağın bir halde, bir yerde sabitlenemiyordu. Evin içindeki sessizlik gittikçe artarak, ona acı vermekteydi. Aklına, şimdilik hastalığa yakalanmamış olsa da, gün geçtikçe ihtiyarladığını, ihtiyarlayan birisinin ise önünde sonunda düşkün olacağı düşüncesi geldi. Bir an kendisinin de, kayın annesinin durumuna düşeceğini düşününce bedeni baştan aşağı titredi. Bu düşünce ilk önce ufak bir top gibi ortaya çıktı, sonra tüm vücudunu kapladı. Ama elden ayaktan düşeceği günleri Allah’tan başka kimse de bilemezdi. O günler geldiğinde oğlundan mı, ya da şu an hiçbir şeyden bihaber olmadan, parmaklarını ağzına alarak emmekte olan torunlarından mı, velhasıl birilerinden korkacağını, bu korkudan dolayı etrafındakilerin, gözüne birer yaratık gibi görüneceğini düşündü. Bu düşünce iyice ürpertti. Böyle bir şey yaşamamayı diledi.
- Büyük annene, Cennet Dağı’na bahar gelip de, havalar ısınınca varacağız, desene, dedi oğluna fısıltıyla.
- Allah karşısında günah işlemiş oluruz. Yakacak odun var, dedi oğlu da annesine fısıltıyla. Annesi, oğlunun dediklerini duymadı bile.
- Öyle yap, baharda gidelim, de. Annesi oğluna yalvardı.
- Neden, diye sordu oğlu.
- Sakinleşsin. Öyle yaparsan sakinleşir.
- Sakinleştikten sonra mı götüreyim?
- Hayır, bahar gelip de, havalar ısınınca. Oğlu annesine baktı. Annesinin yüzünde kırışıklıklar vardı. İhtiyarlamaya başlamış, dedi içinden.
- Baban olsaydı, baharı beklerdi, dedi annesi. Oğlu ses çıkarmadan bekledi. Biraz sonra: - Ya saldırırsa, dedi. Büyük anneyi cin çarptığını hatırlatmak istercesine.
- Cin çarpan biri, farklı olur, dedi annesi.
- Hepimiz birer yaratık gibi görünüyoruz ya…
- Korktuğu için öyle yapıyor, dedi anne. Bahar gelsin, havalar ısınınca götüreyim dersen, sakinleşir. Torun, büyük annesine bakarak, eliyle bıyıklarını sıvazladıktan sonra ayağa kalktı. İhtiyar kadın olan bitenlere kayıtsız, ömründe dert denen şeyi bilmeyen biri gibi, sol elinin ayasını aynaya benzeterek karşısına almış, açıp kapatarak, yüzündeki kırışıkların üzerinden sağ elinin parmaklarını dolaştırarak, sessizce oturmaktaydı. Epey bir yorulmuştu.
- Büyük anne… dedi, torun, fazla yaklaşmadan. Büyük anne irkildi, elleri yana düştü. Gözlerini şaşkınlıkla ovuşturdu. - Dağa bahar gelince varalım, tamam mı, dedi. Odadakilerin hepsi de büyük anneye bakarak, vereceği cevabı beklediler. İhtiyar kadın, odanın içine şöyle bir göz gezdirdikten sonra, dişsiz ağzını açarak esnedi:
- O halde uyuyayım. Yorganı iyice örtün, diyerek yorganı üzerine çekti.
Oradakiler rahat bir nefes aldı. Torun, çocukluk günlerindeyken, cin çarpan o insanı hatırladı. Onu kış gününde götürmek yerine, baharı bekleseler olurdu, diye geçirdi aklından. Annem doğru söylemiş, diyerek, ihtiyar kadının üzerine bir yorgan daha örttü.
Büyük anne, uykusuna devam etti. Torunla, annesi gecenin bir vaktinde ihtiyar kadını kontrole gittiklerinde, onun düzenli nefes alarak, derin uykuda olduğunu gördüler…
PS: Çocukluğumda babamdan dinlediğim bu masalın, ne zaman, nerede, hangi halkın başından geçtiğini bilmiyorum. Bunu öğrenmek için sormak aklıma da gelmemiş doğrusu. “O halk, hastalığa yakalanan birisini, dağa götürüp bırakırlar diye korktuklarından, akıllarını kaybederlermiş.” derdi. Ben, babamdan duyduklarımı şimdiye kadar yazmak için kaç defa niyetlenmiştim. Sonunda o vakit gelmiş olmalı…
Ekim, 2014